Bugün modern dünyada yaşanan birçok siyasal ve toplumsal krizin temelinde, adalet ile ahlâk arasındaki bağın zayıflaması veya kopması vardır. Gücün, hukukun önüne geçtiği; çıkarın vicdanı bastırdığı toplumlarda insanlar devlete, kurumlara ve birbirlerine güvenmezler. Oysa kalıcı barışın, toplumsal huzurun ve demokratik düzenin temeli yalnızca güçlü yasalar değil; aynı zamanda güçlü bir ahlâk anlayışıdır.
Doğu Ergil
Bazı fikirler vardır ki yalnızca bir dönemi açıklamaz; insanlık durumuna dair kalıcı bir gerçeği görünür kılar. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı da bunlardan biridir. Üzerinden altmış yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen, bugün bu kavram, belki de gün yüzü gördüğü günden daha günceldir. Çünkü artık yalnızca diktatörlükleri değil; kişiselleşen devleti, modern bürokrasinin dönüşümünü, kurumsal hayatı, dijital platformları ve hatta yapay zekâ çağını anlamamıza da yardım etmektedir.
1961 yılında Hannah Arendt, The New Yorker adına Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılamasını izlemek üzere İsrail’e gitti. Beklentisi, tarihin en büyük kitlesel cinayetlerinden birinin mimarlarından biriyle, insanlık dışı bir canavarla karşılaşmaktı.
Oysa, karşısında son derece sıradan bir adam buldu.
Cam bir kabinde oturan, düzgün giyimli, orta düzey bir bürokrat…
Sürekli aynı klişeleri tekrar ediyor; yalnızca emirleri uyguladığını söylüyor; kariyerinden, görev anlayışından ve disiplininden söz ediyordu. Milyonlarca insanın ölümüne giden trenlerin organizasyonunda oynadığı rolü, sıradan bir idari görev gibi anlatıyordu.
Arendt’i asıl sarsan şey tam da buydu.
Eichmann’ın canavar gibi görünmemesi…
Çünkü insan zihni kötülüğü çoğu zaman olağanüstü kişiliklerle açıklar. Biz, büyük suçların büyük canavarlar tarafından işlendiğine inanmak isteriz. Bu düşünce bizi rahatlatır. Eğer kötülük yalnızca canavarlara özgüyse, sıradan insanlar kendilerini güvende hisseder.
Arendt ise tam tersini söyledi. Bu nedenle Yahudi otoritelerince ömür boyu suÇlandı, karalandı.
Onun söylediği en büyük kötülüklerin bazen en sıradan insanlar tarafından gerçekleştirilebilir olmasıdır. Çünkü kötülüğün en tehlikeli biçimi nefret değil; düşünmeyi bırakmaktır.
Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” derken kastettiği hiçbir zaman Holokost’u küçümsemek değildi. Tam tersine, böylesine akıl almaz bir felaketin nasıl olup da binlerce “normal” insanın katkısıyla gerçekleşebildiğini anlamaya çalışıyordu.
Eichmann sadist değildi. Psikopat olduğuna dair güçlü kanıtlar da yoktu.
Onu farklı kılan şey, yaptığı işin ahlakî anlamı üzerinde neredeyse hiç düşünmemesiydi. O, insanları öldürmüyordu; dosyada yazılanları uyguluyordu. Toplama kampı kurmuyordu; ulaşım planlıyordu. Cinayet işlemiyordu; bürokratik prosedürleri yerine getiriyordu. Yani, İnsanlık tarihinin en büyük suçlarından biri, binlerce küçük idari işlemin toplamıydı.
İşte Arendt’in dehşet verici keşfi buydu.:Modern kötülük, çoğu zaman vicdanını kaybetmiş bir bürokrasinin içinde görünmezleşmekteydi.
Bürokrasi aslında medeniyetin en büyük başarılarından biridir. Kurallar sayesinde devletler kişilere bağımlı olmaktan kurtulur. Ancak aynı bürokrasi, ahlakî muhakemeden tamamen koparsa, sorumluluğu da ufak parçaşara ayırır, bölüştürür ve önemsizleştirir. Olan buydu.
Artık kimse suçlu değildir. Çünkü herkes yalnızca kendi görevini yapmaktadır. Biri liste hazırlamakta; biri imza atmakta; biri mühür basmakta; biri treni kaldırmakta; biri vagonların kapısını kilitlemekte; kimileri de kamp güvenliğini sağlamaktaydı.
Hiç kimse tek başına milyonları öldürmezdi. Ama herkes küçük görevini eksiksiz yaptığı için milyonlar ölebilirdi, ölmüştü. İnsanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri, tam da bu iş bölümü içinde doğmuştu. Bu her zaman tekrarlanabilir.
Bu nedenle Arendt’in eleştirisi yalnızca Eichmann’a değil, modern insanadır. Çünkü modern toplum, düşünmeyi giderek uzmanlığa devretmektedir. İnsanlar yaptıkları işin yalnızca teknik kısmını öğreniyor; ahlakî sonuçlarını ise başka birimlerin sorumluluğuna bırakıyor.
Oysa teknik bilgi vicdan üretmez. Verimlilik, ahlakın yerine geçemez. Ama kurumsal sadakat, kişisel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Bugün bu düşünce tarzını yalnızca savaş suçlarında değil, hayatın hemen her alanında görebiliyoruz.
Çevreyi kirleten şirketlerde…Gerçeği çarpıtıp kitleleri kandıran propaganda mekanizmalarında…Yolsuzluğu normalleştiren bürokrasilerde…Sosyal medyada nefret kampanyalarına katılan milyonlarca kullanıcıda…
İlginçtir ki hiç kimse kendisini kötülüğün faili olarak görmez. Herkes aynı cümleyi tekrarlar:
“Ben sadece işimi yapıyordum.”
“Ben sadece emri uyguladım.”
“Herkes böyle yapıyordu.”
“Ben tek başıma neyi değiştirebilirdim?”
İşte kötülüğün sıradanlığı tam da bu noktada başlar. Çünkü ahlakî çöküş, çoğu zaman büyük bir nefret patlamasıyla değil; küçük mazeretlerin birikmesiyle gerçekleşir.
Arendt’in düşüncesi bugün yapay zekâ çağında daha da önem kazanmıştır. Artık yalnızca insanlar değil, algoritmalar da karar vermektedir. Kredi puanları, işe alımlar, güvenlik sistemleri, içerik önerileri ve hatta savaş teknolojileri giderek otomatikleşmektedir.
Fakat hiçbir algoritma ahlakî sorumluluğu üstlenemez. Bir makine yalnızca hesap yapabilir. İyi ile kötü arasındaki ayrımı hâlâ insan yapmak zorundadır.
Eğer insanlar düşünmeyi algoritmalara devrederse, geleceğin Eichmann’ları belki de emir alan memurlar değil; ürettikleri sonucun insani anlamını hiç sorgulamayan teknoloji yöneticileri olacaktır.
Bu yüzden Arendt’in bize bıraktığı en büyük miras siyasal değil; ahlakîdir. Düşünmek yalnızca entelektüel bir faaliyet değildir. Düşünmek, vicdanın çalışmaya başlamasıdır.
İnsan, kendi kendisine “Ben gerçekten ne yapıyorum?” diye sormayı bıraktığı anda, özgürlüğünü de kaybetmeye başlar. Çünkü, ahlaki muhakeme olmadan itaat kolaylaşır. İtaat kolaylaştıkça sorumluluk da buharlaşır. Ve sorumluluğun kaybolduğu yerde kötülük olağanlaşır.
Belki de Arendt’in en büyük uyarısı şudur:
İnsanlığı tehdit eden şey yalnızca kötü insanlar değildir. Asıl tehlike, iyi olduğunu düşünen insanların düşünmeyi bırakmasıdır.
Kötülük çoğu zaman bağırarak gelmez. Bir form doldurur. Bir belge imzalar. Bir prosedürü tamamlar. Ve bütün bunları yaparken kendisine yalnızca görevini yerine getirdiğini söyler.
İşte bu yüzden özgür toplumların en büyük güvencesi yalnızca hukuk değil; düşünmeyi sürdüren vicdan sahibi yurttaşlardır.
Çünkü düşünmenin bittiği yerde, kötülük sıradanlaşmaya başlar.
Bu yargı bizi adalet ve ahlâk aradındaki hassas dengeye getirir.
ADALET VE AHLÂK
Ahlâk, bireyin iyi ile kötü arasındaki ayrımı yapmasını sağlayan vicdanî ve kültürel ölçüler bütünüdür. Adalet ise bu ölçülerin toplumsal hayata kurallar, kurumlar ve hukuk aracılığıyla uygulanmış hâlidir. Bu nedenle ahlâk olmadan adalet, ruhsuz bir mekanizma; adalet olmadan ahlâk ise yalnızca kişisel bir dilekten ibarettir.
Ahlâk bireyin iç dünyasını; adalet ise toplumun ortak yaşamını düzenler. İnsan, ahlâk sayesinde başkasının hakkını gözetmeyi öğrenir; adalet ise bu hakkın korunmasını sağlar. Bu yüzden adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, günlük hayatın her alanında var olmalıdır. Örneğin, sıraya kaynak yapmamak, emeğe saygı göstermek, güçsüzü ezmemek, dürüstlükten sapmamak, iktidar sahibinin gücünü isteyerek sınırlaması, adaletin günlük görüntüleridir.
Ancak tarih boyunca ahlâk ile adalet her zaman uyum içinde olmamıştır. Bazı dönemlerde hukuk, güçlülerin çıkarını koruyan bir araç olmuş; yasalar adil görünse bile vicdanları yaralamıştır. Kölelik, apartheid rejimleri veya otoriter yönetimlerin çıkardığı baskıcı yasalar bunun örnekleridir. Bu durum bize şunu gösterir: Her yasal olan şey adil değildir. Gerçek adalet, yalnızca kanunlara değil, insan onuruna ve evrensel ahlâkî ölçülere dayanmalıdır. Bu ölçüler, toplumun vicdanından kaynaklanır.
Bugün modern dünyada yaşanan birçok siyasal ve toplumsal krizin temelinde, adalet ile ahlâk arasındaki bağın zayıflaması veya kopması vardır. Gücün, hukukun önüne geçtiği; çıkarın vicdanı bastırdığı toplumlarda insanlar devlete, kurumlara ve birbirlerine güvenmezler. Oysa kalıcı barışın, toplumsal huzurun ve demokratik düzenin temeli yalnızca güçlü yasalar değil; aynı zamanda güçlü bir ahlâk anlayışıdır. Çünkü adalet, yalnızca mahkemelerin verdiği kararlarla değil, insanların birbirine nasıl davrandığıyla şekillenir.







