Avrupa’nın göç politikaları büyük ölçüde sınırların militarizasyonuna ve geri gönderme mekanizmalarına dayanırken, Ceuta bir kez daha bu yaklaşımın tek başına çözüm üretmediğini gösterdi. İnsanlar yalnızca yoksulluk, çatışma ve savaşlar nedeniyle değil; yanlış bilgilendirme, siyasi krizler ve bölgesel güç mücadelelerinin de etkisiyle hayatlarını riske atıyor. Bu nedenle göçü yalnızca sonuçları üzerinden değil, onu üreten siyasal, ekonomik ve diplomatik koşullar üzerinden tartışmak gerekiyor.
Ercan Jan Aktaş
30 Temmuz’da Fas kıyılarından yüzerek İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk kenti Ceuta (Sebte)‘ya ulaşmaya çalışan on binlerce göçmen, Avrupa’nın son yıllarda tanık olduğu en dikkat çekici sınır krizlerinden birine sebep oldu. İspanyol makamlarının büyük bölümünü kısa sürede Fas’a geri göndermesine rağmen, resmi verilere göre 88 kişi yaşamını yitirdi. Bu tablo, yalnızca yeni bir insani trajediyi değil, aynı zamanda Avrupa’nın göç politikalarını, sınır güvenliğini ve Kuzey Afrika ile ilişkilerini yeniden tartışmaya açtı.
Ceuta’da yaşananlar, Avrupa genelinde zaten yükselişte olan göçmen karşıtı tartışmaları daha da sertleştirdi. Başta İtalya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde göçmen karşıtı popülist ve aşırı sağ hareketler, yaşananları kendi siyasal söylemlerini güçlendirmek için kullanırken; olay, Avrupa kamuoyunda güvenlik, insan hakları ve uluslararası hukuk ekseninde yeni bir tartışma dalgası yarattı.
Göçmenlerin büyük bölümünün geri gönderilmesiyle kriz fiilen kontrol altına alınmış görünse de, olayın nedenleri ve arka planı tartışılmaya devam ediyor. Fransız haber platformu Franceinfo, “Yanlış yorumlanan bir mahkeme kararı, söylentiler, diplomatik gerilimler… Faslı göçmenlerin İspanya’nın Ceuta bölgesine kitlesel akını nasıl açıklanabilir?”(1) başlıklı analizinde, bu olağanüstü göç hareketinin ardındaki hukuki, sosyal ve jeopolitik dinamikleri ayrıntılı biçimde ele alıyor.
İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, cuma günü yaptığı açıklamada, yaşanan göç krizinin temel nedenlerinden birinin, insan kaçakçılığı şebekelerinin yakın zamanda verilen bir yargı kararını kasıtlı biçimde çarpıtması olduğunu söyledi. Sánchez’e göre, Faslı yetkililerle yapılan görüşmelerde de ortaya çıkan değerlendirme, “İnsan kaçakçılığı mafyalarının İspanya Yüksek Mahkemesi’nin son kararını kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayarak göçmenleri yanlış yönlendirdiği” yönünde. Mahkemenin kararı, deniz yoluyla İspanya’ya ulaşan göçmenlerin otomatik olarak geri gönderilemeyeceğini, her başvurunun uluslararası hukuk çerçevesinde bireysel olarak değerlendirilmesi gerektiğini düzenliyordu.
Ancak bu hukuki güvence, kaçakçı ağları tarafından “İspanya sınırlarının açıldığı” ve “geri gönderme yapılmayacağı” şeklinde yorumlanarak sosyal medya ve çeşitli iletişim ağları üzerinden binlerce kişiye ulaştırıldı. Hem İspanya hükümeti hem de hukuk uzmanları, söz konusu kararın yanlış yorumlandığını, bunun göçmenler arasında gerçek dışı beklentiler yaratarak Ceuta’ya yönelik kitlesel geçişi hızlandırdığını savunuyor.
Bu konuda Franceinfo’nun analizine göre, özellikle TikTok ve Discord gibi gençlerin yoğun olarak kullandığı platformlarda, Ceuta sınırının açıldığı ve İspanya’ya geçişin kolaylaştığı yönündeki söylentiler kısa sürede binlerce kişiye ulaştı. Ekonomik kriz ve ağır yaşam koşulları altında bulunan çok sayıda Faslı genç, bu paylaşımları Avrupa’ya ulaşmak için kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak değerlendirdi. Analiz, Fas’taki Kuzey İnsan Hakları Gözlemevi tarafından, Tanca, Tetuan ve El-Hüseyme bölgelerinde yaşayan 500 gençle gerçekleştirilen ve Hespress tarafından yayımlanan araştırmanın bu eğilimi doğruladığını ifade ediyor. Araştırmaya katılan gençlerin yüzde 81’i, sosyal medyada paylaşılan içeriklerin düzensiz göçü yaşam koşullarını iyileştirmek için gerçekçi ve ulaşılabilir bir seçenek olarak sunduğunu düşünüyor. Bu durum, dijital platformların günümüzde yalnızca bilgi dolaşımını değil, kitlesel göç hareketlerini de doğrudan etkileyen önemli araçlardan biri haline geldiğini gösteriyor.
Rabat ile Madrid Arasındaki Gerilimli Diplomatik İlişkiler
Sosyal medyada yayılan söylentilerin ötesinde, İspanya kamu yayıncısı RTVE ve çok sayıda uluslararası analist, Ceuta’da yaşanan göç krizinin aynı zamanda önemli bir jeopolitik boyut taşıdığına dikkat çekiyor. Fas’ın 1956 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana Rabat ile Madrid arasındaki ilişkiler, özellikle Batı Sahra meselesi nedeniyle sık sık gerilim yaşıyor.
1975 yılına kadar İspanya’nın sömürgesi olan Batı Sahra’nın büyük bölümü bugün Fas’ın fiili kontrolü altında bulunuyor. Ancak yaklaşık elli yıldır Fas ile, Cezayir’in desteklediği Polisario Cephesi arasında bölgenin statüsüne ilişkin çözülemeyen bir çatışma devam ediyor. Bu nedenle Batı Sahra sorunu, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin en hassas başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.
Geçmişte yaşanan bir örnek, bu diplomatik gerilimin Ceuta sınırındaki göç hareketlerini nasıl etkileyebildiğini gösteriyor. 2021 yılında, Polisario Cephesi lideri Brahim Ghali’nin Covid-19 tedavisi için İspanya’da kabul edilmesinin ardından Ceuta sınırında kısa sürede büyük bir göçmen akını yaşanmıştı. Rabat yönetimi bu kararı sert biçimde eleştirmiş ve iki ülke arasında ciddi bir diplomatik kriz ortaya çıkmıştı.
Bunun ardından 2022 yılında ise İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, Fas Kralı VI. Muhammed’e gönderdiği mektupta, Madrid’in Batı Sahra konusunda Fas’ın özerklik planını desteklediğini açıklamış; bu adım iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfa açmıştı. Ancak bugün yaşanan kitlesel göç dalgası, Pedro Sánchez’in 20 Temmuz’da Cezayir’e gerçekleştirdiği resmi ziyaretin hemen ardından meydana geldi. Dört yıl aradan sonra gerçekleşen bu ziyaret, Madrid ile Cezayir arasında yeni bir diplomatik dönemin başlangıcı olarak değerlendirildi. Sánchez, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelmadjid Tebboune ile yaptığı ortak basın açıklamasında, “İspanya, Cezayir’i yalnızca komşu bir ülke olarak değil, aynı zamanda stratejik bir ortak olarak görmektedir.” diyerek ziyaretin taşıdığı özel önemi vurgulamıştı.
Birçok uzmana göre ise Madrid ile Cezayir arasında yeniden gelişmeye başlayan bu yakınlaşma, Rabat yönetiminde rahatsızlık yaratmış olabilir. Çağdaş Arap Araştırmaları Merkezi (CEARC) Direktörü Haizam Amirah Fernández, RTVE’ye yaptığı değerlendirmede, Cezayir ile Fas arasındaki rekabetin “neredeyse iki ülkenin bağımsızlıklarını kazandıkları günden bu yana sürdüğünü” belirtiyor. Fernández’e göre iki ülke arasında zaman zaman iş birliği girişimleri ve bölgesel entegrasyon çabaları görülse de, mevcut dönem son onlarca yılın en gergin evrelerinden birini oluşturuyor. Bu nedenle Pedro Sánchez’in Cezayir ziyareti ve iki ülke arasındaki diplomatik yakınlaşmanın Rabat’ta olumlu karşılanmamış olmasının son derece makul olduğunu ifade ediyor.
Analist ayrıca dikkat çekici bir değerlendirmede bulunarak, Fas yönetiminin zaman zaman göç hareketlerini diplomatik mesaj vermenin bir aracı olarak kullandığını öne sürüyor. Bu bakış açısına göre Ceuta’da yaşanan son kitlesel göç dalgası, yalnızca ekonomik ya da insani nedenlerle açıklanamayacak; aynı zamanda Kuzey Afrika’daki bölgesel güç dengeleri ve Fas-İspanya-Cezayir üçgenindeki diplomatik rekabet bağlamında da değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir gelişme niteliği taşıyor.
Ceuta’da yaşananlar, ilk bakışta yalnızca düzensiz göçün yeni bir örneği gibi görünse de, gerçekte çok daha karmaşık bir sürecin dışavurumudur. İnsan kaçakçılığı ağlarının hukuki bir kararı manipüle etmesi, sosyal medyada yayılan dezenformasyon, Faslı gençlerin ekonomik umutsuzluğu ve Rabat-Madrid-Cezayir hattındaki diplomatik rekabet aynı olayın birbirini besleyen farklı katmanlarını oluşturuyor. Bu nedenle Ceuta’yı yalnızca “sınır güvenliği” ya da “kaçak göç” başlıkları altında değerlendirmek, yaşananları eksik okumak anlamına gelecektir.
Avrupa’nın göç politikaları büyük ölçüde sınırların militarizasyonuna ve geri gönderme mekanizmalarına dayanırken, Ceuta bir kez daha bu yaklaşımın tek başına çözüm üretmediğini gösterdi. İnsanlar yalnızca yoksulluk, çatışma ve savaşlar nedeniyle değil; yanlış bilgilendirme, siyasi krizler ve bölgesel güç mücadelelerinin de etkisiyle hayatlarını riske atıyor. Bu nedenle göçü yalnızca sonuçları üzerinden değil, onu üreten siyasal, ekonomik ve diplomatik koşullar üzerinden tartışmak gerekiyor.
Ceuta vakası aynı zamanda göçün günümüzde devletler arasında bir diplomatik baskı aracına dönüşebildiğini de ortaya koyuyor. İnsan hareketliliğinin jeopolitik hesapların parçası haline gelmesi, en ağır bedeli ise daha iyi bir yaşam umuduyla yola çıkan binlerce insanın ödemesine neden oluyor. Bu yönüyle Ceuta, yalnızca İspanya ile Fas arasındaki bir sınır krizi değil; Avrupa’nın göç rejiminin, dijital çağın dezenformasyon dinamiklerinin ve Kuzey Afrika jeopolitiğinin kesiştiği önemli bir kırılma noktası olarak okunmayı hak ediyor.







