İzleyici sanıkları göremiyor. Sanıklar yargılayanları göremiyor, avukatlarıyla temasa geçemiyor. Adaletin mekanı olmaz ama Silivri’de gördük ki adaletsizliğin bal gibi olur.
ALİ DURAN TOPUZ
Adaletin dürbünü bile var artık. Ne gelişme ama! Kıskananlar çatlasın.
“Uzağı yakın eden” dürbünü rivayete göre Hollandalı bir gözlükçü icat etti, ilk ünlü kullanıcısı ise kendi cihazını geliştiren Galileo Galilei oldu, “eller aya biz yaya” sözü o gün şekillenmeye başlar.
Bilimde sadece astronomi değil doğa gözlemleri için de önemli dürbün.
Dürbünü en çok generaller sevdi, çünkü stratejik gözlem, hedef tespiti ve atış izleme gibi kritik işleri iyi görür, bunun için Tansu Çiller olmamak yeterli, kapağı açar ve bakarsınız.
Denizcilik ve havacılıktaki değeri zaten tartışmasız, uzaklarla ilgili işler ikisi de.
Avcılık lanetine tutulanlar dürbün sever haliyle, o da tür savaşı ya zaten.
Bazı sporlarda da işlevsel.
Sanat tarafı da yok değil, opera dürbünü diye bir şey var.
DURUŞMADAKİ DÜRBÜN
“Adalet dürbünü”nün ortaya çıkmasını sağlamak ise 25 yıl önce kurulan, 24 yıldır iktidarda olan AK Parti’ye nasip oldu.
Malum, dürbünün sırrı basit: Fani insan gözünün görmekte zorlandığı uzakları görürsünüz. Adalet uzakta, aranıp bulunması gereken bir şey olduğuna göre dürbünün adil işlere hizmet edebileceği fikri akla gelir ama bizim icadımız adaleti değil, adaletsizliği gösterme gücüne sahip. Gazeteci Fatoş Erdoğan’ın paylaştığı kısa videoda gördük, Silivri’de inşa edilen “Avrupa’nın en büyük duruşma salonu”nda bir izleyici dürbününü çıkarıp bir şeyleri görmeye çalışıyordu. “Dûr” uzak demek, “bîn” görmek fiilinden geliyor, Kürtçe desek kızanlar çıkar, Farsça diyelim. Adamın görmek istediği her neyse uzakta, her ne kadar mekanın adı “salon” olsa da. Salonda dürbün? Kuş değil, gezegen değil, bulutlar değil, ufuktaki adalar değil, hipodromda koşan atlar değil, kapalı bir mekandaki insanlar söz konusu.
Dürbünlü izleyici kim bilmiyoruz, bir insan duruşmada neyi görmek isterse onu görmeye çalışıyordu: Yargılananı, yargılayanı, suçlamayı yapanı, savunmayı yapanları…
Malum, duruşmalar (aksine karar yoksa) herkese açıktır, yargılama “aleni” olmak zorundadır, ilkedir bu. Çünkü adalet sadece yargılayanı ve yargılananı değil, herkesi ilgilendirir, ilahi emir bile mevcut: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adil olun; bu, takvaya daha uygundur.” (Maide, 8)
O SALON NASIL BİR SALONDUR?
Dürbünle bakıyor çünkü çıplak gözle göremiyor. Niye? Çünkü salon büyük. Çok büyük. Aşırı büyük, salonun reklamı yapılırken aşırı net rakamlar verildi: 555 sanık aynı anda bulunabiliyor. Tam 1268 avukata yer ayrılmış. İzleyici kapasitesi “sanık”lardan az ama sadece 472 kişi izleyebiliyor. Bu gidişle herkes “sanık” olacak zaten, zaten avukatlar da savunma yapmaktan sanık tarafına alınmadı mı?
Mekan bu kadar büyük olunca, izleyicinin bir şeyleri görebilmesi ancak dürbünle mümkün. Olsun, at yarışı seyredilebiliyor, opera, bale seyredilebiliyorsa duruşma niye “seyredilmesin” değil mi?
Niye seyredilmez sorusuna ilk ve en güzel cevabı kıymetli hukukçu, yazar Tolga Şirin verdi, Şirin mekanın “büyüklüğü” ile “adalet” idesi arasındaki ilişkiyi bir yazıyla ele aldı T24’teki köşesinde.
Şirin’e göre salonun tasarımı, “Anayasa’nın 36’ncı maddesindeki adil yargılanma hakkına ve CMK’nın 154’üncü maddesinde (sanık ile müdafiinin başkalarının duyamayacağı şekilde iletişim kurma hakkı) uygun değil.” Yerden göğe haklı. Üstelik sadece “izleyiciler sanıkları görmüyor” değil, sanıklarla avukatlar birbirini görse bile anlık ve işin doğasına uygun ileşitim kurmaları mümkün değil.
MARANGOZ HATASI, MÜTEAHHİT DOĞRUSU
Hem Şirin’in hem salonu gören herkesin verdiği önemli bir bilgi daha var:
Hakim ve savcıların yan yana oturduğu “mahkeme kürsüsü” çok yüksek. Biliyorsunuz “hakim ve savcıların aynı düzlemde oturması” zaten Türk yargısının tarihinde “marangoz hatası” diye acıklı bir şakayla geçiştirilen özel bir adaletsizlik nizamını temsil eder. Yani sanık ve savunmasını yapacak avukat, “devletin savcısı ve hakimi”nin altında konumlanmıştır. Hukuk teorileri istediği kadar “iddia ile savunma makamları eşit olmalı” diye bağırsın, devleti âlimiz bunu uygun görmemiş, “hiç devletin savcısıyla sanığın avukatı bir olur mu” demiştir. Bugünün işi değil, ezelden böyle.
İşte Adalet ve Kalkınma Partisi, adındaki kalkınmanın ilan ettiği inşaat kapasitesini, adındaki adaletin ilham ettiği yargılama usulleriyle birleştirerek ezeli “marangoz” hatasını görünmez hale getirdi, o kadar yüksek ki kim savcı, kim hakim cübbeden seçseniz bile, sıfatları nasıl göremezsiniz. Yani, ezelden böyle ama AK Parti farkını küçümsemek hiç yakışık almaz, “mahkeme duvarı gibi surat” deyimine yol açan bu ezeli nizama “gezegen sakini gibi heyet” deyimini ekleyecek mimari başarı ona ait.
Hasılı, “yurttaş” için anayasada ne güzel şeyler yazarsa yazsın “huzurda”, mahkeme huzurunda, kalem huzurunda, polis huzurunda, müdür huzurunda “altta” bir yerdedir o, sadece devletin adalet dediğine adalet demekle mükelleftir.
DAVAYI GÖRMEK, DURUŞMAYI GÖREMEMEK
Salonda, “yargılama süjeleri” olan sanık, avukat, savcı, hakim birbirine uzak. “Yargılamayı izleme hakkı”na yani adaletin tecellisine şahadet etme hakkında sahip olan halk hepsine uzak. Salon şehre uzak. Mimari insanlığa uzak. Herkes ve her şey birbirine bu kadar uzakken “adalet idesine” ulaşma ihtimali yakın olabilir mi?
Savcı yargıladığı kişilerin yüzünü seçemiyor, yargılanan kişi hakimleri, savcıyı tam olarak göremiyor, muhakeme usulünde dürbün de yok. Oysa bir yargıç mesela konuşan kişinin yüzünden de bir şeyler anlar, aynı şekilde yargılanan kişi de yargıçların, savcıların yüzünden bir şeyler anlar.
Demek ki “Silivri duruşmaları”nda artık “yüz yüze”lik kuralı şeklen varsa bile gerçekte yok, çünkü yüzleri birbirine dönük olsa bile birbirini seçemiyor, yüzde görülen duygu alametlerini kavrayamıyor. “Dava” görülüyor ama “insan” görülmüyor.
“UZAK DAVALAR” ÜLKESİ
Uzaklık, duruşmaları uzaklaştırma eski bir adet aslında, gerçekte “olağanüstü davalarda” ortaya çıkan bir adet. 27 Mayıs yargılamaları Marmara’da bir adada yapıldı, Abdullah Öcalan davası İmralı’da görüldü. 12 Eylül yargılamaları kışlalar ve spor salonlarında görüldü.
Fakat onlar “geçti”, hiçbiri kalıcı olmadı. Sonradan “davaları uzağa taşıma” adetleri öne çıktı, Madımak davası, Metin Göktepe davası öyle görüldü. Duruşmayı ayrı yere, sanığı ayrı yere atma adeti de sistemleşmiş zulüm usüllerinden biri, Kürt siyasetçilerin hemen hemen hepsine uygulanan tarife. Bunları hiçbirinde “duruşma salonundakiler” birbirinden bu kadar uzak değildi, ayrıca hiçbiri “kalıcı yargılama yeri” haline gelmedi.
Silivri ise 2008’de 80 küsur sanığın bulunduğu “1. Ergenekon davası” ile gündeme geldi. Bir yıl sonra “1. ve 2. Ergenekon” birleştirilerek burada devam etti. Ardından “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” davası (2010), “İnternet Andıcı” davası (2010) ve KCK davaları (2012) burada görüldü. Spor salonu bozulup “duruşma salonu” haline getirildi. Bu davalar biterken “15 Temmuz darbe girişimi davaları”nın bazıları yine burada görülmeye başladı. Yani esasen bir “ceza ve tutukevi” olan mekan kısa süre içinde rejimin dönüşümüyle paralel biçimde “siyasal ağırlığı olan davalar”ın ana üssü haline geldi: Önce cezaevi içinde başladı, en son cezaevinin dışında bugünkü dev salonun yapıldığı bir komplekse dönüştü.
Yani Silivri artık kalıcı ve hem inşaat hem de adalet kapasitesini yansıtan bir “uzak mekan” niteliğinde. “İstanbul” denildiğine bakmayın, gitmesi ayrı zor, yaklaşması ayrı zor, içeri girmesi ayrı zor.
ANTİ-HUKUKUN MEKANSAL EVRİMİ
Devasa bir cezaevi kompleksinin içinde devasa bir duruşma salonu. Bir ucundan hammadenin girdiği, öteki ucundan ambalajlanmış ürünün çıktığı entegre sanayi tesisleri gibi, bir ucundan “itham edilen yurttaş” giriyor, öbür ucundan o yurttaş hükümlü olarak aynı alandan ayrılmadan infaz sürecine geçiliyor.
Bu bir yargı mekanı değil, kalanı da “ceza ve tutuk evi” değil; biri bildiğiniz siyasal toplama kampı, ötekisi toplananları etiketleyen bir fabrika birimi. Bu ölçekte bir “cezaevi” ve “duruşma salonu” üretilmiş olması, “olağanüstü hukuk”un hayli olağan hale geldiğini, meselenin İBB davalarıyla da bitmeyeceğini, “anti-hukuk”un mekansal evrimini de hayli ilerlettiğini anlatıyor bize: Artık olağanüstü davalar için olağanüstü mekanlardan mürekkep bir “yerleşke”miz, bir entegre adaletsizlik tesisimiz var.
NOTLAR
1-Gazeteci Fatoş Erdoğan paylaştı dürbünlü görüntüyü, buyrunuz:
https://x.com/puleragema/status/2089261496379265448?s=20
2-Tolga Şirin, yazının yanı sıra önemli bir içerik de paylaştı, buyrunuz:
“Örneğin Bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak bu salonda yargılanırsanız:
-Avukatınız (müdafiniz) sizinle iletişim kuramayacak kadar uzakta oturacaktır. Yani fısıldaşamayacak, ani bir gelişme yaşanırsa ondan hukuki destek alamayacaksınız.
-İlk kez duruşmada dinlenecek bir tanık çıkagelirse bu tanığın beyanlarına karşı avukatınızla görüş alışverişi yapamayacaksınız.
-Avukatınız vakayla ilgili bilgileri unutursa size mahrem şekilde soru soramayacak veya siz de onu sessizce uyaramayacaksınız. AYM’ye giden kimi vakalarda bu konu güçlü şekilde temellendirilmediği için konu netleşmedi. Avukat meslektaşlar ve tüm yurttaşlar bu mimari tasarımı reddetmeli!
https://x.com/tolgashirin/status/2053421461923107034?s=20
3- Şirin’in, “Mekânın Üretimi” ve Silivri’deki İBB davasından gözlemler” başlıklı yazısı için buyrunuz:







