BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Utancı ne zaman konuşacağız?

Utancı ne zaman konuşacağız?

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Ben bu soruyu Zilan’ın kıyısından soruyorum. Zilan Katliamı’nın hafızası benim için yalnızca tarih kitaplarında kalan bir geçmiş değil; aileler üzerinden kuşaktan kuşağa taşınan bir hafıza. Katliamın ardından parçalanan aileler, sürgün edilen çocuklar, kaybedilen yakınlar ve yıllar sonra yeniden toprağına dönenler bu hafızanın parçalarıdır. Bu nedenle Zilan’a baktığımda yalnızca katliamın kendisini değil, katliamdan sonra insanların bu topraklarda nasıl tutunduğunu da görüyorum.

Menekşe Kızıldere

Almanya’da Nazi geçmişine ilişkin arşivlere, aile kayıtlarına ve belgelere erişimin artması, birçok insanı kendi ailesinin geçmişiyle yeniden karşı karşıya getirdi. Ailede saygınlığı olan bir dedeninin ya da büyükbabanın Nazi rejimiyle ilişkisini öğrenmek, yalnızca yeni bir tarihsel bilgi edinmek değildi; insan kendi ailesine bakarken kendisine de bakmak zorunda kalıyordu. “Ben kimlerin mirasını taşıyorum, ailem geçmişini bana nasıl anlattı, neden bazı şeyleri hiç anlatmadı?” soruları bu yüzleşmenin parçası oldu. Nazi geçmişi böylece yalnızca arşivlerde değil, ailelerin hafızasında da yeniden tartışılmaya başladı.

Dan Bar-On, Nazi faillerinin çocukları üzerine yaptığı çalışmalarda, faillerin çocuklarının kendi işlemedikleri suçlarla nasıl ahlaki bir çatışmaya girdiklerini ve ebeveynlerinin geçmişi etrafındaki sessizliğin kimliklerini nasıl etkilediğini gösterdi.[1] Bir başka çalışmasında ise bazı fail çocuklarının kendi ailelerinin savaşta yaşadığı acıyı öne çıkararak mağdurların acısıyla yüzleşmekten uzaklaşabildiklerini ortaya koydu.[2] Harald Welzer, Sabine Moller ve Karoline Tschuggnall’ın çalışmaları da aile hafızasının geçmişi olduğu gibi aktarmadığını; suskunlukların, yumuşatmaların ve yeniden anlatıların geçmişi kuşaktan kuşağa taşıdığını gösteriyor.[3] Geçmiş yalnızca arşivlerde değil, evlerin içinde yeniden kuruluyor.

Bunun adı yalnızca suçluluk değil; utanç da burada devreye giriyor. Suçluluk “Ben ne yaptım?” diye sordururken utanç bazen “Ben kimlerin mirasını taşıyorum?” sorusunu doğuruyor. Elbette kimse işlemediği bir suçtan sorumlu tutulamaz. Fakat bir toplumun geçmişiyle nasıl ilişki kurduğu, bugün hangi ahlaki yerde durduğunu belirleyebilir. Peki bizim coğrafyamızda bu soruyu ne zaman soracağız? Utanç kimin mirası, yüzleşme kimin sorumluluğu?

Ben bu soruyu Zilan’ın kıyısından soruyorum. Zilan Katliamı’nın hafızası benim için yalnızca tarih kitaplarında kalan bir geçmiş değil; aileler üzerinden kuşaktan kuşağa taşınan bir hafıza. Katliamın ardından parçalanan aileler, sürgün edilen çocuklar, kaybedilen yakınlar ve yıllar sonra yeniden toprağına dönenler bu hafızanın parçalarıdır. Bu nedenle Zilan’a baktığımda yalnızca katliamın kendisini değil, katliamdan sonra insanların bu topraklarda nasıl tutunduğunu da görüyorum.

Reşo ve Zeyno’nun ardından aileye yönelen cezalandırmanın katliam alanıyla sınırlı kalmadığını, uzak köylerdeki akrabaların genç erkeklerinin öldürüldüğünü, çocukların sürgüne gönderildiğini, yüzlerce köye yayılan büyük bir ailenin parçalandığını büyüklerimizden dinledik. Zilan’ın hikâyesinde benim için önemli olan yalnızca kaç kişinin öldürüldüğü değil. “Binlerce kişi öldürüldü” dediğimiz anda bile ölenleri yeniden sayıya çeviriyoruz. Oysa o sayıların her biri bir ana babanın çocuğuydu; bir evde sesi duyulan, sofrada yeri olan, birinin beklediği insandı. Katliamdan sonra yalnızca mezarsız bedenler değil, sürgünler, kimsesiz çocuklar, dağıtılmış aileler ve bütün bunları unutmayan kuşaklar kaldı. Devletin yok etmek istediği yalnızca insanlar değil, ailelerin devamlılığı ve hafızaydı.

Bu yüzden Van Gölü’nün kıyılarına, Zilan dağlarının bağrına geri dönebilen o çocuklara büyük bir minnet duyuyorum. Parça parça edilmelerine rağmen toprağa tutundular. Onların dönüşü yalnızca bir eve değil, hafızaya da dönüş oldu. Bize aktarılan hikâyelerden biri Zilan Katliamı’nın komutanlarından Derviş Beg’le ilgilidir. Anlatıya göre yıllar sonra katliamın gerçekleştiği yere döner, sürgünden kurtulup evini yeniden kuranları ziyaret eder ve vicdan azabından huzur bulamadığını söyler. Bir kurşunun hesabını vermeye gelmiştir; Zeyno’nun başının arkasına sıktığı kurşunun. Zeyno’nun silahını en son bırakanlardan olduğu ve öldürülürken baş eğmediği anlatılır. Bu hikâyenin bütün ayrıntılarını tarihsel belge gibi tartışmak mümkün. Fakat bizim hafızamızda kalan, katilin bile bir gün kendi kurşununun karşısına çıkacağı inancıdır. Ben o öfkeyi miras alan kadınların kızıyım. Doksan yedi yıl sonra o kadınların affetmediği şeyi ben de affetmek zorunda değilim. Zulmün fail tarafı, mağdurun affına kolayca sığınamayacağını bilmeli. Bu af 100 yıl sona dahi alınamayabilir. Mazlum tarafın barış elinin kıymetini ve o elin öyle kolayca uzatılmadığını bilmeyenler gaflet içinde.

Tam burada Almanya’daki utanç meselesiyle Zilan’ın hafızası birbirine değiyor. Nazi failinin torunu kendi işlemediği suçun mirasıyla karşılaşırken, katledilenlerin torunları da kendilerine bırakılan hafızayla yüzleşiyor. Fakat iki hafızanın taşıdığı yük aynı değil. Biri failin geçmişiyle, diğeri mağdurun kaybıyla ilgilidir. Bu nedenle yüzleşme yalnızca “geçmişte ne oldu?” sorusuyla sınırlı kalamaz; geçmişin kimin tarafından, hangi kelimelerle ve hangi ahlaki çerçeveyle anlatıldığını da sorgulamak gerekir. Bir toplumun resmi anlatısında suç, ihanet ya da güvenlik meselesi olarak kayda geçen bir geçmiş, mağdurun hafızasında bambaşka bir anlam taşıyabilir.

Zilan’dan doksan yedi yıl sonra bugün Kürtlerin yaşadığı acıların hangi kısmını hatırlıyoruz? Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2015-2016 dönemine ilişkin raporu, güvenlik operasyonları bağlamında yaklaşık 2 bin kişinin öldürüldüğüne dair bilgiler bulunduğunu; yaklaşık 1.200’ünün yerel halktan olduğunu ve Cizre başta olmak üzere aşırı güç kullanımı, öldürme, zorla kaybetme, işkence, konut ve kültürel mirasın tahribi, acil sağlık hizmetlerine erişimin engellenmesi gibi ciddi ihlalleri belgeledi.[4] Bunlar yalnızca bir güvenlik operasyonunun bilançosu değil; evlerinden çıkamayan, bodrumlarda mahsur kalan ve yakınlarının cenazelerine ulaşmaya çalışan insanların hikâyeleridir.

Kürtlerin yakın tarihindeki bu şiddetleri anlatırken yalnızca ölüm sayılarını konuşmak yetmiyor. Ölenlerin bedenleri, cenazeleri, mezarları ve yıllar sonra aranan kemikleri var. İnsan öldüğünde bedenine nasıl davranıldığı da onun insan olarak görülüp görülmediğiyle ilgilidir. Çatışmanın bütün yükünü “terörle mücadele” başlığına sıkıştırmak, geride kalanların yaşadıklarını görünmez kılar. Zilan’da olduğu gibi burada da çocuklar, aileler ve hafızalar kaldı. Ölü bedenlere ve cenazelere yönelik muamelenin de yüzleşmenin bir parçası olması gerekiyor.

Şimdi bütün bunların üzerine bir barış süreci konuşuyoruz. 10 Ağustos 2026’da TBMM’nin PKK’nin silahsızlandırılması ve yeniden entegrasyonuna ilişkin hukuki çerçeveyi kabul etmesi, kırk yılı aşan çatışmanın ardından önemli bir eşik oluşturdu.[5] Fakat bir yasanın kabul edilmesi tek başına toplumsal yüzleşme yaratmaz. Silahların bırakılmasını ve hukuki düzenlemeleri konuşurken daha zor bir soruyu da sormamız gerekiyor: Bu kadar zulmün bir nedamet tarafı yok mu? Katliamın, sürgünün, toplu cinayetlerin, işkencenin, savaşın ve inkârın bir utanç tarafı olmayacak mı?

Çünkü bugün hâlâ Kürtler uğradıkları şiddeti anlatırken önce kendilerini, neden direndiklerini ve neden öfkelendiklerini açıklamak zorunda bırakılıyor. Sanki bir insanın öldürülmüş olması yetmiyor; önce nasıl bir insan olduğunu ve hangi siyasi çevreyle ilişkili olduğunu anlatması gerekiyor. Oysa ilk soru onun ne kadar “makbul” olduğu değil, neden öldürüldüğüdür. Bir halkın uğradığı zulmü konuşurken mağdurun öfkesinden önce failin sorumluluğunu konuşmak gerekiyor.

Kürt halkı hafızasız değildir. Kendi acısının yanı sıra başka halkların acılarını da taşıyan bir hafızaya sahiptir. Bu nedenle Kürtlerin istediği yalnızca kendi kayıplarının yasının tutulması değil; insanın yaşama hakkının ve var olma onurunun kabul edilmesidir. Kürtlerin tarih karşısında yeniden “olağan şüpheli” olarak kurulması değil, bu tarihin karşısında bir kez de nedametin konuşulmasıdır.

Bugün barış karşıtı çevrelerin dilinde eski sistemin Kürt karşıtı zihniyetinin izlerini yeniden görüyoruz. Barış tartışmalarında Kürtleri, Kürt siyasetini, Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yi hedef alan eski hakaret dili yeniden üretiliyor. Elbette herkesin Öcalan, PKK, Kürt siyaseti ve geçmişte yaşananlar konusunda farklı düşünme hakkı var. Eleştiri başka, bir halkın tarihsel acılarını ve varoluş talebini aşağılayan dil başka. İnsan bazen kendi baş edemediği utancın arkasına hakaret ederek saklanır. Kimse kendi baş edemediği utanç yüzünden Kürt halkının, Kürt siyasetinin ya da Kürt halk önderinin arkasına gizlenmesin.

Barış cesaret ister. Karşı tarafın silah bırakmasını istemek kolay olabilir; daha zor olan kendi diline ve kendi tarihine bakmaktır. Kendi toplumunun yaptığı zulmü kabul etmektir. Barışın gerçek bir fırsata dönüşmesi için yalnızca silahların değil, yıllardır dolaşımda olan zihniyetlerin de değişmesi gerekiyor. Eski hastalıklar yüzleşilmeden ortadan kalkmıyor; yalnızca yeniden üretilecekleri günü bekliyor.

Almanya’daki aile hafızası çalışmalarının bize söylediği de burada önem kazanıyor: Geçmiş ailelerin ve toplumların bugünkü ahlaki dünyasına karışıyor.[1][2][3] O halde bizim de kendi geçmişimizle kurduğumuz ilişkiye bakmamız gerekiyor. Zilan’ın çocuklarına, sürgünlerine ve mezarsızlarına; Cizre’de öldürülenlere; cenazelerine ulaşamayan ailelere bakmamız gerekiyor. Bunları yalnızca sayı, güvenlik gerekçesi veya siyasi polemik olarak anlatmaya devam edersek insanı yine kaybederiz.

Kürt halkını yalnızca ölenlerin sayısı olarak değil, acı çeken, direnen, yas tutan ve yaşamak isteyen insanlar olarak görmenin zamanı geldi. Kürtlerin uğradığı zulümden utanmanın, hakaret dilinin yerini yüzleşmeye bırakmasının zamanı geldi. Çünkü yüzleşme geçmişi değiştirmez ama geleceği değiştirebilir. Başka ailelerin ve başka toplumların da kendi tarihsel miraslarına bakma zamanı. Utancı ne zaman konuşacağız? Bence tam da şimdi. Çünkü kardeşlik unutmakla değil, gerçeğin karşısında birlikte durabilmekle başla

Referanslar

[1] Dan Bar-On, “Holocaust Perpetrators and Their Children: A Paradoxical Morality”, Journal of Humanistic Psychology, 1989.

[2] Dan Bar-On ve Amalia Gaon, “We Suffered Too: Nazi Children’s Inability to Relate to the Suffering of the Victims of the Holocaust”, Journal of Humanistic Psychology, 1991.

[3] Harald Welzer, Sabine Moller, Karoline Tschuggnall, Opa war kein Nazi: Nationalsozialismus und Holocaust im Familiengedächtnis, Fischer, 2002.

[4] United Nations Office of the High Commissioner for Human Rights (OHCHR), Report on the Human Rights Situation in South-East Turkey, July 2015 to December 2016, 2017.

[5] Reuters, “Turkish parliament passes landmark law to advance PKK peace process”, 10 August 2026.

Menekşe KIZILDERE kimdir?

İklim krizi ve enerji politikaları alanında uzmandır. Yazılarında ekolojik kriz ile toplumsal eşitsizlikler arasındaki yapısal ilişkileri ele alır, demokratik modernite paradigması çerçevesinde alternatif ve eşitlikçi yaşam modellerini değerlendirir. Çalışmalarını bilimsel temelli ve toplumsal dönüşüm perspektifiyle sürdürmektedir

Benzer Haberler

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz:

 Türkiye’nin Kürtlerle ittifakı sınanıyor

Uzmanlardan farklı yorumlar geldi

İstanbul'da gece boyu 51 sarsıntı

Civataları sıkıyorlar

Kanal İstanbul'da ilk montaj başladı

Sağlık yoksulluğu denen bir şey var

Cepten sağlık harcaması 22 yılda yüzde 210 arttı

Pervin Buldan:

Öcalan, Silahsızlanma ve Siyasallaşma Alt Kurulu’nda görev alacak

DBP’li Uçar’dan çerçeve yasa açıklaması:

'Görevimiz hem denetlemek hem tamamlamak'

Üyelerin oylarıyla belirlenecek

Yeni Parti'de kongre takvimi belli oldu

‘Süreç, heba ve istismar edilemeyecek öneme sahiptir’

Bahçeli'den seçim sistemi çıkışı: Düzenlenmesi gerekir