Atina’da açlık grevindeki aktivistler, yalnızca sekiz beton bloğu değil; anti-faşist direnişin hafızasını, kentsel dönüşüm ve soylulaştırma projelerine karşı yürütülen mücadeleleri ve yıllar içinde inşa edilen alternatif ortak yaşam deneyimini temsil eden Prosfygika’yı savunduklarını söylüyor. Dosyamızın ilk bölümünde, bugün yeniden yıkım tehdidi altındaki bu mahallenin kuruluş hikâyesine ve direnişle örülen tarihine yakından bakıyoruz.
ÖMER ÇALBAY
Anadolu’dan sürülerek Yunanistan’a gelen mülteciler için 1930’larda inşa edilen Prosfygika, geçen yüzyıl boyunca yalnızca bir konut alanı olmadı. Anti-faşist direnişçilerin mevzisine, siyasi sürgünlerin dayanışma noktasına ve kentsel dönüşüm projelerine karşı yürütülen mücadelelerin sembollerinden birine dönüştü.
Nûmedya24 için hazırladığımız iki bölümlük dosyada, önce Prosfygika’nın kuruluşundan bugüne uzanan tarihine, ardından da bugün yürütülen direnişe ve komünün yaşayan yapısını aktaracağız.
Atina’nın kalbinde, Alexandras Bulvarı’nın bitmek bilmeyen motor gürültüsü ile Panathinaikos Stadyumu’nun devasa gölgesi arasında, zamana, ranta ve devlete meydan okuyan sekiz gri beton blok…

Dışarıdan bakan bir göz için burası sadece yıpranmış, boyaları dökülmüş, kentsel estetiği bozan eski bir yapılar yığınıdır. Ancak bu blokların yanından geçen, duvarlarındaki derin sıva çatlaklarına dokunan, her kurşun deliğinin ve toplumsal direniş sembollerinin izini süren biri için Prosfygika başka bir gerçeği fısıldar: Burası, Yunanistan devlet aygıtının ve sermayenin iki büyük iktidar sütunu olan Yüksek Mahkeme (Areopagos) ile Attika Emniyet Müdürlüğü’nün (GADA) tam ortasında, jeostratejik ve politik öneme sahip kurtarılmış bir odaktır.
SÜRGÜNLER, BARUT DUMANI, ÖZGÜRLÜK ÇIĞLIĞI…
Bu beton blokların ortasındaki avlularda yürürken havada sadece Atina’nın ağır egzoz gazı kokusu hissedilmez; 1930’ların zorunlu sürgünlerinin acı kokusu, 1944’ün barut dumanı ve bugünün özgürlük çığlığı birbirine karışır. Prosfygika, gökten zembille inmiş ya da tesadüfen bir gettoya dönüşmüş bir yerleşim yeri değildir.
Prosfygika, rastgele gelişmiş bir kentsel getto değildir. Aksine yerleşke; bürokratik kararların, gayrimenkul sermayesinin ve neo-liberal planlamanın mülksüzleştirme hamlelerine karşı aşağıdan yukarıya örgütlenen tarihsel bir direncin ürünüdür. Atina’nın merkezindeki en büyük bina komplekslerinden biri olan bu alan, büyük sermayenin ve kamu bürokrasisinin dayattığı soylulaştırma ve rant projelerine teslim olmayı reddeden bir yerleşim yeri olarak varlığını sürdürmektedir.
ANADOLU’DAN ATİNA’NIN VAROŞLARINA

Prosfygika’nın tarihsel temellerini anlamadan bugünkü toplumsal iradeyi kavramak imkansız. Bu binalar, kapitalist ulus-devletlerin ve emperyalist bölüşüm savaşlarının yarattığı en büyük trajedilerden biri olan 1922 Küçük Asya (Anadolu) Felaketi ve ardından gelen zorunlu nüfus mübadelesi ile varlık buldu.
Evlerini, topraklarını, kültürlerini ve geçmişlerini geride bırakarak Atina’ya yığılan yüz binlerce yoksul Rum mülteci için bu kompleks 1933 yılında inşa edilmeye başlandı. Dönemin elit Yunan burjuvazisi bu insanları hiçbir zaman sıcak karşılamadı. Aksine, onlar egemen sınıflar tarafından birer “parazit”, “kültürel yabancı” ve hepsinden önemlisi sınıfsal uyanışa açık “potansiyel solcular” olarak damgalandılar. Devlet, bu devasa mülteci nüfusunu şehrin ucra köşelerinde, insani koşullardan uzak, çamur içindeki çadırlara ve derme çatma barakalara mahkum etmişti.
TESADÜF OLMAYAN MİMARI TARZ
Ancak 1933-1936 yılları arasında, Alexandras Bulvarı üzerinde devletin kontrol mekanizmalarını altüst edecek radikal bir mimari hamle yükseldi. Dönemin ilerici mimarı Dimitris Kyriakos ve mühendisi Kimon Laskaris tarafından tasarlanan, toplam 14.500 metrekarelik alan üzerine kurulu sekiz blok ve 228 daireden oluşan Prosfygika kompleksi inşa edildi. Seçilen mimari tarz tesadüfi değildi: Bauhaus akımı. Lüksü reddeden, minimum kaynakla maksimum işlevsellik ve ortak yaşam alanları üretmeyi hedefleyen bu akım, doğası gereği toplumsal eşitlik fikrine dayanıyordu. İşlevsel, süssüz ve tamamen kolektif yaşamı optimize etmeyi hedefleyen bu modernist tasarım, Atina’da işçi sınıfının ve mültecilerin mekânsal örgütlenmesinin ilk somut ve planlı örneği oldu.
Mimarinin sunduğu bu ortak kullanım alanları, çoğunluğu işçi sınıfından oluşan mahalle sakinleri arasında topluluk bağlarının son derece güçlü, canlı ve dayanışmacı bir kültüre dönüşmesini hızlandırdı.
Mahallenin kuruluşu, Atina kent tarihindeki ilk büyük mekânsal ve sınıfsal gerilimlerden birini de beraberinde getirdi. Binaların hemen arkasında, Atina elitlerinin desteklediği köklü spor kulübü Panathinaikos’un tarihi stadyumu (Apostolos Nikolaidis) yer alıyordu. Devletin, stadyumun genişletilmesi planlanan araziyi kamulaştırıp mültecilere tahsis etmesi, dönemin yerli burjuva çevreleri ile yoksul mülteci nüfusu arasında ciddi bir mekansal çatışma doğurdu. Özellikle maç günlerinde stadyuma gelen elit taraftar grupları ile mülteci mahallesinin sakinleri arasında yaşanan sokak gerilimleri, dönemin Atina toplumundaki “yerli üst sınıf” ile “göçmen işçi sınıfı” arasındaki derin kültürel ve sosyo-ekonomik uçurumun kentsel birer dışavurumu haline geldi.
“TEHDİT ODAĞI” ALGISI
Egemenlerin ürettiği yaygın kapitalist mitlerin aksine, bu evler Yunan devleti tarafından mültecilere bir lütuf olarak ya da bedelsiz bir sosyal yardım gibi sunulmadı. Göçmenler, bu dar ama başlarını sokabilecekleri onurlu sığınaklar için ellerindeki son kuruşları, yıllarca biriktirdikleri emeklerini devlete ödeyerek bu daireleri satın aldılar. Dönemin burjuva Atina’sı için bu binalar, şehrin elit dokusunu bozan modern çirkinlikler olarak görüldü. Çünkü biliyorlardı ki o binaların içinde barınan insanlar, sırtlarında sürgünün kırbacıyla gelmişlerdi ve sınıfsal öfkeleriyle her an kurulu düzeni patlatmaya hazır birer toplumsal dinamitti. Prosfygika, daha ilk harcından ve ilk tuğlasından itibaren egemen sınıfın hafızasına bir “tehdit odağı” olarak kazandı.
PROSFYGİKA HALK SAVUNMA CEPHESİNE DÖNÜŞÜYOR…
Prosfygika’yı sıradan bir toplu konut projesi veya mimari bir Bauhaus örneği olmaktan çıkarıp Yunan solunun ve toplumsal hareketlerin kutsal bir hafıza mekanına dönüştüren asıl kırılma, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaşandı. Nazi işgaline karşı Yunanistan’ın dağlarında ve Atina’nın dar sokaklarında büyük bir anti-faşist direniş sergileyen EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve ELAS (Yunan Halk Kurtuluş Ordusu) gerillaları, Naziler ülkeden çekildikten sonra bu kez başka bir tehditle karşıya kaldılar: İngiltere ve onunla hızla işbirliğine giden Yunan burjuvazisi.

1944 yılının Aralık ayında (tarihe Dekemvriana / Aralık Olayları olarak geçen süreçte), Atina sokakları tam anlamıyla bir iç savaşın ve sınıf çatışmasının ortasında kan gölüne döndü. İngiliz askerleri ve eski Nazi işbirlikçilerinden devşirilen sağcı çeteler, anti-faşist devrimci güçleri tasfiye etmek için tanklarla şehre saldırdı. İşte bu tarihi dönemeçte anti-faşistler, Prosfygika mahallesini hem Yunan hem de İngiliz devlet ordusuna karşı bir sığınak ve toplumsal savunma mevzi olarak kullandılar. Blokların stratejik konumu, Bauhaus mimarisinin getirdiği, her açıyı gören pencereler ve birbirine geçiş sağlayan damlar, burayı kuşatılması imkansız bir halk savunma hattına dönüştürdü.
BİNALARDAKİ KURŞUN İZLERİNİN TARİHİ
Bu kuşatmanın askeri ve kentsel boyutu oldukça dramatiktir. İngiliz ordusu ve yerli işbirlikçi güçler, Prosfygika bloklarını doğrudan cepheden geçemedikleri için Atina’nın en yüksek coğrafi noktası olan Lykavittos (Lycabettus) Tepesi’ne ağır topçu bataryaları ve keskin nişancılar yerleştirdiler. Bugün binaların dış cephelerine bakıldığında net bir şekilde görülen o derin ve irili ufaklı oyuklar, sıradan birer zaman aşımı ya da yıpranma izi değildir. Onlar, Lykavittos Tepesi’nden yukarıdan aşağıya doğru açılan bu ağır topçu ateşinin ve mermilerin bıraktığı tarihsel izlerdir. Devletin kendi başkentindeki bir işçi ve göçmen mahallesini adeta yabancı bir askeri cephe gibi yukarıdan bombalamış olması, kentsel mekanın nasıl bir savaş alanına dönüştürüldüğünün en somut kanıtıdır.

Dahası, binaların ön cephesine yerleştirilen gerilla anıtı, gelip geçen herkese bu mekanın gerçek tarihini, ne uğruna dövüşüldüğünü ve buranın kimlerin hafızası olduğunu her gün yeniden hatırlatır. Prosfygika, Atina’nın göbeğinde emperyalizme karşı sıkılan ilk kurşunun, toplumsal kurtuluş uğruna verilen son nefesin canlı tanığıdır. Bu yüzden burası, egemenler için sadece yıkılması gereken eski binalar değildir; işçi sınıfının anti-faşist zafer bilincini ve direniş estetiğini kuşaktan kuşağa aktaran tehlikeli bir ideolojik anıttır.
CUNTANIN ARDINDAN KENTSEL DÖNÜŞÜM VE SOYLULAŞTIRMA SALDIRISI
Albaylar Cuntası’nın (1967-1974) baskı yıllarını ve ardından gelen çalkantılı siyasi süreçleri kendi iç dayanışmasıyla atlatan Prosfygika, 1990’lara gelindiğinde kapitalizmin yeni, daha sinsi ve daha yıkıcı bir saldırı dalgasıyla yüzleşti: Kentsel dönüşüm, soylulaştırma (gentrification) ve rant üretimi.
Atina Olimpiyatları’na (2004) hazırlanan neo-liberal devlet mekanizması ve yerli-yabancı sermaye çevreleri, şehrin tam merkezinde yer alan bu devasa ve son derece değerli araziyi gözlerine kestirdi. Bu tarihi binalar tamamen yıkılacak, halk mahalleden sürülecek ve yerine devasa bir alışveriş merkezi ile çok katlı bir otopark inşa edilecekti. Bu yıkım planının arkasındaki gizli ajandalardan biri de komşu Panathinaikos stadyumunun ticari alanlarla genişletilmesi projesiydi; yani 1930’lardaki mekansal rant kavgası 90’larda yeniden hortlamıştı.
Bu sermaye odaklı kalkınma planını hayata geçirmek için Yunanistan devleti, mahalle sakinlerini tahliyeye zorlamak için yoğun bir baskı politikası izledi. Devlet, kamulaştırma ve tahliye planlarını hayata geçirmek için mahalle sakinleri üzerinde sistematik bir baskı kurdu. Bu süreçte mahalle sakinleri tehditler, kamulaştırma baskıları ve psikolojik yıldırma girişimleriyle karşı karşıya kaldı.
Devletin memurları ev ev gezerek insanlara, “Bu binalar zaten eninde sonunda yıkılacak, devlet buraya el koyduğunda tek bir kuruş bile tazminat alamayacaksınız, sokakta kalacaksınız” yalanını organize bir şekilde yaydı. Bu yoğun baskılar ve ekonomik çaresizlik neticesinde, mahalle sakinlerinin büyük bir kısmı korkuya kapılarak evlerini gerçek piyasa değerinin neredeyse üçte birine, devlete satmak zorunda bırakıldı. Sermaye, mültecilerin torunlarını Atina’nın merkezinden sürmek için onları ikinci kez mülksüzleştiriyordu.
Mahallenin tam karşısında, bugün Yüksek Mahkeme’nin (Areopagos) bulunduğu arazide eskiden Yunanistan sol ve demokratik tarihinin en karanlık cezaevlerinden biri olan Averoff Hapishanesi bulunuyordu. 1940’lardan Albaylar Cuntası dönemine kadar binlerce solcu, anti-faşist ve demokrat siyasi tutsak bu hapishanede tutulmuş ve idam edilmişti. O dönem Prosfygika’da yaşayan aileler, pencerelerinden bu cezaevini görerek ve siyasi mahkumlarla gizli dayanışma ağları örerek büyümüşlerdi. Cunta sonrasında devlet, bu direniş hafızasını mekansal olarak silmek için Averoff Hapishanesi’ni tamamen yıktı ve yerine bugünkü adalet sarayını inşa etti. Prosfygika sakinleri için hemen karşılarındaki Yüksek Mahkeme binası, aslında üzerinde yükseldiği siyasi cinayetlerin üstünü örten kurumsal bir perdedir. Dolayısıyla 90’lardaki yıkım saldırısı, tam karşıdaki Averoff’un silinişi gibi, Prosfygika’nın da tarihsel hafızasını Atina haritasından tamamen kazıma girişimiydi.
DAYANIŞMA KOMİTELERİ KURULUYOR…
Ancak kapitalist mantığın kavrayamadığı bir dinamik devreye girdi: Toplumsal dayanışmanın gücü. Evlerini her şeye rağmen satmayı reddeden bir grup inatçı mahalle sakini, Atina’nın sol, demokratik, ilerici, mimar ve insan hakları aktivist çevreleriyle omuz omuza vererek görkemli bir sokak ve hukuk mücadelesi başlattı. Kurulan mahalle dayanışma komiteleri, meseleyi sadece basit bir mülkiyet ya da tapu hakkı olarak görmedi. Burayı politik bir siper, mimari ve tarihsel bir miras, egemenlerin belleksizleştirme politikalarına karşı bir hafıza savaşı olarak savundu.

Yıllar süren toplumsal sokak eylemlerinin, hukuki barikatların ve entelektüel direnişin sonucunda devlet geri adım atmak zorunda kaldı. Sosyal hareketlerin bu kararlı ve tavizsiz duruşu sayesinde Prosfygika, hukuki olarak da “korunması gereken tarihi ve kültürel anıt” olarak tescil ettirildi. Devlet, yıkım kepçelerini mahalleden çekmek zorunda kalmıştı; toplumsal hareketler sermayeye karşı ilk büyük mücadeleyi kazanmıştı. Ancak devlet aygıtı, mahalleyi çok daha kirli bir yöntemle tasfiye etmeye karar verecekti: Zamana yayılmış bir çürütme ve marjinalleştirme politikasıyla.
ÇÜRÜTME STRATEJİSİ: DEVLET, MAFYA VE UYUŞTURUCU
Yıkım planı toplumsal barikata çarpan devlet, Prosfygika’yı insansızlaştırarak, kriminalize ederek ve bir suç mekanına dönüştürerek içeriden çökertme stratejisini benimsedi. Devletin satın aldığı ve boşalttığı daireler bilinçli olarak kilitlenmedi, kapıları kırıldı ve mahalle tamamen kendi kaderine terk edildi. 2000’lerin sonu ve 2010’ların başında Prosfygika, tarihinin en karanlık, en sancılı dönemlerinden birine şahitlik etmek zorunda kaldı.
Sermayenin kentsel çıkarları ve devletin ideolojik intikamı doğrultusunda, mahallenin boş sokaklarına ve sahipsiz bırakılan dairelerine uyuşturucu çeteleri, mafya grupları, uyuşturucu imalathaneleri ve kadın ticareti yapan insan kaçakçıları yerleştirildi.
İşin en çarpıcı ve kapitalist devlet gerçekliğini çıplaklığıyla gözler önüne veren tarafı ise, tüm bu uluslararası suç ağının, binaların tam karşısındaki iktidar kalesi olan GADA’nın (Atina Emniyet Genel Müdürlüğü) sadece yüz metre uzağında gerçekleşiyor olmasıydı. Polisin her penceresinden görünen, her gün binlerce memurun konuşlandığı merkezin burnunun dibinde uyuşturucu laboratuvarları çalışıyordu. Polis araçları mahallenin önünden geçiyor, devriyeler atılıyor ama çetelerin ticaretine, gençleri zehirlemesine asla dokunulmuyordu. Hatta polis, bu yasa dışı ticaretin sorunsuz işlemesi için adeta bir nöbetçi gibi mahalle sınırlarında bekliyordu.
DEVLETİN YARATMAK İSTEDİĞİ İMAJ
Devletin amacı netti: Devrimci ve anti-faşist hafızayı barındıran bu önemli mekanı yozlaştırarak halkın gözünde “yıkılması, temizlenmesi gereken bir suç yuvası” imajı yaratmak. Kentsel dönüşüm ve baskı politikalarının en etkili araçlarından biri, devlet eliyle örgütlendiği ve görmezden gelinen bu asayişsizlik ortamıydı.
Mahalle fiziken yıkılamamıştı ama toplumsal dokusu içeriden çürütülmek isteniyordu.
EKONOMİK KRİZ, TOPLUMSAL ÖZ YÖNETİM VE KOMÜN DÖNEMİ
2010 yılı, Prosfygika’nın modern dönemi için yapısal bir dönüm noktası oldu. Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Avrupa Merkez Bankası’ndan oluşan Troyka’nın Yunanistan’a dayattığı ağır memorandumlar ve kemer sıkma politikaları, ülkede devasa bir toplumsal patlamayı, genel grevleri ve meydan işgallerini tetikledi. Fabrikalar kapandı, kapitalizmin yarattığı kriz yüz binlerce insanı evsiz, işsiz ve geleceksiz bıraktı.
Bu pratik, sadece fiziksel bir barınma çözümü üretmekle kalmadı; aynı zamanda piyasa odaklı kentleşme modellerine karşı kolektif bir yaşam alternatifi sundu. Kısa sürede kurulan Sy.ka.pro (İşgal Edilmiş Mülteci Evleri Meclisi ) bünyesinde; mahalle meclisleri, fırın, teknik isler komiteleri, kolektif mutfaklar, lojistik ağları ve temel sağlık hizmetlerine erişim sağlayan yapılar oluşturuldu. Yüksek Mahkeme ve emniyet birimlerinin idari merkezleri arasında kalan bu alan, Atina’nın göbeğinde resmi kurumlardan bağımsız, doğrudan demokratik süreçlerle yönetilen bir kentsel özyönetim deneyimine dönüştü.

Bu süreçte ilk olarak, devlet kurumlarının denetimsiz bıraktığı alanları suistimal eden suç grupları ve uyuşturucu ağları, mahalle meclislerinin koordineli ve meşru öz savunma girişimleriyle bölgeden uzaklaştırıldı. Bu müdahalenin ardından mahalledeki suç çetelerden arındırılan daireler; ekonomik kriz nedeniyle evsiz kalan ailelere, göçmenlere, sığınmacılara ve kentsel hak mücadelesi yürüten kişilere açıldı.
Prosfygika, enternasyonalist dayanışmanın somut olarak örgütlendiği bir alan niteliğindeydi. Dünyadaki ilerici hareketlere destek veren mahalle meclisi, bu duruşu salt bir söylem olmanın ötesine taşıdı. Birçok farklı ulustan sığınmacının yanı sıra, özellikle Türkiye ve Kürdistan coğrafyalarından gelen politik mültecilerin ve siyasi hareketlerin yerleşkede konumlanması, bu pratik dayanışmanın zeminini oluşturdu. Topluluk meclisi; baskıcı rejimler nedeniyle vatanlarını terk etseler de politik felsefelerini beraberinde taşıyan bu siyasi öznelerle güçlü ve stratejik bir ortaklık kurdu.
BUGÜNDEN YARINA: BARINMA HAKKI VE ÖZGÜR YAŞAM SAVUNUSU
Prosfygika, günümüzde de bir kez daha merkezi yönetimin ve Atina Belediyesi’nin kentsel dönüşüm ve soylulaştırma projelerinin merkezinde yer alıyor. Kolluk kuvvetlerinin dönemsel olarak gerçekleştirdiği operasyonlar, tahliye baskıları ve idari yaptırımlar, mahallenin mevcut yapısını dönüştürmeyi hedefliyor.

Ancak bölge sakinleri ve dayanışma ağları, açlık grevleri, kesintisiz eylem, etkinlik ve uluslararası kampanyalarla, mültecilerin tarihsel hafızasını, 1944 direnişinin mirasını, Averoff Hapishanesi’nin unutturulmak istenen çığlığını ve kentsel dönüşüme karşı geliştirilen kolektif hak savunuculuğunu temsil Prosfygikayı korumaya kararlı.
YARIN: Prosfygika’da açlık grevi | Bir komün kendini nasıl savunuyor?







