Bekir Ağırdır
Türkiye’de “orta direk” meselesini konuşmak, yalnızca bir sınıfı ya da bir gelir grubunu değil, bir hayat fikrini konuşmak oldu hep.
Çünkü Türkiye’de ve özellikle siyasette orta direk hiçbir zaman sadece ekonomik bir kategori olmadı. Bir hayat tarzı, bir değerler bütünü, bir gelecek tahayyülüydü. İnsanların kendilerini nereye ait hissettiklerini, çocukları için neyi hayal ettiklerini, hayatın nasıl akması gerektiğine dair ortak kabullerini ifade ediyordu. Ve esas itibariyle de “muasır medeniyet” diye tanımlanan ortak bir ufuk kabulünden besleniyordu.
Ama bu yazının konusu muasır medeniyet değil. Bu yazının konusu, o hayalin taşıyıcısı olan orta direğin çözülmesi. Bugün tartıştığımız şey, Türkiye’de orta direğin ya da orta sınıfın küçülmesi değil sadece. Aynı zamanda bu hayat tahayyülünün çözülmesi.
Bir zamanlar hayatın bir akışı vardı
Cumhuriyetin erken döneminden itibaren şekillenen orta direk, esasen bir denge fikri üzerine kuruluydu. Devletle mesafeli ama onunla kavgalı olmayan bir kümeyi ifade ediyordu. Öte yandan ekonomik kalkınma ve toplumsal dönüşümün öncülüğünü üstlenen devletin gündelik hayattaki temsilcisi gibiydi.
Hayatın belirli bir ritim ve rasyonalite içinde ileriye doğru aktığını varsayan bir toplumsal kesimdi bu.
Çalışarak bir yerlere gelinebileceğine inanırlardı. Devlet açısından “makbul vatandaş” kategorisi içinde olduklarını bilmenin verdiği konforla bakarlardı siyasete. Nihayetinde devletçiydiler; toplumdan, yurttaştan çok devletten yanaydılar. Ama aynı zamanda idealist ve ülkücüydüler. Yalnızca kendileri için değil, devlet, toplum ve memleket için de bir ülküleri vardı.
1980’ler ve 90’larda bu çerçeve daha da somutlaştı. Şehirlerde ev sahibi olmak, çocukları okutmak, birikim yapmak, belki bir yazlık sahibi olmak bile mümkündü. Kentli ve seküler yaşam pratikleri içselleştirilmişti. Ama asıl belirleyici olan, bu hedeflerin ulaşılabilir olduğuna dair güçlü toplumsal kabuldü.
Orta direk olmak, bir anlamda şunu söylemekti: “Hayat zor ama öngörülebilir.”






