DOĞU ERGİL
Francis Fukuyama, geçende bir yazısında Aarhus Üniversitesi’den Jørgen Møller ve Svend-Erik Skaaning’in “Otoriter Verimlilik Miti” başlıklı yazısını tanıttı. Her üç sosyal bilimci de artan otoriterliğe rağmen liberal demokrasinin üstünlüklerini savundu.
Tezleri özetle şöyleydi: Modern dünyanın en yaygın siyasi efsanelerinden biri şudur: Demokrasi ahlakî olarak üstün olabilir ama otoriter rejimler daha hızlı çalışır ve daha etkilidir. Parlamentoların tartıştığı, mahkemelerin denetlediği, medyanın sorguladığı ve muhalefetin itiraz ettiği sistemler yavaştır. Buna karşılık güçlü liderler, tek parti yönetimleri ve merkezi otoriteler hızlı karar alabilirler. Bu nedenle birçok kişi, özellikle kriz dönemlerinde, demokrasinin karmaşık süreçlerine karşı “etkin otoriterlik” fikrine ilgi duyar.
Bu düşünce yeni değildir. Kökenleri, demokrasiyi çoğunluğun cehaleti veya cehaletin çoğunluğu (ben ekledim) olarak gören Plato’ya (Eflatun) kadar uzanır. Günümüzde ise aynı argüman farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkmaktadır. Kimileri Çin’in yükselişini otoriter yönetimin başarısı olarak sunar. Kimileri iklim krizinin demokrasinin çözemeyeceği çapta bir sorun olduğunu iddia eder. Popülist liderler ise “halkın iradesini serbest bırakmak” adına kurumların, denetim mekanizmalarının ve kuvvetler ayrılığının kaldırılmasını önerir.
Ancak siyaset biliminin son yarım yüzyılda ürettiği geniş ampirik literatür, bu yaygın inancın büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu göstermektedir. Demokrasi yalnızca özgürlük ve insan onuru açısından değil; güvenlik, ekonomik kalkınma, bilimsel yenilik, çevre politikaları ve toplumsal istikrar açısından da daha başarılı sonuçlar üretmektedir.
Sorun şudur: Otoriter rejimler hızlı karar alabilirler. Fakat hızlı karar almak ile doğru karar almak aynı şey değildir.
Demokrasi Neden Daha İstikrarlıdır?
Bir devletin başarısını ölçmenin ilk kriterlerinden biri iç barışı koruyabilmesidir. Bu açıdan bakıldığında demokratik ülkeler önemli bir avantaja sahiptir. Çünkü demokrasi yalnızca kazananlara değil kaybedenlere de bir gelecek sunar. Seçimi kaybeden parti, bir sonraki seçimde yeniden iktidara gelebileceğini bilir. Muhalifler görüşlerini açıklayabilir. Sendikalar, sivil toplum örgütleri ve medya iktidarı eleştirebilir.
Bu nedenle demokratik sistemlerde siyasal mücadele sandıkta yürütülür. Otoriter sistemlerde ise durum farklıdır. Seçimlerin göstermelik olduğu, muhalefetin baskı altında tutulduğu ve iktidarın değişmesinin mümkün görünmediği rejimlerde siyasal rekabet giderek sistem dışına taşar. Böyle ortamlarda protestolar, ayaklanmalar, darbeler ve hatta iç savaş ihtimali yükselir.
Başka bir ifadeyle demokrasi, toplumsal çatışmayı ortadan kaldırmaz; onu yönetilebilir hale getirir. Demokratik kurumlar, farklı çıkar ve kimlik gruplarının birbirini yok etmeye çalışmadan rekabet etmesini sağlar. Bu nedenle tarihsel veriler, yerleşik demokrasilerin iç siyasal şiddete ve iç savaşa çok daha az maruz kaldığını göstermektedir.
Savaşlarda Kim Daha Başarılı?
Otoriter yönetimlerin disiplinli ve güçlü ordular yarattığı düşüncesi de oldukça yaygındır. Bu algının kökleri antik çağlara kadar uzanır. Sparta’nın disiplinli yapısı, uzun süre demokratik Atina’nın karşısında örnek gösterilmiştir. 1930’larda Nazi Almanyası’nın ve Japon İmparatorluğu’nun hızlı askeri başarıları da bu düşünceyi güçlendirmiştir.
Fakat uzun dönemli veriler farklı bir tablo ortaya koymaktadır. 1815’ten günümüze kadar demokratik devletler girdikleri savaşların yüzde 80’inden fazlasını kazanmıştır. Bunun temel nedeni yalnızca ekonomik güç değildir.
Demokratik devletler vatandaşlarından fedakârlık talep edebilme konusunda daha yüksek meşruiyete sahiptir. İnsanlar kendilerini temsil eden hükümetler için savaşmaya daha isteklidir. Ayrıca demokratik ülkeler arasında kurulan ittifaklar, ortak çıkarların yanı sıra ortak değerler üzerine inşa edildiğinden daha dayanıklıdır.
En dikkat çekici bulgu ise şudur: Modern tarihte yerleşik iki demokrasi birbirine karşı savaşmamıştır. Siyaset biliminde “demokratik barış teorisi” olarak bilinen bu olgu, son iki yüzyılın en güçlü ampirik düzenliliklerinden biridir.
Otoriter Liderlerin Bilgi Sorunu
Otoriter sistemlerin en büyük zaaflarından biri bilgi eksikliğidir.
Demokratik ülkelerde medya hata bulur, muhalefet eleştirir, akademisyenler araştırır ve bürokrasi tecrübeden süzülüp gelen farklı görüşler sunar. Bu süreç bazen karmaşık ve yorucu görünür.
Fakat tam da bu nedenle sistem hatalarını daha erken fark eder. Otoriter liderler ise yalnızdır; zamanla daha da yalnızlaşırlar. Çevrelerindeki insanlar gerçekleri değil, liderin duymak istediklerini söylerler. Onlar da duymak istediklerini duyarlar. Bu durum siyaset biliminde “otoriter bilgi sorunu” olarak tanımlanır.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’yı işgal kararı bu sorunun güncel örneklerinden biridir. Kremlin yönetimi Ukrayna toplumunun hızla çökeceğini, Batı’nın bölüneceğini ve Rus ordusunun kolayca zafer kazanacağını varsaydı. Gerçekte ise tam tersi oldu. Hitler de Rusya’nın iki ay içinde çökeceğine inanmıştı.
Otoriter liderlerin çevresinde oluşan ‘yankı odaları’, yanlış kararların düzeltilmesini zorlaştırır. Bilgi akışının sınırlanması, stratejik üstünlük değil stratejik körlük yaratır.
Ekonomik Kalkınma: Otoriterlik Gerçekten Daha mı Başarılı?
Otoriter yönetimlerin en güçlü görünen argümanı ekonomidir. Seçim baskısından kurtulmuş liderlerin uzun vadeli planlar yapabildiği, büyük altyapı yatırımlarını hızla gerçekleştirebildiği ve kalkınmayı daha etkin yönettiği ileri sürülür.
Bu iddia ilk bakışta mantıklı görülebilir.Fakat uzun dönemli ekonomik performans incelendiğinde farklı bir gerçek ortaya çıkar.
Demokratik ülkeler eğitim, sağlık ve altyapıya daha fazla yatırım yapmaktadır. Mülkiyet hakları daha güçlü korunmaktadır. Hukukun üstünlüğü yatırımcı güvenini artırmaktadır. Bağımsız üniversiteler, özgür medya ve rekabetçi piyasalar yenilikçiliği teşvik etmektedir.
Bilgi ekonomisinin temel yakıtı özgür düşüncedir. Bu nedenle dünyanın en gelişmiş ekonomileri aynı zamanda demokratik ülkelerdir.
Felaketlerin Anatomisi
Ekonomik büyüme ortalamaları kadar önemli olan bir başka konu da büyük felaketlerin sıklığıdır.
Demokratik ülkeler hata yapar. Fakat otoriter ülkeler bazen tarihsel ölçekte felaketler üretir.
Mao Zedong dönemindeki ‘Büyük İleri Atılım’ politikası milyonlarca insanın ölümüne yol açan insan kaynaklı bir kıtlık yarattı. Sovyetler Birliği’ndeki zorunlu kolektivizasyon politikaları da benzer sonuçlar doğurdu. Bu felaketlerin ortak özelliği kötü fikirlerin eleştirilememesi ve yanlış politikaların olumsuz sonuçları iyice belirginleşene kadar durdurulamamasıdır. Soykırımlar da böyle gerçekleşir: Az sayıda insanın denetlenemeyen kararları nedeniyle…
Demokratik sistemlerde ise medya, muhalefet, mahkemeler ve seçimler hataların sürekli olarak sorgulanmasını sağlar. Dolayısıyla mesele liderlerin daha erdemli olması değildir. Mesele, kötü kararların uzun süre sürdürülememesidir.
Çin Örneği: Başarı mı İstisna mı?
Otoriter verimlilik tartışmalarının merkezinde bugün Çin bulunmaktadır. Gerçekten de Çin son kırk yılda yüz milyonlarca insanı yoksulluk çukurundan çıkarmış ve büyük bir ekonomik dönüşümün sahnesi olmuştur. Ancak Çin’in başarısı çoğu zaman yanlış yorumlanmaktadır.
1949 yılında Çin, Tayvan, Güney Kore ve Kuzey Kore benzer gelir seviyelerine sahipti. Bugün Güney Kore ve Tayvan, yerleşik demokrasiler olarak kişi başına gelirde Çin’in önündedir.Kuzey Kore ise otoriter modelin en tipik örneğini sunmaktadır ve halkı büyük yokluklar ve baskılar altında yaşamaktadır.
Çin’in başarısı büyük ölçüde piyasa reformlarından ve küresel ekonomiye entegrasyondan kaynaklanmıştır. Ama büyük yapısal sorunları daha aşamamıştır: Yaşlanan nüfus, borç krizi, emlak balonları, çevresel tahribat ve artan siyasal baskılar…
Başarılar, otoriterliğin değil; reformların ve küresel entegrasyonun olumlu etkilerini ve önemini göstermektedir.
İklim Krizi ve “Yeşil Otoriterlik” Yanılgısı
Son yıllarda otoriterlik lehine geliştirilen yeni argüman, iklim değişikliği üzerinden kurulmaktadır. Buna göre iklim krizi acildir. Demokrasi ise yavaştır. Dolayısıyla, çevreyi korumak için daha merkezî ve daha sert yönetimlere ihtiyaç vardır.
Ancak burada temel bir mantık hatası bulunmaktadır. Bir rejimin hızlı karar alabilmesi, doğru karar alacağı anlamına gelmez. Otoriter devletler karbon emisyonlarını azaltmak yerine fosil yakıtları da sübvanse etmeyi seçebilirler. Çevre verilerini manipüle edebilirler. Bilim insanlarının eleştirilerini baskılayabilirler. Oysa etkili çevre politikaları için tam da demokrasinin sunduğu unsurlar gereklidir:
Özgür bilim,
Bağımsız medya,
Güçlü sivil toplum,
Hesap verebilir hükümetler,
Güvenilir uluslararası sözleşmeler.
Çevre hareketleri ancak örgütlenme özgürlüğünün bulunduğu yerlerde gelişebilir. Bu nedenle çevresel performans göstergeleri de genel olarak yüksek kaliteli demokrasilerin lehine sonuç vermektedir.
Sonuç: Güç ve Zorla Yaptırım Değil, Düzeltme Kapasitesi
Otoriter verimlilik miti, aslında insanlığın eski bir özlemine dayanır: Karmaşık sorunların güçlü bir lider tarafından hızla çözülebileceği inancı… Fakat siyasal tarihin büyük dersi farklıdır.
Başarılı toplumları başarısız toplumlardan ayıran şey, hata yapmamaları değildir. Hatalar her sistemde yapılır. Asıl fark, hataları düzeltme kapasitesidir.
Demokrasinin üstünlüğü kusursuz olmasında değil; kendi kusurlarını görünür kılıp düzeltmesinde yatar. Basın hata bulur. Muhalefet eleştirir. Akademi sorgular. Vatandaşlar uygulamaları, hatta hükümeti değiştirebilir.
Otoriter sistemler ise çoğu zaman güçlü görünürler; ta ki ilk büyük krizle yüz yüze gelene kadar.
Denetlenmeyen güç, kısa vadede müdahale hızı sağlayabilir. Ancak uzun vadede öğrenme kapasitesini yok eder.
Bu nedenle siyaset biliminin ulaştığı temel sonuç şudur: Demokrasi yalnızca daha özgür bir rejim değildir. Aynı zamanda insanlığın şimdiye kadar geliştirdiği en güvenilir düzeltme mekanizmasıdır. Modern dünyanın karmaşıklığı arttıkça, toplumların ihtiyaç duyduğu şey daha az demokrasi değil, daha kaliteli demokrasidir.







