Kuruluşun ilk yıllarında Kürtçe’yi sistematik bir asimilasyon cenderesinde eritmek isteyen Türkiye’nin, Kürt diline yönelik tahammülsüzlüğü aradan geçen yüzyılda hiç bitmedi. Gün geldi resmen, gün geldi fiilen yasak kılındı. Bir asır sonra “çözümün adresi” Meclis’te bir Kürt annesi üç cümle Kürtçe konuşunca kıyamet koptu. Peki Kürtçe’yle bile barışamayan bir zihniyet, Kürt sorununu nasıl çözecek?
Nedim TÜRFENT
KÜRTLERİN UYANIŞ VE FERYADI: ADI ÜSTÜNDE ‘HAWAR’
Kürtler, 20 yıldır 15 Mayıs’ı Cejna Zimanê Kurdî, yani Kürt Dil Bayramı olarak kutluyor. 15 Mayıs, latin harfleriyle yayımlanan ilk Kürtçe dergi olan Hawar’ın Celadet Ali Bedirxan ve arkadaşları tarafından 1932’de Suriye’nin başkenti Şam’da ilk baskısının yapıldığı gündür. Dergide Osman Sebrî, Qedrîcan ve Cegerxwîn gibi Kürt yazınının önemli isimleri yazdı.
Kürtçe’nin ayakta ve hayatta kalması yolculuğunda bir milat olarak kabul edebileceğimiz Hawar’ın yayın hayatına başlaması, Kürt dilinin gelişmesi ve standartlarının belirlenmesinde önemli bir eşiği temsil eder. O yıllarda Kürt dili ve kültürü çalışmalarının tam kalbinde yer alan Hawar dergisi, 20. yüzyılda dil, kültür, kimlik ve edebiyat başta olmak üzere birçok alanda büyük bir değişime öncülük etti.
Bedirxan’ın “Hawar dengê zanînê ye. Zanîn xwe nasîn e, xwenasîn ji me re riya felat û xweşiyê vedike” sözüyle hafızamızı tazelemeden geçmeyelim. Eksik kalır. Evet, ne demiş Bexirxan: Hawar, bilimin sesidir. Bilim kendini tanımaktır, kendini tanımak ise bize kurtuluş ve huzurun yolunu açar.
Hawar, o yolu bize en nadide haliyle açtı ve “uyanın” diye seslendi. Hani bilmeyen olur da yazalım: Hawar, Kürtçe’de “feryat” veya “haykırış, sesleniş” anlamına gelir. Kürtçe’nin o yıllardaki hal û ahvalini baz alırsak, bu “hawar” aynı zamanda bir “uyanış çağrısı” olarak da görülebilir. Peki Bedirxan ve arkadaşları 94 yıl önce neden “hawar” dedi?
KÜRTÇE ISLIK ÇALMAK YASAK!
Zira, Kürtçe’nin üzerindeki baskılar onu hızla bir tükeniş girdabına doğru itekliyordu. Türkiye’nin Kürtçe ile savaşı – hadi birilerinin uykusu kaçmasın diye kavgası diyelim – kanımca bunlardan en vahşisi ve en gaddarı olarak tarihin sayfalarında kirli ve kanlı (yeri geldikçe) harflerle yazıldı.
Derginin çıktığı yıllarda başta Türkiye’de olmak üzere Kürtçe, sistematik bir asimilasyon uygulamasının içinde adım adım eritilmek isteniyordu. 1920’lerden 1980’lere kadar Türkiye, Kürtçe’nin varlığını resmen inkar etti. 1940’larda Kürt kentlerinin, kasabalarının ve köylerinin isimleri Türkçe’ye çevrildi. Kürtçe konuşulması yasaklandı ve sokakta söylenen her kelime için para cezası getirildi. “Vatandaş Türkçe konuş” yılları. Apê Musa’nın tabiriyle “Kürtçe ıslık çalmanın bile yasak” olduğu yıllar. Yasakların bini bir paraya, daha ne diyelim?
Tarihin çarkı döndükçe, bir süreliğine durum şu kadarcık olsun hafifledi, ancak 12 Eylül 1980’deki askeri darbeden sonra devlet demir yumruğunu Kürtçe’nin alnına vurdu. Kürtçe hem kamusal hem de özel alanda resmen yasaklandı ve Kürtçe konuşan, şarkı söyleyen veya yayın yapan birçok insan tutuklandı. Kürtçe konuşanlar işkencelerden geçirildi. Kürtçe kasetler toprağın altına gömüldü. “Vatandaş Türkçe konuş, çok konuş” tabelaları hapishane duvarlarında hortladı. O yılları anlatmaya yeltenirsek, bu yazının sonu zinhar gelmeyecek. Siz anlayın meramımı, ben devam edeyim.
KÜRTÇE DEVLETE SERBEST, KÜRT’E YASAK
1990’lardan başlayarak kimi kanuni düzenlemeler yapılıp Kürtçe’nin önündeki kısmi engeller kaldırıldı. Altını çizeyim “kısmi”. Türkiye, ancak 2000’li yılların başlarında, başarısız AB üyelik sürecinin bir parçası olarak, Kürtçe’nin güya özgürce konuşulmasına izin verecek adımlar attı. Hatta 2009’da TRT Şeş (sonradan TRT Kurdî olarak değiştirildi adı) adlı bir kanal bile açtı. Bu durum kimilerinde “demokratikleşme” beklentisi yaratmış olsa da, Kürtlerle barış sürecinin 2013’te sona ermesiyle işin özü gün gibi açığa çıktı. Bundan sonra Kürt dili yeniden ciddi şekilde kısıtlandı.
Bir asırdır ana dilde eğitim talebinde bulunan Kürtler, üç mütevazı ilkokul açtı ve kaydolan çocuklar bu okullarda Kürtçe dilbilgisini öğrenmeye başladı. Velakin 2014 yılında Diyarbakır, Yüksekova ve Cizre’deki üç ilkokul da mühürlendi. Kürt çocuklarının anadilde eğitim görme hakkı, ellerinden alındı. Yüksekova’daki okul kapanınca, çocukların yüzündeki o acıyı dün gibi hissediyorum.
2016’da tartışmalı darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal sırasında, devletin sopası yine ve yeniden Kürtçe’nin tepesine indirildi. Ne alaka diye soracak olursanız, buna hiç kimsenin mantıklı bir cevabı olamaz. Darbe girişimi ile Kürtçe arasında iğnenin ucu kadar bile bir alaka yok. Bana sorarsanız çözüm sürecinin sona ermesiyle AKP hükümeti, Kürtleri yine bir kültürel soykırım cenderesine almak istiyordu. Bundan sebep Kürtçe yayın yapan basın yayın organlarının kapısına kilit vurdu. Sözümona darbe girişimi, bu işin bahanesi oldu. HDP’li belediyelerdeki iki dilli tabelalar da bir bir indirildi, yerlerine tek dilli tabelalar asıldı.
OHAL sonrası Kürt haber kuruluşları ve dergileri kapatıldı ve Kürt dili ve kültürü üzerine çalışan derneklerin faaliyetleri de sonlandırıldı. Türkiye’deki tek Kürtçe günlük gazete olan Azadiya Welat da 29 Ekim 2026’da çıkarılan kanun hükmünde kararnameyle kapatıldı. Bugün Türkiye’de günlük yayın yapan tek bir basılı Kürtçe gazete bile bulunmuyor. TRT Kurdî yayınlarında devam etti. Hükümet onu bir propaganda aparatı olarak kullanageldi.
RESMEN SERBEST, UYGULAMADA YASAK
Günümüzde Kürtçe’ye yönelik resmi bir yasak olmamasına rağmen, Kürtçe fiili olarak mahkeme salonlarından hapishanelere, hastanelerden havalimanlarına kadar birçok alanda baskılarla ya da yasaklarla karşı karşıya kalmaktadır.
Muhalefet şerhlerini hazırlayanlar için farklı alanlardan birkaç örnek verelim: Sakinlerinin tamamı Kürt olan Yüksekova’nın havalimanına giden uçaklarda yapılan anonslar Türkçe ve İngilizce yapılırken, Kürtçe yapılmıyor. Birçok (c)ezaevinde mahpuslar Kürtçe mektup yazdıklarında, ya hiç gönderilmiyor ya da çeviri parası isteniyor. Cezaevlerine Kürtçe yayınlar giremiyor, Kürtçe yazılan kitaplar hapishane idarelerinin engeline takılıyor, dışarı gönderilemiyor.
İnsanlar sokakta Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğruyor. Düğünlerde Kürtçe şarkı söylendiği için sanatçılar gözaltına alınıyor, halay çekenler tutuklanıyor. Kürtçe konserler vali, kaymakam veya belediye başkanları eliyle yasaklanıyor.
Mahkemelerde ana dilde savunma hakkı tanındı (iki aylık açlık grevlerinden sonra) ancak Kürtçe savunma yaptığınızda “çevirmen yok” denilebiliyor. Hatta bazen yetkin bir çevirmen getirilmiyor. Bu arada çevirmenin parasını da kendiniz ödemek zorundasınız. Bir bakıma savunmanızı ne kadar uzatırsanız, o kadar çok para verirsiniz.
Yine mesela Elazığ Medical Park Hastanesi’nde Türkçe bilmeyen hastalar için dil kartı bulunuyor. Bu dil kartı Japonca, Flemence ve Arnavutça’nın da aralarında olduğu 17 dilde hizmet veriyor ancak ne hikmetse Kürtçe hizmet verilmiyor. Oysa Elazığ’da çoğunlukla konuşulan iki dil: Türkçe ve Kürtçe’dir.
Amedspor, Türkiye futbol tarihinde bir ilke imza atarak profesyonel liglerde formasında Kürtçe slogan taşıyan ilk takım oldu. Diyarbakır temsilcisi, Tezgel Kom ile yaptığı göğüs sponsorluğu anlaşmasının ardından Pendikspor karşılaşmasına sponsor logosunun yanı sıra “Koma me bona we” (Bizim grubumuz sizin için) sloganıyla çıktı. Bu ifade, TFF’nin onayıyla kullanıldı. Ancak PFDK, Amedspor’a 110 bin TL para cezası verdi. Kurul, 1 Ekim’deki kararıyla Sarıyerspor maçına Kürtçe reklam sloganlı formayla çıktığı gerekçesiyle kulübe ikinci kez 110 bin TL ceza verdi. Ardından ceza vermeyi durdurdu.
Elbette bu tahammülsüzlük birileri Kürtçe öğrenmek istediğinde kendini gösteriliyor. Türkiye’deki milyonlarca Kürt çocuk ana dilinde eğitim alamıyor, bu herkesin malumu. Eğitim dili olarak yasaklanan Kürtçe, yalnızca belirli okullarda “seçmeli ders” olarak veriliyor. Kürtler kendileri dernek veya sivil toplum kuruluşları üzerinden özel kurs açtıkları zaman da baskılara maruz kalıyor.
İzmir’de 30 Temmuz 2025’te polis, 2018’den beri Kürtçe kurslar veren Avesta Dil ve Kültür Araştırma Derneği’ne “ruhsat eksikliği” iddiasıyla baskın düzenledi. Ardından 1 Ağustos 2025’te derneğin kapısı, Konak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve kaymakamlık kararı doğrultusunda mühürlendi. Van’da ise İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Erciş’de Kürtçe dil çalışmaları yürüten ARSÎSA Dil Kültür Sanat Araştırmaları Derneği‘ne 25 Mart’ta 400 bin 50 TL para cezası kesti. Milli Eğitim Müdürlüğü, “izinsiz eğitim, öğrenim faaliyetinde” bulunmayı gerekçe olarak gösterdi.
Oysa derneğin tüzüğünde dil kursu verileceği belirtiliyor ve devlet de bunu çoktan onay vermişti. Lakin dert başka! Mesela izin mizin değil.
ÇÖZÜMÜN DEĞİL, “BİLİNMEYEN DİL”İN ADRESİ: MECLİS
Kamusal alanlarda Kürtçe’ye yönelik baskıların yaşandığı yerlerden biri de siyasilerin habire “çözümün adresi” diye gösterdiği Meclis. Meclis’te milletvekilleri Kürtçe konuşurken mikrofonları kapatılıyor ve Kürtçe “bilinmeyen dil” olarak kaydediliyor. Mikrofonun kapatılmasının gerekçesi olarak anayasanın üçüncü maddesini gösteriliyor: “Türk devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmezdir. Dili Türkçedir.” Bu fiili yasak, sadece Kürtçe’ye uygulanıyor. Zira Arapça veya İngilizce konuşulduğu zaman, mikrofonlar kapatılmıyor.
Bu konudaki en çarpıcı örnek geçen yıl yaşandı. Süreç kapsamında Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 20 Ağustos 2025’te gerçekleştirilen 5’inci toplantısına Kürtçe’ye yönelik engelleme ve yasak damgasını vurdu. Komisyonda Barış Anneleri’nden Nezahat Teke ve Rabia Kıran’ın Kürtçe konuşma talebi kabul edilmedi. Toplantıda dinlenen Barış Anneleri’nin Kürtçe söyledikleri sözler tutanaklara, “…” şeklinde üç nokta olarak kaydedildi. Ardından sözleri kesildi ve Türkçe konuşmaları istendi. Anneler Türkçe konuşmak zorunda bırakıldı. O an, yüzbinlerce Kürt’ün devlet ve hükümete dönüp, “Süreciniz batsın!” diye iç geçirdiğini ancak bağrına taş bastığına yemin edebilirim ama ispatlayamam.
Toplantıya katılan Barış Anneleri, daha sonra yaptıkları açıklamada, “Kürtçe’yle bile barışamayan bir devlet, Kürt sorununu nasıl çözecek?” diye sordu. Yazımı bu soruyla sonlandırsam, hatta tüm yazdıklarımı silip bu soruyu orta yerde bıraksam yeridir.
Tekrar soralım: Kürtçe’yle bile barışamayan bir zihniyet, Kürt sorununu nasıl çözecek?







