Ecehan Balta
Emisyon Ticaret Sistemi, ya da kısa adıyla ETS, en basit anlatımıyla, sera gazı salımına bir üst sınır konulması ve bu sınır içindeki “salım haklarının” alınıp satılabilmesi esasına dayanır. Devlet ya da üst düzenleyici kurum, belli sektörler için toplam emisyon miktarını belirler; şirketlere tahsisatlar dağıtılır ya da bunlar açık artırmayla satılır; daha az salan şirketler ellerindeki fazla hakkı daha çok salanlara devredebilir. Kâğıt üstünde amaç, emisyonu azaltırken piyasaya da bir “karbon fiyat sinyali” vermektir. Avrupa Birliği’nin ETS’si de bu mantıkla çalışıyor. ETS bugün enerji, sanayi ve havacılık gibi sektörleri kapsıyor; ayrıca ulaştırma ve binaları kapsayacak ETS2 hattı da kuruldu.
Ama tam da burada temel sorun başlıyor. Çünkü ETS, üretimin neyin pahasına, kim için ve nasıl dönüştürüleceği sorusunu kamusal planlama zemininde çözmez. Fosil yakıtları yerin altında bırakmayı garanti etmez. Maden, enerji ve sanayi politikalarını ekolojik sınırlar doğrultusunda yeniden kurmaz. Yaptığı şey, kirletme hakkını piyasalaştırmak, yani atmosferi ortak bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp alınıp satılabilir bir varlık gibi düzenlemektir. Bu nedenle ETS, iklim krizini doğuran mantığın dışına çıkmaz; tersine onu iklim alanına taşır. Bugün Avrupa’da yaşanan tartışma da tam bunu açığa çıkarıyor.






