BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Irksallastırılmış Toplumsal Rejim, Sömürgesellik ve Kürtler (1)

Irksallastırılmış Toplumsal Rejim, Sömürgesellik ve Kürtler (1)

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Esasında Türkiye’de ortaya çıkan ırkçılığı Türk milliyetçiliği ve Türk ulus devlet iktidarının inşası ile ilişkilendirmek son derece önemli ve gereklidir. Nitekim 11. yüzyıldan itibaren sürekli olarak otokton (gerçek yerli) etnik grupların özyönetimleri yok edilip zayıflatılarak Türkleştirilmiştir. 20. yüzyıla gelindiğinde ise modern anlamıyla Türkiyelileştirilen bir coğrafyada Türk olmayanlara dönük ırkçılık sömürgecilikle ve kolonyal egemenlik ile ilişkilendirilmemiştir.

Faik Bulut

Sizinle tezini paylaşacağım araştırmacı-yazar Gülistan Yarkın Bingöl-Kiğı doğumludur. Lisans ve yüksek lisansını İstanbul Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde tamamlamıştır. Sosyoloji doktorasını New York eyalet üniversitesi-Binghamton’dan alan ve çeşitli dergilerde makaleleri yayımlanan Yarkın çalışmalarına bağımsız araştırmacı olarak devam etmektedir.

İsmail Beşikçi Vakfı’nın düzenlediği -bahar akademisi- programında “anti-ırkçı bir pratik olarak İstanbul’da Kürt ev sahipliği” adlı ilginç bir konuşma yapan yazarın alıntıladığımız makalesinin kaynağı, Cogito dergisi 101 cilt (veya sayı) olarak görünmektedir.

İlgili yazının ayrıntılarına girmeden önce bilinmesini isterim ki Yarkın’ın tezinin kısaltılmış halini olduğu gibi aktaracağız. Ancak uzun cümleler halinde formüle edilen kimi ibarelerin özünü koruyarak daha kısa şekliyle verdik. Ara başlıkları biz koyduk; bazı yabancı sosyologların kimler olduğunu yazdık ve teorilerinden kısa paragraflar aldık.

Dünyada ve Türkiye’de milliyetçilik ve ırkçılık

“Dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkan ırkçılık ve literatürlerinin tarihsel yörüngeleri birbirinden oldukça farklıdır. Tıpkı kapitalizm, patriyarka veya ulus devlet gibi Türkiye’de de ırkçılık Batı Avrupa ve ABD gibi ülkelerden farklı formlarda ortaya çıkar ve farklı bir şekilde artiküle olur (anlaşılır biçimde ifade edilir-FB).

Öte yandan kapitalizm ve patriyarkanın işleyiş biçimleri ve nedenleri dünyanın birçok yerinde benzerlik taşır ve aynı eşitsiz ilişkilerden beslenir. Bu yazıda dünyada ortaya çıkan ırkçılık ve literatürü ile Türkiye sınırları içinde Kürtlere karşı ortaya çıkan ırkçılığı ilişkilendirerek ele alacağım.

Modern anlamıyla ırkçılık, milliyetçilikle benzer bir süreçte yükselişe geçtiği için ikisi arasındaki ilişkiye odaklanan bir literatür de gelişmiştir. ‘Biz’ ve ‘onlar’ı kategorize etmek için kullanılan ‘etnisite’, ‘millet’ ve ‘ırk’ çoğunlukla sabit kavramlar olarak işlev görürken, ırkçılık ve milliyetçilik genellikle birbirine zıt süreçleri belirtmek için kullanılır.

Milliyetçilik genellikle bir grup insanın birliğini, yüceltilmesini ve üstünlüğünü ifade etmek için ‘olumlu’ bir şekilde kullanılırken, ırkçılık ise insanların dışlanmasına, aşağılanması ve insanlıktan çıkarılmasına işaret etmek için olumsuz anlamda kullanılmaktadır.

Kimi yazarlara göre milliyetçilik ve ırkçılık

Milliyetçiliğin ve ırkçılığın birbiriyle ilişkili olarak ortaya çıktığını öne süren bazı yazarları şöyle sıralamak mümkün:  Fransız Batı Hint Adalı psikiyatrist ve siyaset filozofu, Fransız sömürgesi Martinik asıllı Frantz Fanon; Fransız Marksist düşünür-filozof Étienne Balibar; cinsiyetçilik üzerindeki araştırmalarıyla tanınan sosyoloji alanındaki unvanı Emeritus Profesör olan Floya Anthias ile Nira Yuval-Davis; ırkçılık üzerine fikirleriyle bilinen Robert Miles ve Malcolm Brown ikilisi.

Örneğin Balibar’a göre ırkçılık ve milliyetçilik sürekli olarak birbirini yeniden üretir ve bu tekrar üretimin birinci koşulu milliyetçiliktir. Balibar’a göre yapmamız gereken ırkçılık ve milliyetçiliğin tarihsel olarak birbirleriyle nasıl artiküle olduğunu göstermektir. Bu da zıtların birliğine dair diyalektik bir bakış açısını gerektirir. Irkçılık ve milliyetçilik birbirine bağlıdır ve karşıtlık içinde birbirlerini sürekli olarak yeniden üretirler.

Balibar milliyetçiliği, egemen olanın milliyetçiliği ve üzerinde egemenlik kurulanın milliyetçiliği, kurtuluşçu milliyetçilik ve fetih milliyetçiliği olarak ayırır; içlerinde ortak unsurlar olmasına rağmen bu milliyetçiliklerin birbirleriyle eşitlenemeyeceğinin altını çizer.

  1. Fanon sömürgeleştirilmişlerin milliyetçiliğini ırkçılığa karşı bir direniş olarak görürken egemenlik kuran sömürgecilerin milliyetçiliğini ise ırkçılığın kaynağı olarak görür. Fanon’a göre ırkçılık sömürgelerdeki yerli halkların kendilerini ulus olarak inşa etmesini engelleyen politikalar ve uygulamalardır. Dolayısıyla Fanon yerlilerin milliyetçilik yoluyla kendilerini ulus olarak inşa etmelerini Avrupalı sömürgeci ırkçılığa bir direniş olarak değerlendirir.

Fanon ve Balibar’dan hareketle bir tahakküm kurma aracı olarak egemenin fetihçi milliyetçiliğini, hem Avrupa’da egemenlik kurulan etnisitelere karşı ortaya çıkan hem de Avrupa’nın sömürge topraklarında hükmedilen (boyunduruk altındaki-FB) etnisitelere karşı ortaya çıkan ırkçılığın temel kaynağı olarak değerlendirebiliriz.

Meşruluğunu yitiren ırkçılık

19’uncu yüzyılda geliştirilen ve geniş çevrelerce meşru görülen bilimsel ırkçılık ve insanların ırklara göre sınıflandırılması ilk defa 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren genel meşruiyetini yitirdi. Irkçılık kavramı ilk kez 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bugünkü olumsuz anlamını kazandı.

Dünyada bilimsel ırkçılığın meşruiyetini kaybetmesinin en önemli tarihsel nedenleri şöyledir:

* Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin İngiltere’nin yerini alarak dünyanın yeni hegemonik devleti olarak ortaya çıkışı;

*Avrupa’nın sömürgelerinde ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden ulusal kurtuluş hareketleri; klasik direkt sömürgeciliğin ortadan kalkışı ve ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten sömürgeleştirilmiş halkların Avrupa’ya karşı bağımsızlıklarını ilan etmeleri;

*Amerikan hegemonyasının “bilimsel ırkçılığa” artık ihtiyaç duymaması; Yahudi Soykırımı’nın gerçekleştirilmesinde öncü rol oynayan Almanya’nın savaştan yenik çıkmasıyla Yahudi Soykırımı’nın ve Hitler’in lanetlenmesi;

*Genetik bilimindeki ilerlemelerle insanların ırklara ayrılmadığının ve biyolojik olarak ırk diye bir şeyin olmadığının kanıtlanması;

*1960’lı yıllarda ABD’de siyah direnişinin yükselişinin sonucu olarak kamusal alanı hiyerarşik olarak beyazlar ve siyahlar için ikiye ayıran Jim Crow rejiminin ABD’de yıkılması ve buna benzer birçok yeni toplumsal ve siyasi gelişmelerdir.

Öte yandan, ilk defa 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren negatif bir anlam kazanmış olmasına ve meşruiyeti önemli ölçüde sarsılmış olmasına rağmen ırkçılık dönüşerek varlığını korumaya devam etmiştir. Günümüzde ırkçılık literatüründe çok farklı tartışmalar yürütülüyor ve bilimsel ırkçılığın yerini alan ırkçılık türlerinden söz ediliyor. Irkçılık bazı entelektüellerce ‘yeni ırkçılık’, ‘renkkörü kültürel ırkçılık’ (color-blind cultural racism) veya ‘kültürel ırkçılık’ olarak tanımlanıyor.

Kültürel ırkçılık

Kültürel ırkçılık; biyolojik özellikleri özcüleştiren ve biyolojik özellikler ile kültür arasında bağ kuran “bilimsel ırkçılık”tan farklı olarak, kültürlerin kendisini özcüleştiriyor ve “kültürel sınırlamaları” nedeniyle ırksallaştırılmış azınlık grupların sosyal konumlarının düşük olduğunu öne sürüyor.

Örneğin artık siyahların veya eski sömürgelerden Avrupa’ya gelen göçmenlerin biyolojik özellikleri ve renklerinin aksine, ahlaki değerleri, iş ahlakları ve kültürleri aşağılanıyor ve özcüleştiriliyor. Siyahlar ve eski sömürge ülkelerin insanları artık renkleri ve biyolojik özellikleri üzerinden değil de kültürleri üzerinden aşağı, suçlu, medeniyetsiz, ahlaksız, güvenilmez, ilkel, kirli, tembel ve oportünist olarak tanımlanıyorlar.

Bugün klasik anlamıyla sömürgecilik ortadan kalkmış olsa bile kültürleri bu şekilde aşağılayan stereotiplerin (aşırı genelleştirilip basitleştirilmişlerin-FB) uzun bir kolonyal-sömürgeci geçmişi bulunuyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de ırkçılıkla, sömürgeci/kolonyal işgücü disipline ve kanalize ediliyor; eski sömürge ülkelerde yaşayan ve Avrupa’ya gelen emek üzerinde tahakküm kuruluyor; dünyada süregiden eşitsiz işbölümü ve kaynak bölüşümü devam ettiriliyor. Süregiden kültürel, ekonomik ve politik hiyerarşiler meşrulaştırılıyor ve sistematikleştiriliyor.

Toplumsal bir rejim/formasyon olarak Türkiye’de ırkçılık

Türkiye’de milliyetçilik literatürü oldukça geniştir ve literatürdeki yazarlar kurumsal düzeyden ideolojik düzeye, devlet oluşumundan öznellik oluşumuna kadar milliyetçiliğin çeşitli yönlerine odaklanırlar. Milliyetçilik literatürüne kıyasla Türkiye üzerine yazılmış ırkçılık literatürü oldukça zayıftır ve bu literatürler birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.

Türkiye’ye odaklanan ırkçılık literatürü Amerika’da, Avrupa’da veya onun eski sömürgelerinde ortaya çıkan ırkçılık literatüründen etkilenmiştir. Öte yandan Türkiye’de konuyla ilgili yazılıp çizilenler ABD veya Avrupa’da geliştirilen literatüre göre oldukça zayıftır. Üniversitelerde milliyetçilik konusu sosyal bilimler alanında geniş bir şekilde tartışılırken ırkçılık üniversitelerde kendisine pek de yer bulamayan bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Örneğin YÖK tez veri tabanı incelenirse başlığında milliyetçilik kavramı geçen onlarca tez bulunabilirken başlığında ırkçılık kavramı geçen tez sayısının hayli az olduğu ve bu tezlerin çoğunun Türkiye dışındaki coğrafyalara odaklandığı görülür. Sadece üniversitelerde değil; Türkiye’deki toplumsal hareketleri içinde, sendikalar, sol-sosyalist ve feminist hareketler içinde dahi ırkçılık kavramı pek de kullanılmayan bir kavramdır.

Bunun nedeni inkârcı Türk milliyetçiliğinin ve ırkçılığının ‘başarısı’ olarak açıklanabilecek olan ‘Türkiye’de ırkçılık yoktur’ düşüncesinin muhalif çevrelerde dahi uzun yıllar boyunca yaygın olarak kabul görmüş bir düşünce olmasıyla açıklanabilir.

Dolayısıyla Türkiye’de ırkçılık olduğunu dile getirmek, bilgi üretim sürecinde Türklerin milli çıkarlarını bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde sürekli olarak koruyan ve Türk devletinin kamusal alanda paylaştığı resmi ideolojinin belirlediği sınırlar içinde kalarak inşa edilen bilgi üretim rejimine, diğer bir deyişle inkârcı Türk epistemesine (doğruluğu kanıtlanmış kesin inanç/kanaate-FB) karşı epistemik bir meydan okumayı ifade eder.

‘Irkçılık’ kavramı sosyal bilimler alanında az kullanılan ve pek de tercih edilmeyen bir kavramdır. Bu kavramı kullanmak bizatihi epistemik meydan okuma ve hatta direniş olarak karşımıza çıkmaktadır ki, bu alanda geliştirilen çalışmalar oldukça değerlidir.

Türkiye’de ‘ırkçılık’ kavramını kullanarak etnik hiyerarşiyi ele alan akademik literatür iki grupta kategorize edilebilir: İlk grup 1920’ler ile 1940’lar arasındaki erken cumhuriyet dönemine odaklanırken, ikinci grup 1990’lar sonrası döneme odaklanır.

İlk gruptaki yazarlar, erken cumhuriyet döneminde Türk devletinin, resmi görevlilerin, antropologların, akademisyenlerin, yazarların ve dergi çevrelerinin biyolojik olarak tanımlanmış ‘ırk’ kavramını nasıl kullandıklarını ve Türklerin üstün biyolojik ırk olarak nasıl inşa edildiğini incelediler.

İkinci gruptaki yazarlar ise biyolojik olarak tanımlanmış ırk kavramının kullanılışından ziyade, 1990’lar sonrası dönemde Türk toplumunda, medyada, gündelik yaşamda veya kurumlarda ortaya çıkan Sünni Müslüman ile Türk olmayan grupları aşağılayan, ötekileştiren ve dışlayan ırkçı söylemlere ve ideolojilere odaklandılar. Buradaki bazı yazarlar ayrıca ırkçılığın kurumsal bir yanı olduğunu da dile getirdiler.

Türkiye’de ırkçılık konusunda ortaya çıkan literatür, Türk olmayan bu toprakların otokton (asıl yerli) etnik gruplarına dönük ırkçılığı ve Türklerin bu gruplarla olan ilişkisini ele alırken, bu konuları ‘Türk sömürgeciliği’ (Turkish colonialism) kavramı ile ilişkilendirmeden ele almış, ırksallaştırılmış toplumsal rejimin inşası ve bu inşanın sömürgecilikle olan ilişkisine odaklanmamıştır.

Esasında Türkiye’de ortaya çıkan ırkçılığı Türk milliyetçiliği ve Türk ulus devlet iktidarının inşası ile ilişkilendirmek son derece önemli ve gereklidir. Nitekim 11. yüzyıldan itibaren sürekli olarak otokton (gerçek yerli) etnik grupların özyönetimleri yok edilip zayıflatılarak Türkleştirilmiştir. 20. yüzyıla gelindiğinde ise modern anlamıyla Türkiyelileştirilen bir coğrafyada Türk olmayanlara dönük ırkçılık sömürgecilikle ve kolonyal egemenlik ile ilişkilendirilmemiştir.

Dolayısıyla bu coğrafyadaki ırkçılığın ana kaynaklarından birini sömürgesel/sömürgeci/kolonyal Türk iktidarı olarak tespit etmemek demek, gerçekte sistematik yapısal ırkçılığın ortaya çıkışını ağırlıklı olarak Avrupa sömürgeciliğinin ortaya çıkışıyla ilişkilendirmekle yetinmek demektir. Bu ise dünyadaki ırkçılık literatürünün ve ırkçılık kavramının tarihsel yörüngesine (historical trajectory) oldukça ters bir yöntem olacaktır.

Irk oluşumu süreci ve teorisi

Türkiye’de inşa edilmiş olan ırksallaştırılmış toplumsal sistemi anlayabilmek için şu soruları sormak gerek:

Türk devleti ve egemen Türk milleti/etnisitesi diğer etnik gruplar üzerinde egemenliğini hangi yöntemlerle kurmuştur? Türk üstünlüğü ve diğer grupların aşağı pozisyonu, özellikle de soykırım inkârcılığı nasıl kurumsallaştırılmıştır? Irkçılığın milliyetçilik ve sömürgecilikle diyalektik ilişki içinde artiküle oluşu nasıl ifade edilmiştir? Türkler de dâhil her bir etnik grup siyasi, ekonomik ve kültürel kaynaklara ne kadar ve nasıl ulaşabilmiştir? Tüm bu ırksallaştırılmış sistem gündelik yaşamı nasıl şekillendirmektedir?

Dünyada gelişen ırkçılık literatürünün tamamı ve özellikle ırk oluşumu kavramı, iki sosyolog Michael Omi ve Howard Winant tarafından 1986 yılında yayımlanan ‘Amerika Birleşik Devletlerinde Irk Oluşumu’ (Racial Formation in the United States) adlı kitabın ilk baskısında ortaya atılmıştır.

Irk oluşumu, ‘ırkın’ sosyal olarak nasıl inşa edildiğini vurgular. Yani sosyal, ekonomik ve politik güçlerle bağlantılı süreçlerin, ırksal kategorilerin ve hiyerarşilerin nasıl oluşup şekillendiğini araştırıp sorgular. Bu ise bizlerin hem ırk kategorizasyonunun tarihsel bağlamına hem de mevcut sosyal bağlamlarımızın nerede konumlandığına odaklanmamızı gerektirir.”

Bu noktada Gülistan Yarkın’ın yazı akışına ara verip kitaptaki önermelerin teorik özünü kısaca izah etmekte yarar var:

Omi ve Winant’a göre ırksal oluşum: “Irksal kimliklerin yaratıldığı, yaşandığı, dönüştürüldüğü ve yok edildiği sosyo-tarihsel bir süreçtir.” Irksal oluşum teorisinin temel varsayımlarından biri ise ırkın ABD’nin hem tarihsel hem de çağdaş anlarında oynadığı rolün önemidir.

Omi ve Winant, ırkın rolünü tüm ABD kurumlarına yerleşmiş ve sınıflandırma, ayrımcılık ve siyasi mücadeleyi yönlendiren (ancak belki de her zaman baskın olmayan) bir güç olarak görmektedir. Yapı ve kültür, hem ayrı ayrı hem de birbirleriyle ilişkili olarak ırksal oluşum süreçleri için önemlidir. Bu, “ırksal projeler” kavramlarında da görülmektedir; burada bir tür kaynak/sermayenin ırksal çizgiler boyunca şekillendirilmesi ve dağıtılması için çabalar sarf edilmektedir.

Irksal projeler, ırksal oluşum sürecinin “yapı taşlarıdır” yani ırksal sınıflandırmaların zaman içinde bir grubun diğerinin yararına olacak şekilde nasıl hiyerarşik olarak organize edildiğini görmemizi sağlayan yapı taşlarıdır. Bu projelere odaklanarak, ırkın, kültürel anlamları ve yapısal sonuçları da dâhil olmak üzere, toplumsal bağlamı göz önüne alındığında hem nasıl inşa edildiğini hem de nasıl tartışıldığını anlamamız kolaylaşacaktır.

Bonilla- Silva’nın ırksallaştırılmış toplumsal sistem tezi

“Irksal oluşum” teorisinin yanı sıra Bonilla-Silva’nın “ırksallaştırılmış toplumsal sistem” yaklaşımı da hayli dikkat çekicidir.

Eduardo Bonilla-Silva 6 Şubat 1962 doğumludur. Erken dönem sosyologlarından biri olarak Marksist fikirlere odaklanmıştır. Bu fikirleri, Bonilla-Silva’nın lisans eğitimini aldığı üniversitede Sosyoloji ve Antropoloji Bölümünde profesör olarak görev yapan akıl hocası Arturo Torrecillas’tan almıştır.

Bonilla-Silva Amerikalı bir sosyolog ve Duke Üniversitesinde sosyoloji profesörüdür. 2018 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği’nin başkanıydı. Porto Riko’da Sosyoloji ve Ekonomi alanlarında çift ana dal yaparak eğitim gördü. “Sivil Haklar Sonrası Dönemde Beyaz Üstünlüğü ve Irkçılık” adlı eserinde şöyle diyordu: “Myriam Muniz, Arturo Torrecillas, Carlos Buitrago, Juan Jose Baldrich, Carlos Ramos […] sosyolojik hayal gücümü şekillendirdi.”

Buradan esinlenen araştırmacı Gülistan Yarkın, çıkış noktasını ve fikrini şöyle ifade ediyor:

“Türkiye, resmi sınırları içinde ortaya çıkan ırkçılığı toplumsal olarak inşa edilmiş bir ilişki biçimi, formasyon ve ırksallaştırılmış bir rejim olarak değerlendirme çabasındadır. Dolayısıyla Sünni-Müslüman Türklerin bu coğrafyada yaşayan otokton halklar üzerinde kurduğu Türk-üstünlükçü egemenlik ilişkisini kolonyal/sömürgeci bir egemenlik ilişkisi olarak tanımlamayı öneriyorum.

20’inci yüzyılda Sünni ve Türk üstünlükçü devlet ile rejimi inşa ederken Türk ve Sünni olmayan her etnik gruba farklı otoriterlik ve zulüm politikasıyla yaklaşılmıştır. Sünni Müslüman Türkler devletin sağladığı bütün ayrıcalıklardan yararlanırken Otokton Hıristiyan gruplara ve özellikle Ermenilere karşı soykırım gerçekleştirilmiştir.

Geriye kalanlar ise Türklerin faydalandığı ayrıcalık ve haklardan yararlanabilmek için izin verildiği ölçüde kendilerini büsbütün Türk olarak inşa etmek zorundaydılar. 20. yüzyılda Türkiyelileştirilen coğrafyada ırksallaştırılmış rejimin nasıl inşa edildiğini incelemek için 11. yüzyıldan bugüne Türk yerleşimciliğinin (settlement) ve egemenliğinin nasıl geliştiğini eleştirel bir perspektifle incelemeye gerek var.

Böyle bir inceleme için şu sorular sorulmalıdır:

* 11. yüzyılda Selçuklu Türklerin bu toprakların otokton halklarından Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Kürtler ve diğerleri ile olan ilk karşılaşmasından günümüze geçen süreçte Sünni-Müslüman Türklerin otokton halklar üzerinde kurdukları egemenlik hangi politikalar ve söylemlerle hayata geçirilmiştir ve bunlar süreç içinde nasıl dönüşmüştür?

* Anadolu’nun İslamlaştırılması ve Türkleştirilmesi sürecinde otokton grupların yerel yönetimleri, ekonomileri, kurumları ve kültürleri nasıl ve hangi söylemlerle yok edilmiş veya yok edilmeye çalışılmıştır?

* Sünni-Müslüman Türk egemenliği hangi ideolojilerle inşa edilmiştir?

* Bu süreçte özellikle modern ırkçılığın bir dünya rejimi haline geldiği 19. ve 20. yüzyıllarda ırksallaştırılmış ilişkiler nasıl kurumsallaştırılmıştır?

* Irksallaştırılmış formasyon nasıl dönüşmüştür?

Osmanlının “ödünç aldığı” veya “taklit ettiği” sömürgeci zihniyet

Bu soruların sadece bir kısmını Kürt-Türk ilişkisi ekseninde kısaca cevaplamaya çalışacağım: Avrupa’nın modern sömürgeci politikalarına hayran kalan Osmanlı devleti, oradaki gelişmeleri yakından izleyip taklit etmek suretiyle aynı politikaları  Kürdistan’da uyguluyordu.

Sömürgeciliğin yoğun olarak devam ettiği, ırkçılığın yükseldiği ve toplumsal bir dünya sistemi haline geldiği 19. yüzyıl, Osmanlı devleti için dönüm noktalarından birine işaret eder. Bu dönemde Osmanlı liderleri bir yandan Avrupa’nın sömürgeci ve ırkçı politikalarına direnirken, öte yandan Avrupa’nın modernleşmesine, zaman ve ilerleme mantığına hayranlık duyuyorlardı. Avrupa modernleşmesinin gizemini bulmak ve Avrupa’nın sosyal, ekonomik ve politik ‘başarısını’ yakalayabilmek için, Osmanlı devleti, Avrupa’yı taklit eden politikalar uygulamaya başladı.

Türk akademisyen ve tarihçi Selim Deringil, 19. yüzyılın bir aşamasında Osmanlı devleti için Avrupalı anlamıyla modern sömürgeciliğin bir hayatta kalma taktiği olarak ortaya çıktığını, sömürgeci politikaların modern politikalar olarak değerlendirildiğini ve bu dönemde Osmanlı elitlerinin Avrupalı düşmanlarının bakış açısını benimseyerek imparatorluğun çevre bölgelerini (periferi) modern bir sömürge perspektifinden değerlendirmeye ve bu tarz politikalar uygulamaya başladıklarını öne sürer.

19’uncu yüzyıldaki Osmanlı sömürgeciliğini ‘ödünç alınmış sömürgecilik’ olarak tanımlayan Deringil, aynı zamanda ‘ödünç’ alma veya ‘taklit edilmiş’ olma özelliğinden ötürü, bu sömürgeciliğin Avrupa’dakinden farklı olduğunu da dile getirir.

Bu dönemde Osmanlı sömürgeciliğinin ana hedefi, imparatorluğun çevre bölgelerinde yaşayan ‘vahşilik’ içinde olarak tanımladığı göçebeler ve aşiretlerdir. Osmanlı elitleri (seçkinler zümresi), tıpkı Avrupalı sömürgeciler gibi bu bölgelerde egemenlik kurarken buradaki ‘vahşilerin’ medenileştirilmesini, medeniyetin bu alanlara götürülmesini ve aşiret liderlerinin devlete sadık olması gerektiğini öne sürerler.

Dolayısıyla Avrupalı sömürgecilerin ırksallaştırılmış sistemi inşa ederken yaptığı gibi bu yaklaşımlarla Osmanlılar ‘medeni’ olarak inşa edilirken Osmanlı’nın egemenlik kurduğu bölgelerde yaşayanlar ‘vahşi’ olarak inşa edilir.

Deringil’e benzer bir biçimde tarihçi Ethem Eldem de Osmanlı’nın Anadolu yarımadasını ve Trakya’nın doğu bölgelerini imparatorluğun ‘merkez bölgesi’ (core), Arap illerini ise imparatorluğun ‘çevre bölgeleri’ olarak gördüğünü, devletin Türklerin ağırlıkla yerleştiği Anadolu yarımadasında homojenliği (bütüncüllüğü) sağlamlaştırdığını, Trakya’nın doğu bölgelerini proto-milliyetçilik yönünde pekiştirdiğini ve Arap illerini sömürge statüsüne ittiğini öne sürmüştür.

Dolayısıyla Osmanlı, özelikle 19. yüzyılın son döneminde Anadolu ve Trakya’yı Türkleştirerek Müslüman Türk nüfusu devletin asli unsurları olarak inşa ederken, diğer grupları modern anlamıyla sömürge yerliler olarak kurgulamaya başlamıştır. Osmanlı’nın bu yaklaşımını sadece Arap bölgelerinde değil 19. yüzyılda Kürdistan politikalarında da görmek mümkündür.

Bugün Kürtlerin Osmanlı’ya katılımının 16. yüzyılda gerçekleştiği, önceki dönemde, 11. yüzyıldan itibaren Türk ve Moğol iktidarlarına maruz (mecbur) kaldıkları, 14. ve 15. yüzyıllarda Akkoyunlu ve Karakoyunlu adlı iki Türkmen aşiretin egemenliğinde yaşadıkları kabul ediliyor.

Dinsel ve mezhepsel sınıflandırma

Kürtler Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türk iktidarlarının yıkılmasının ardından Şii-Safevi devletinin egemenliği altına girmemek için Sünni-Kürt aşiretlerinin belirli bir kısmı iç işlerinde bağımsız kalarak, dış işlerinde ise dönemin en güçlü emperyal/kolonyal güçlerinden olan Osmanlı devletine bağlanarak, kısmen özerk yönetimler şeklinde Safevilere karşı Osmanlı egemenliği altına girdiler. Belirli bir dönem Osmanlı egemenliği altındaki Sünni Kürt bölgelerinde 16 özerk Kürt emirliğinin hüküm sürdüğü kabul ediliyor.

Bu dönemde Sünni-Kürt aşiretler, ‘kitaplı’ olarak tanımlanıp insandan kabul edilen fakat ‘gâvur’ olarak aşağılanan Hıristiyan ve Yahudileri aşağı konumda tutan, ‘kitapsız kâfirler’ olarak adlandırılan Kızılbaşları ise insandan bile saymayan Osmanlı millet sistemine ayrıcalıklı konumdan yani millet-i hâkime (hâkim millet) pozisyonundan dâhil oldular. Dolayısıyla Sünni-Müslüman Kürt aşiretler, aynı bölgede Osmanlı egemenliğinde yaşayan Kızılbaşlar, Êzîdîler ve Hıristiyan halklar üzerinde egemenlik kurdular.

17’inci yüzyıla gelindiğinde Sünni Kürtler ile Osmanlı arasındaki Safevilere karşı olan işbirliği ve anlaşma zayıflamış ve 19. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı devletinin modernleşmesine, imparatorluk egemenliğinde yaşayan halklara modern bir gözle yaklaşmasına, Avrupa-merkezli modern sömürgeci politikalara öykünmesine ve daha da güçlü merkeziyetçi politikalar uygulamaya başlamasına paralel olarak Kürdistan bölgesinde birçok ayaklanma ortaya çıkmıştır.

Bunlar arasında 1847 yılında Botan Emirliği lideri Bedirxan Bey’in (Mîr Bedîrxan) ayaklanması ön plana çıkanlar arasındadır. Osmanlı askeri güçleri bu ayaklanmanın ardından direnişi bastırıp Botan Emirliğini ortadan kaldırmıştır.

19’uncu yüzyıl aslında Sünni Kürtler için öz-yönetimlerinin tamamen ortadan kalktığı bir dönemi ifade etmektedir. Müslüman Araplar ve Arnavutlar birçok Hıristiyan etnik grup gibi sömürgesizleştirmeyi gerçekleştirip Müslüman Türk egemenliğinden çıkarak bağımsızlıklarını ilan edebilmişlerdir. Gelgelelim o sırada Müslüman Kürtlerin özyönetimleri ve siyasi birlikleri tamamen yok edilmiştir.

Bu koşullar altında Müslüman Kürtler söz konusu dönemde yaygın bir şekilde dolaşıma sokulan, Ermenilerin yaşadıkları bölgede bir Hıristiyan devleti kuracağı iddiasından etkilenerek bölgedeki Müslüman egemenliğini ve Müslüman üstünlüğünü sürdürmek amacıyla, ırkçı duygularla, Osmanlı devleti ile ortaklaşa Ermeni soykırımına katılmışlardır.

Devam edecek…

Faik BULUT kimdir?

Gazeteci, tarihçi ve yazar. 1990'lardan itibaren Alevilik, Kürtler, Filistin Devleti, FKÖ, Ortadoğu ve İslam tarihi, İslamcı örgütler, laiklik, tarih, siyaset, kültür vb. konular üzerine 40'a yakın tarih, araştırma, gezi yazısı ve anı kitabına imza atmıştır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz