Doğu ERGİL
Ortadoğu bir kez daha tarihin sert kırılma anlarından birini yaşıyor. ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, yalnızca bir askeri çatışma değil; aynı zamanda bölgesel düzeni, küresel ekonomiyi ve İran toplumunun geleceğini yeniden şekillendirebilecek bir jeopolitik zelzele. Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesiyle ilk perdesi açılan bu savaş oyununun ikinci haftasında sorulan temel soru hâlâ aynı: İran’ı bundan sonra ne bekliyor?
Farklı disiplinlerden uzmanların değerlendirmeleri, net bir cevap vermekten ziyade bir ihtimaller haritası çiziyor. Bu harita umut, korku ve tarihsel hafızanın iç içe geçtiği karmaşık bir manzara sunuyor. Ancak uzmanların üzerinde neredeyse tam uyum sağladığı bir nokta var: İran’a dışarıdan dayatılacak herhangi bir siyasi çözümün, ülke içinde meşruiyet üretmesi oldukça zor.
Tarihin Mirası
İran’ın modern siyasal bilinci, dış müdahalelerle şekillenmiş travmatik bir tarihin içinde oluştu. 1953’te CIA ve MI6 destekli darbeyle ülkenin petrol kaynaklarını millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrilmesi ve ardından gelen otoriter Şah rejimi, İran toplumunun kolektif hafızasında derin izler bıraktı.
Bu nedenle bugün ortaya çıkabilecek herhangi bir “dış destekli” siyasi çözüm, geniş kesimler tarafından şüpheyle karşılanıyor. İranlılar, İslami ve baskıcı rejime öfkeliler ama aynı zamanda ülkenin kaderinin yabancı güçler tarafından belirlenmesine de şiddetle karşılar. Bu tarihsel duyarlılık, sürgündeki monarşi yanlısı çevrelerin veya dış destekli muhalif hareketlerin ülke içinde kolayca etkinlik ve meşruiyet kazanmasını zorlaştırıyor.
Muhalefetin Parçalı Doğası
Savaşın yarattığı belirsiz ortam, İran muhalefetinin örgütsel zayıflığını da açığa çıkardı. Monarşi yanlıları, sürgündeki İranlı batılı orta-sınıf gruplar, içerdeki ve dışardaki militan örgütler, etnik siyasi hareketler ve reformist çevreler arasında yıllardır süren rekabet ve güvensizlik, ortak bir siyasi proje üretmeyi şimdiye dek zorlaştırdı.
Bugün İran rejiminin zayıflaması ihtimali konuşulurken bile, “ertesi gün” için hazır bir muhalif siyasi mimarî bulunmuyor. Ortak bir liderlik yapısı, geçiş planı ya da geniş tabanlı bir demokratik koalisyon henüz oluşmuş değil. Bu nedenle bazı yorumculara göre İranlıların uzun süredir umut ettiği değişim fırsatı, onu yönetecek kurumsal yapı ve liderlik oluşmadan önce ortaya çıkmış durumda.
Rejimin Dayanıklılığı Meselesi
Uzmanlar arasındaki en keskin görüş ayrılığı, İran rejiminin dayanıklılığı konusunda. Bir kesime göre İslam Cumhuriyeti, dışarıdan göründüğünden çok daha dirençli bir siyasal sistem. 1979 devrimi sonrasında kurulan devlet yapısı, yalnızca bir ideolojik rejim değil aynı zamanda karmaşık bir güvenlik mimarisi üzerine inşa edildi. Devrim Muhafızları, paralel kurumlar, çok katmanlı komuta zincirleri ve yerel yetki devri mekanizmaları sayesinde sistemin üst düzey liderlik kayıplarına rağmen çalışmaya devam edebiliyor. Bu nedenle rejimin hızlı bir şekilde çökeceğini beklemenin, aşırı iyimser bir beklenti olduğu iddia ediliyor.
“Bonaparte Senaryosu”
Diğer bir perspektif ise savaşın İran içinde yeni bir güç dengesi doğurabileceği doğrultusunda. Eğer mevcut kurumsal yapı ayakta kalır ancak üst düzey liderlik zayıflarsa, Devrim Muhafızları içinden güçlü bir kişi veya grubun yükselmesi ihtimali konuşuluyor.
Bazı yorumcuların “Bonaparte senaryosu” adını verdiği bu modelde, askeri kökenli karizmatik bir lider(lik), siyasi kontrolü merkezileştirirken ekonomide sınırlı bir liberalleşme başlatabilir ve dış dünyayla ilişkileri yeniden düzenleyebilir. Bu tür bir yönetim, İran’ı daha az ideolojik ama daha otoriter bir devlet yapısına dönüştürebilir.
En Karanlık Olasılık: Devletin Parçalanması
İran konusunda ortaya çıkabiecek en endişe verici ihtimal, merkezi otoritenin tamamen zayıflaması ve ülkenin rakip güç odakları doğrultusunda bölünmesidir. Böyle bir senaryo İran’ı Libya veya Sudan benzeri bir iç çatışma sarmalına sürükleyebilir.
Yaklaşık 90 milyonluk nüfusa sahip bir devletin parçalanması yalnızca İran için değil, tüm bölge ve dünya için büyük çaplı olumsuz sonuçlar doğurabilir. Pakistan – Afganistan sınırından Körfez’e uzanan geniş bir coğrafyada zaten var olan silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ağları daha da güçlenirken bunlara nükleer teknoloji bilgi aktarımı da eklenebilir. Diğer yandan Türkiye ve Avrupa’ya doğru devasa bir göç dalgası başlayabilir. Enerji piyasaları sarsılabilir. Kısacası İran’ın çöküşü, bugüne kadarki birçok bölgesel krizi gölgede bırakabilecek bir domino etkisi yaratabilir.
İran’ın Geleceğini Kim Belirleyecek?
Tüm bu farklı senaryoların ortasında aslında temel bir soru öne çıkıyor: İran’ın geleceğini kim belirleyecek? Bu sorunun en gerçekçi cevabı, ülke tarihine bakarak İran’ın geleceğini büyük ölçüde yine İran halkının belirleyeceğidir.
Demokratik bir geçiş mümkün müdür? Belki, ama şartları var: Reformist siyasetçiler, sivil toplum aktörleri, siyasi mahkûmlar ve diasporadaki milyonlarca “dünyalı” İranlının oluşturduğu önemli bir siyasal sermaye bulunuyor. Ancak bu potansiyel güçten amaçları belli, gelecek planı ve yönetici kadroları konusunda anlaşmış bir “hareket” doğması halâ belirsiz. Bunun için savaşın sona ermesi, muhalefetin geniş tabanlı bir koalisyon kurabilmesi ve bu koalisyonun devleti yöneten kadroların bir kesimiyle diyalog kurabilmesi gerekiyor.
Ancak, kesin olan bir şey var: İran’ın kaderi, yalnızca savaş meydanlarında değil, aynı zamanda toplumun kendi siyasal uzlaşma kapasitesi tarafından belirlenecek.







