Türkiye’nin ikinci yüzyılı yeni bir kapı aralamaya mecbur. Demirtaş’ın,“İçinden geçtiğimiz radikal değişim sürecini doğru algılayıp iyi analiz edebilenler eğer ki ahlaki, cesur bir duruş sergileyerek Türkiye’de büyük bir uzlaşmanın kapısını açabilirse işte o zaman kazanımlar on değil elli olur, yüz olur” cümlesi biraz da bu kısma denk düşüyor. O “Radikal Değişim” den ise hemen her kesim payını alıyor.
Akın Olgun
Yarının Türkiye’sinin bugün yaşadığı krizi, doğru bir zeminde değerlendirmek, nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin yöntemlerini belirleyebilmek için de olmazsa olmaz görünüyor.
Geçen hafta kaleme aldığım “Sistem ne yaşıyor, biz neresindeyiz” başlıklı yazımda “Kürt barışını entegrasyon ve “demokratik cumhuriyet” temelinde çözmüş ve uluslararası bir özne haline getirmiş Öcalan’ın kurucu rolünün sonuçlanarak Erdoğan, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun sahneden çekilmesinin, ikinci yüzyıl siyasetinin bir sonucu olarak karşımıza çıkması çok olası” demiştim.
Bunun anlamı; Türkiye siyasetinin ikinci yüzyılında, yeni sistemin kurucusu aktörlerin siyaset sahnesinden çekilerek, yerlerini genç siyasetçilere bırakmak zorunda olduklarıdır.
Bu zorundalık,Türkiye’nin yeni döneminde sorumluluğu alacak adayların, doğru siyaset hamleleriyle, kendilerini yarına taşımanın stratejik adımlarını ortaya koyma yükünü de getiriyor diyebiliriz.
Daha net ifade etmek gerekirse: Türkiye monarşiyle yönetilebilecek bir ülke olmayacak hiçbir hiç zaman.
Yeni sistem, “demokratik anayasa” temelinde, toplumsal bir uzlaşı sağlayarak, iktidarı ve dolayısıyla sistemi devredecek.
Yaşadığımız siyasi krizin en büyük sebeblerinden biri de bu bana göre.
Devlet, bu geçiş krizini, baskı ve zor siyasetiyle kontrol etmeye ve olası her riski bertaraf etmeye çalışıyor.
Öte yandan, ikinci yüzyılın siyasetinde yer alamayacak olanları da ayıklayarak, siyaset bağlarını dizayn ediyor.
İmamoğlu bu kategoriye girebilir ve belki de bunu bildiği için güçlü bir direnç ve tutum göstererek, kendi yerini korumaya çalışıyor. Yani İmamoğlu da artık bir devlet okuması yapıyor. Geç kalmış bir okuma bu ama yine de var olma iddiasını koruyarak durumu aşma çabası önemli.
Demirtaş’ın “az kaldı” yazısının bu temelde irdelenmesi gerektiğini bir kez daha önerebilirim. Çünkü, Demirtaş yazıda bir devlet okuması yaparak hem siyasete hem de yarının kurucu aklına dair çeşitli belirlemelerde bulunuyor.
“Devlet için ana strateji, küresel ve bölgesel değişim fırtınasından Türkiye’nin güçlenerek çıkmasını sağlamaktır.Türk devlet aklının bu şekilde çalışması normal ve kendi içinde de tutarlıdır” derken, bu aklın kişisel ikballere göre değil, Türkiye’nin geleceğine göre konumlandığına işaret ediyor.
Bunun anlamı, siyasetin de buna göre şekillendiğidir.
Tüm siyasal kesimlerin, bunu hesaba katarak adımlarını olgunlaştırması, çok açık ki yarının Türkiyesinde sadece kalıcı olmayı değil, iktidarı isteme, yönetme iddiasının siyasal aktörlerini de öne taşıyacak.
İşte Özgür Özel’in farkında olduğu ama sıkıştığı yer de burası diyebiliriz. Tercih/ler yapma ve tercihlerini siyasallaştırarak yönünü net bir şekilde belirleme mecburiyeti, koltuğunun altında taşımaya çalıştığı ve kendisini sorumlu hissettiği yüklerden hafifletmeye zorluyor.
“Bana İmamoğlu’nu unut, önüne bak mesajını veriyorlar” söyleminin arkasındaki gerçekliği buradan okumak mümkün.
Özgür Özel, bir koltuğunun altında İmamoğlu’nu, diğerinde M.Yavaş’ı, omuzlarının üstünde yol arkadaşlarının arzularını, sırtında partisine atanan mutlak butlanın dayattığı yükleri taşımaya çalışıyor . Bu yüklerle yürümesi, siyaset pratiği açısından çok ama çok zor. İdeolojik olarak yaralı, stratejik olarak eksik, taktiksel olarak zayıf olmayı, ajitatif ataklarla kotarmak da sürdürülebilir görünmüyor.
Buradan hareketle, Demirtaş’ın yazısına tekrar dönersek, bütünün bağlamı içinde ifade ettiği, “Muhalefetinden iktidarına aklı başında, memleketi ve halkı önemseyen her siyasetçiye düşen şey, dünyanın ışık hızıyla değiştiği şu çağda birlikte ne yapılabileceğini cesurca, uygar bir şekilde konuşmak ve yapmaktır” cümlesi anlam kazanıyor.
Demirtaş, bu cümlesinden bir adım sonra, devlet okumasına dayanarak gördüğü geçiş krizini tanımlayıp, önemli bir çağrıda bulunuyor , “Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Bahçeli, Sayın Özel başta olmak üzere Yeni Yol Grubu dahil tüm siyasi liderlerin artık çok daha geniş, çok daha kapsayıcı, çok daha kazandırıcı bir iş birliği zeminini zorlaması herkesin yararına olacaktır. Artık olağanüstü uygulamaları ve olağan dışı gerilimleri bitirecek olumlu adımları karşılıklı atarak yeni bir siyaset zemini kurmanın zamanıdır. Kıyasıya siyasi rekabet ve demokratik yarış elbette olacak, şarttır ama önce sahayı, zemini birlikte düzeltelim, sağlamlaştıralım. Sonra yeni bir toplumsal sözleşmeden demokrasi reformuna kadar, yeni siyasi ittifaklardan mücadele birliklerine kadar her şey çok daha rahat konuşulur, uzlaşılır ve çözülür.”
Bu öylesine kurulmuş bir cümle değil. Demirtaş’ı yakından takip eden ve siyaset yapma tarzına vakıf olan herkes, bu cümlelerin bir süreç ve devlet okumasına dayandığını görebilir.
“Uzlaşı” teslimiyet değil, siyaset aracıdır.
“Uzlaşı”, demokrasi zeminini zorlamanın, krizin sert, nobran yanlarının törpülenmesinin, Türkiye’nin ikinci yüzyılı için işbirliği zemininin sağlanmasının ve demokratik yarışın buna uygun olarak ölçüsünü belirlemenin siyasetidir.
Doğru ele alındığında büyük de bir nefes alanıdır aynı zamanda.
Sıkışan siyasetin önünün açılması, ortak paydaların ikinci yüzyıl stratejisi temelinde ele alınarak geçiş adımlarının örgütlenmesi, kişisel ikbal ve popülizm bataklığında siyaseti baskılamaya çalışan tutumların el altından çekilerek, yerine sağduyunun konulması hem Demirtaş’ın bahsettiği zemini oluşturabilir hem de siyasete oksijen sağlayabiir.
Kürt siyasetinin, devlet ve bölge üzerindeki dünya siyaseti etkisine bakarak kurdukları “demokratik barış ve Türkiye” paradigması, bu paradigmaya paralel geliştirilen “pozitif entagrasyon” ve “komün” modeli, Türkiye’nin ve bölgenin ikinci yüzyılı perspektifini yansıtıyor.
Eğer bu doğru anlaşılırsa, Türkiye siyasetinin merkezine çekilerek, o merkezden yönetme ve belirleme iddasını ortaya koyan bir siyasal güç görebiliriz.
Bu iddia ve değişimin büyüklüğü, elbette örgütsel ve siyasal krizler üretiyor, üretecektir. Değişim ve dönüşümün olduğu her yerde krizlerin “yeraltından” yerüstüne çıkması kaçınılmazdır. Kürt siyaseti için, tüm yapıyı, yeni duruma uygun olarak, radikal şekilde dönüştürmek, dışarıdan, hariçten gazel okuyan kesimlerin söylemlerinde kendini gösteren basit bir durum değil bu nedenle. Oldukça zor ve sadece ideolojik bütünlük açısından değil, ortak ruhsal kodlar açısından da baskılayıcı.
Bunu aşma iddiasını bir bütün olarak koruyan yaklaşım, örgütün bütün haraket edebilme kabiliyetini ve doğru pozisyon alarak hem masanın dengesini hem de geleceğin siyasetinde belirleyici olma gücünü konsolide etmeyi sağlıyor ki bu bile kolay bir siyaset değil.
Tekrar başa dönersek:
Türkiye’nin ikinci yüzyılı yeni bir kapı aralamaya mecbur.
Demirtaş’ın,“İçinden geçtiğimiz radikal değişim sürecini doğru algılayıp iyi analiz edebilenler eğer ki ahlaki, cesur bir duruş sergileyerek Türkiye’de büyük bir uzlaşmanın kapısını açabilirse işte o zaman kazanımlar on değil elli olur, yüz olur” cümlesi biraz da bu kısma denk düşüyor.
O “Radikal Değişim” den ise hemen her kesim payını alıyor.
Birinci yüzyıl Türkiye’sinin, ikinci yüzyıl Türkiye’sine geçirmeye çalıştığı “ezen ulus” virüsünün, dile, siyasete, tavra nasıl siyaret ettiğine de tanıklık ediyoruz aynı zamanda.
Ve evet, Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu bu yeni yüzyıl siyasetinde daha fazla olmayacaklar.
Hatta bir daha kimsenin yok sayamayacağı, inkar edemeyeceği şekilde, Kürtlerin geleceğini, toplumsal, sosyal, siyasal, kültürel temelde formüle eden, bunun için bir ömür mücadele eden Öcalan da, muhtemelen artık aktif bir rol alan olmayacak. Rolünü Kürt toplumsallığına pay eden bir kurucu lider olarak, tarihteki yerini alacak.
Dolayısıyla, bugün konuştuğumuz “yasal çerçeve”, “savaş riski”, operasyonlar, süreç vb hemen her şey, bu gerçekliğin siyasetteki izdüşümü olarak karşımızda duruyor.
Asıl olan, bu geçişi en az zararla ama en güçlü şekilde karşılamak.
Geri dönüşü olmayan bir süreç pratiği var karşımızda ve hatta çözüm olmazsa olmaz görünüyor. Süreci zora sürükleyen kesimlerin ve karşıtlığı ideolojik temelde örgütleyenlerin temsil ettiği aklın, birinci yüzyıl Türkiye’sine ait olduğunu da söylemek abartılı olmaz sanırım.
Kürt sorununun, sosyal, siyasal ve kültürel entegrasyonunun sağlanması, yarının Türkiye’sinin de var olma koşulu olarak duruyor karşımızda.
Taraflarca dile getirilen “stratejik ortaklık” vurgusu, tam da bu noktada kendi önemini hissettiriyor. Tarihsel bir zemine oturtulmaya çalışılan “stratejik ortaklık” her iki halkın da geleceğiyle ilgili çünkü.
Peki, çatışmaların yeniden başlaması ve büyük bir savaş riskinin kapıda olması mümkün mü?
Evet, mümkün.
Çünkü sorun çözülmüş değil. Çözülmeyen şey çatışma ve savaş riskini içinde barındırır. Devletin, birinci barış görüşmeleri sürerken, “çökertme planı” yaptığı, örgütün ise şehir savaşına hazırlandığı gerçeği, kendini hatırlatan iki önemli veri.
Tam da bunlar bir daha yaşanmasın diye dört elle sarılmamız gereken bir süreçteyiz lakin bunu devleti çözümlemekten, bölgesel denklemleri göz önüne almaktan, olasılıkları hesaplamaktan ayrı tutamayız. Düz “saflık” olur çünkü bu.







