Sedat Ulugana
Kürt-Ermeni ilişkileri, modern Ortadoğu tarihinin en karmaşık ve en trajik konularından biridir. Elbette bu tarih yalnızca çatışmaların, güvensizliklerin ve katliamların tarihi değildir; aynı zamanda imkânsızlıklar içinde kurulmaya çalışılan ittifakların, diplomatik arayışların ve kurucu devlet şiddeti karşısında beliren kırılgan dayanışmaların da tarihidir. Hatırlanacağı üzere önceki yazımızda 1915 katliamı momentinden bahsetmiştik. Bu yazıda ise 1915 sonrasını ele almak istiyoruz.
1919 ile 1930 arasındaki dönem, Kürt-Ermeni ilişkilerinin en kritik evrelerinden birini oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, eski düzen dağılmış, fakat onun yerine halklara özgürlük getiren bir sistem kurulmamıştı. Aksine, Ankara merkezli yeni rejim giderek güçlenmiş; Kürtler ve Ermeniler ise uluslararası sistemin ilgisizliği içinde yalnızlaştırılmıştı. Bu koşullarda Kürt-Ermeni yakınlaşması romantik bir kardeşlik fikrinden değil, tarihsel zorunluluktan doğdu.
Ermeniler, 1915’in büyük yıkımından sonra güçlü bir diaspora ağına, diplomatik deneyime ve uluslararası temas kapasitesine sahipti. Kürtler ise sahada nüfus, coğrafya ve silahlı güç bakımından belirleyici bir varlık oluşturuyordu. Bu nedenle iki tarafın ilişkisi eşit olmasa da, tamamlayıcıydı. Ermeniler uluslararası meşruiyet üretmeye çalışırken, Kürtler direnişin maddi ve askeri yükünü taşıyordu. Tam da bu yüzden söz konusu ilişki bir “gerekli ittifak” olarak tanımlanabilir.
Bu ittifakın ilk güçlü ifadesi, 1919 Paris Barış Konferansı sürecinde Şerif Paşa ile Bogos Nubar Paşa arasında kurulan ortak diplomatik cephede görüldü. Ardından 1924 Beyrut Gizli Anlaşması, Kürt ve Ermeni siyasi aktörlerinin yeni Kemalist rejime karşı ortak mücadele arayışını daha kurumsal bir zemine taşıdı. Fakat bu birlik hiçbir zaman iki halkın bütünüyle katıldığı geniş bir toplumsal ittifaka dönüşemedi. Daha çok sürgündeki kadrolar, örgütler ve siyasi elitler arasında gelişen sınırlı fakat tarihsel olarak son derece önemli bir işbirliği zemininde yürüdü.
Nitekim bu ilişkinin en somut sahnesi Ağrı Dağı oldu. İhsan Nuri Paşa’nın öncülüğünde gelişen 1927-1930 Ağrı direnişi, resmi tarihin uzun yıllar boyunca sunduğu gibi basit bir “eşkıyalık” hareketi değildi. Meclisi, bayrağı, basını, diplomatik yazışmaları, askeri örgütlenmesi ve cumhuriyet fikriyle modern bir Kürt siyasal tahayyülünün erken ve cesur bir denemesiydi. Ağrı, bu yönüyle Kürtler açısından bir “devlet kurma laboratuvarı”ydı.
Fakat bu laboratuvar büyük imkânsızlıklar içinde kuruldu. Kısacası para yoktu, silah sınırlıydı, ulaşım ve iletişim son derece zayıftı. Aşiret yapıları parçalıydı; diaspora merkezli siyaset ile sahadaki gerçeklik arasında ciddi bir mesafe vardı. Hoybun’un diplomatik hedefleri ile Ağrı’daki savaşçıların acil ihtiyaçları çoğu zaman örtüşmedi. Direnişin yerel aktörleri mühimmat, erzak ve para isterken, diasporanın Ermeni kadroları daha çok propaganda ve uluslararası destek beklentisiyle hareket ediyordu.
Öyle ki bu uyumsuzluk ittifakın yapısal kırılganlığını gösteriyordu. Ermeni siyasi aktörler diplomasi, propaganda ve uluslararası bağlantılarda daha deneyimliydi. Kürtler ise savaşın insani ve askeri bedelini doğrudan sahada ödüyordu. Böylece ittifak hem tamamlayıcı hem de asimetrik bir karaktere bürünmüştü. Bu asimetri her ne kadar ittifakı mümkün kılsa da aynı zamanda söz konusu ittifakı sürdürülemez hale de getirdi.
Velhasıl 1930 Zilan Katliamı bu sürecin en kanlı kırılma noktasıydı. Kemalist devletinin hava gücüyle desteklediği operasyonlar yalnızca direnişçileri değil, sivil halkı da hedef aldı. Köyler yakıldı, binlerce sivil vahşi yöntemlerle toplu şekilde katledildi. Öyle ki Zilan Katliamı, Ağrı direnişinin yalnızca askeri zeminini değil, toplumsal dayanağını da yok etmeyi amaçlayan bir devlet şiddeti pratiğiydi.
Bu katliam, Kürt hafızasında 1915 Ermeni Soykırımı ile yan yana düşünülebilecek yeni bir felaket dili yarattı. Ermeni aktörler Zilan’da Kürtlere yönelen devlet şiddetini, 1915’te Ermenilere yönelen imha siyasetiyle birlikte okudular. Böylece Kürt-Ermeni ilişkilerinde yalnızca siyasal çıkar ortaklığına değil, ortak mağduriyet hafızasına dayalı yeni bir siyasal zemin oluştu. Bu, bir anlamda “mağdurlar ittifakı”ydı.
Ağrı direnişi sonunda yenildi. Fakat bu yenilgi yalnızca askeri bir yenilgiydi. Çünkü Ağrı’da ortaya çıkan siyasal fikir, yenilgiden sonra da yaşamaya devam etti. Meclis, bayrak, cumhuriyet, diplomasi ve ortak direniş fikri, Kürt siyasal modernitesinin hafızasında kalıcı izler bıraktı. Ağrı, bastırılmış bir isyandan çok daha fazlasıydı; modern Kürt devlet teşekküllü fikrinin ilk ciddi sahnelerinden biriydi. Bu bağlamda Kürt-Ermeni ittifakını yalnızca başarısız olmuş bir politik girişim olarak değerlendirmek eksik olur. Evet, bu ittifak uzun ömürlü olmadı. Evet, sahada yeterince kurumsallaşamadı. Evet, iki halkın tamamını kapsayan geniş bir dayanışmaya dönüşemedi. Ama yine de Ortadoğu’da devlet şiddeti, uluslararası yalnızlık ve ulusal kurtuluş arayışları arasında kurulan en dikkat çekici deneyimlerden biri olarak tarihteki yerini aldı.
Ve Ağrı Dağı… Ağrı Dağı bu açıdan yalnızca bir coğrafya, Yakın Doğu’nun en yüksek şahikası değildir. Ağrı Dağı yenilmiş ama silinmemiş bir siyasal tahayyülün mekânıdır. Kürtler için özgürlük arayışının, Ermeniler için ise kaybedilmiş vatan hafızasının ve kurucu şiddet karşısında kurulmuş kırılgan ama anlamlı bir dayanışmanın sembolüdür.







