BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Ercan Jan Aktaş yazdı

Toplumsal barışın inşasında barış gazeteciliği

Ercan Jan Aktaş yazdı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Türkiye’de barış gazeteciliği, yalnızca bir mesleki pratik değil, aynı zamanda hakikat, yüzleşme ve birlikte yaşam arayışının bir ifadesi olarak şekillenmiştir.

Ercan Jan AKTAŞ

“Herkesin şiddetini ve her tarafın acısını vurgulamak; kadınları, yaşlıları, çocukları [sadece sağlıklı yetişkin erkekleri değil]; tüm kötülük yapanların adlarını vermek [sadece “öteki” tarafın değil]; barışın inşasına odaklanmak ve sessizlere ses olmak.” Johan Galtung

I – Barış Gazeteciliğinin Kuramsal Temelleri

Türkiye’de toplumsal barışın inşasında basın ve medya önemli oranda kendi rolünü hala görebilmiş değil. Özellikle de ana akım medyanın nefret üreten, ötekileştiren, toplumsal sorunları devlet/iktidar merkezli güvenlikçi bir perspektifte bakan yaklaşımı bugün de toplumsal barışın inşasında en önemli engellerden birisi olarak işlev görmeye devam etmektedir. Bu anlamıyla barış gazeteciliğine dair gündem tutmak, buradan doğru söz ve eylem kurmak değerli bir yerde durmaya devam etmektedir.

Barış gazeteciliği, medyanın, ellerinde vileda sopaları ile ekranlarda çatışmaları “kim kazandı–kim kaybetti” üzerinden aritmetiksel tablolar üzerinden izah etmediği, çatışmanın nedenlerini, tarafların ihtiyaçlarını ve barış ihtimallerini görünür kılmayı amaçlayan bir habercilik yaklaşımı olarak ifade edilebilir. Amaç, şiddeti körüklemek, iktidara, sermayeye -bir tarafa – dair çalışmak değil ; anlama, diyalog ve çözüm yollarını öne çıkarmaktır.

Türkiye’ye ancak 2013’lerde tartışma konusu olan barış gazeteciliği konusunda ilk çalışan kişi olarak karşımıza Norveçli Sosyolog Johan Galtung çıkmaktadır. 1969 yılında dünyada ilk kez Oslo Üniversitesi’nde açılan Barış ve Savaş Araştırmaları bölümünde başkan olarak çalışmaya başlayan Gantung, Barış ve Çatışma Çalışmaları alanının kurucularından birisi olarak 1970’lerden itibaren medya ve çatışma ilişkisini incelemiştir. Galtun, taraflı haber dilinin kutuplaştıcı olduğunun altını çizerek, buradan da hareketle çatışmaları derinleştirmeye hizmet ettiğiini ifade eder. Ancak çözüm odaklı bir gazeteciliğin ise barışa katkı sunacağını ifade eder.

Barış gazeteciliğini medyanın çatışmaları sunuş biçimini dönüştürmeye yönelik normatif bir yaklaşım olarak tanımlatan Johan Galtung’a göre ana akım medya çoğunlukla “savaş gazeteciliği” mantığıyla hareket eder. Ana akım medya devlet/iktidar, sermaye üzerinden şekillendiği gerçeğinden hareketle sahip olduğu karekteri toplumsal sorunları görünür kılmadan ziyade, toplumsal sorunları iktidar/sermaye lehine yok saymıştır. İktidar ve sermayeden beslenen bu mantık çatışmayı iki taraflı, sıfır toplamlı bir mücadeleye indirgerek, şiddeti dramatize eder ve tarafları “biz” ve “onlar” şeklinde kutuplaştırmıştır.

Galtung, bu tür bir haberciliğin çatışmanın yalnızca görünen yüzünü yansıttığını ve kamuoyunu dar bir perspektife hapsettiğini savunur. Buna karşılık barış gazeteciliği, çatışmanın kök nedenlerini, tarihsel arka planını ve tarafların ihtiyaçlarını görünür kılarak daha derinlikli bir anlayış üretmeyi hedefler. Medyayı, yalnızca bilgi aktaran pasif bir araç değil, aynı zamanda çatışmanın seyrini etkileyen aktif bir aktör olarak gördüğünden gazetecilerin, şiddeti yeniden üretmek yerine çözüm olanaklarını araştıran bir dil kullanması gerektiğini vurgular.

Barış gazeteciliği, özellikle şiddet tekelleri tarafından görünmez kılınmak istenen mağdurların sesine yer vermeyi temel amaç edinir. Çatışma içindeki bütün tarafların bakış açılarını dengeli biçimde sunmayı amaç edinirken yalnızca “ne oldu ?” sorusuna değil, “neden oldu ?” ve “nasıl çözülebilir ?” sorularına da odaklanması gerektiğininin de altını çizer. Galtung’tan sonra BBC kökenli gazeteciler Jake Lynch ve Annabel McGoldrick’in barış gazeteciliğine önemli katkıları olur.

“Editörlerin ve muhabirlerin, hangi hikâyeleri başlığa çekip, onları nasıl işleyeceklerine dair seçimlerinde toplum için fırsatlar doğuracak şekilde düşünmeleri ve çatışmaları şiddet dışı yaklaşımları değerlendirmeleridir,” diyen Lynch ve McGoldrick barış gazeteciliği yapmanın yanısıra, sıcak çatışma bölgelerinde ve çatışma sonrası ateşkes veya barış süreci içinde bulunan ülkelerde barış gazeteciliği eğitimleri de vererek bu katkılarını sürdürmeye devam ederler. İrlanda, Uganda, Filipinler, Endonezya, Nepal, Afganistan, Sırbistan, İsrail, Ruanda gibi ülkelerde çalışma yürüten Lynch ve McGoldrick  medyanın çatışmaları derinleştirmek yerine dönüştürücü bir rol oynayabileceğini savunarak, gazetecilere pratik ilkeler ve etik bir çerçeve sunarak önemli bir katkı sunmuşlardır.

II – Türkiye’de Medya/Basın Üzerinden Hegemonik Söylemin İnşası

Barış gazeteciliğini olmasa da, savaş gazeteciliğini anlamak açısından Türkiye adeta bir laboratuvar işlevi görmektedir. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren basın ve medya, büyük ölçüde devlet merkezli, güvenlikçi ve militer bir ideolojik çerçeve içerisinde şekillenmiştir. Bu çerçeve, yalnızca haber dilini değil, aynı zamanda hangi konuların görünür kılınıp hangilerinin sistematik biçimde dışlanacağını da belirlemiştir. Özellikle ulus-devlet inşa sürecinin bir uzantısı olarak medya, “makbul vatandaş” tanımını yeniden üretirken; Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Aleviler ve Süryaniler gibi farklı etnik ve inanç gruplarını çoğu zaman ya yok saymış ya da güvenlik tehdidi bağlamında ele almıştır. Bu durum, medyanın yalnızca bilgi aktaran bir araç değil, aynı zamanda hegemonik ideolojinin taşıyıcısı olduğunu göstermektedir.

Türkiye’de ana akım medyanın uzun yıllar boyunca benimsediği bu yaklaşım, barış gazeteciliğinin tam karşıtı olan “savaş gazeteciliği” pratiklerini kurumsallaştırmıştır. Farklı toplumsal mücadele pratikleri çoğunlukla “terör”, “bölücülük” ve “iç tehdit” gibi kavramlar etrafında çerçevelenmiş. Bu dil, toplumda kutuplaşmayı derinleştirirken farklı toplumsal kesimlerin deneyimlerini görünmez kılmıştır. Özellikle Kürt meselesi bağlamında medya söylemi, devletin resmi güvenlik politikalarıyla büyük ölçüde paralel ilerlemiş. Kürt sorunun tarihsel, sosyo-ekonomik ve kültürel boyutları ihmal edilmiştir. Bu bağlamda haberler, çoğunlukla askeri operasyonlar, kayıplar ve “başarı” anlatıları üzerinden kurulmuş. Barış ihtimalleri, müzakere süreçleri ve sivil toplumun toplumsal barıştaki rolü ve çalışmaları marjinalleştirilmiştir.

Medyada kullanılan dil, “biz” ve “ötekiler” ayrımını yeniden üretmiş, özellikle sistemden kaynaklı toplumsal kriz ve sistem ile çatışma dönemlerinde bu ayrım daha keskin hale gelmiştir. Bu söylem yalnızca haber metinlerinde değil, manşetlerde, görsel seçimlerde ve yorum programlarında da kendini göstermiştir. Böylece medya, toplumsal önyargıları dönüştürmek yerine çoğu zaman yeniden üreten ve meşrulaştıran bir rol üstlenmiştir. Bu durum, barış gazeteciliğinin önerdiği çoğulculuk, empati ve diyalog temelli yaklaşımın Türkiye’de neden sınırlı bir etki alanı bulduğunu da açıklamaktadır.

III – Karşı-Hegemonik Alan 

Türkiye’de ana akım medyanın güvenlikçi ve dışlayıcı diline karşı, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren gelişen Kürt basın ve medyası önemli bir alternatif alan yaratmıştır. 1990’ların ortasında haftalık Halk Gerçeği gazetesi ile başlayan gelenek, 30 Mayıs 1992’de günlük Özgür Gündem Gazetesi ile yoluna devam eder. (I)1993 yılında yayınına ara vermek zorunda kalırken, 580 sayısının 486’sına dava açılmış, birçok kez günlük kapatma kararı çıkarılmıştı. Nisan 1993’te Gurbetelli Ersöz’ün Genel Yayın Yönetmenliğinde yayın hayatına başlar. Türkiye’de bir gazeteyi yöneten ilk Genel Yayın Yönetmeni Ersöz’ü Türkiye’de barış gazeteciliğinin ilk emekçilerinden bir tanesi olarak alabiliriz.

Devlet, “Çernobil ve Halepçe benim hayatımın dönüm noktası. Bu iki olayla en çok ilgilenmesi gereken kimyacılar beni çok şaşırttı, kendime ‘ben neyim’, ‘ne yapacağım’ diye sık sık sormaya başladım,” diyen Gurbetelli Ersöz’e gazetecilik yaptırmaz. Türkiye barış gazeteciliğine dair değerli katkıları sunacak olan Nadire Mater Ersöz’ü; “Gurbetelli ile Özgür Gündem günlerinde tanıştık, görüştük. 9 Temmuz 1994’te o sıra temsilciliğini  yaptığım Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün bülteni La Lettre’de yayımlanmak üzere bir de söyleşi yapmıştım. O sıra 29 yaşındaydı. Küçücük bir odada yönetmen koltuğu değil yönetmen sandalyesinde yıllardır gazete yönetmişçesine girip çıkan editörlerle, muhabirlerle son dakika gelen haberleri dinliyor, tartışıyor, öneriyordu; müthiş bir enerjiyle. İnanılmazdı.  Hayranlıkla seyretmiştim,” (II) biçiminde anlatır.

Halk Gerçeği ile başlayıp Özgür Gündem ile devam eden dönem, Kürt meselesi bağlamında çatışmaların yoğunlaştığı ve ana akım medyanın büyük ölçüde devlet merkezli söylemi yeniden ürettiği bir süreçtir. Buna karşılık Kürt basını, çatışma bölgelerinde yaşayan sivillerin deneyimlerini, hak ihlallerini ve gündelik yaşamın görünmeyen boyutlarını görünür kılmaya çalışmıştır. Özellikle Özgür Gündem gibi yayınlar, resmi söylemin dışında kalan anlatıları kamuoyuna taşımış; bu yönüyle yalnızca bir haber kaynağı değil, aynı zamanda alternatif bir hafıza ve tanıklık alanı oluşturmuştur.

Bu karşı-hegemonik medya pratiği, Türkiye’de yalnızca Kürt basınıyla sınırlı kalmadı. Farklı dönemlerde ortaya çıkan alternatif ve bağımsız gazetecilik girişimleriyle de genişlemiştir. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren Bianet, IPS İletişim Vakfı bünyesinde yürütülen hak odaklı habercilik faaliyetleri, ana akım medyanın güvenlikçi diline karşı sistematik bir eleştiri geliştirmiştir.

Benzer şekilde Agos Gazetesi etrafında şekillenen yayıncılık anlayışı, yalnızca Ermeni toplumunun değil, Türkiye’deki tüm azınlıkların ve ötekileştirilen kesimlerin sesini duyurmayı hedefleyen bir kamusal alan yaratmıştır. Bu mecralar, çatışma ve kimlik meselelerini yalnızca “güvenlik” ekseninde ele almak yerine, tarihsel yüzleşme, hakikat ve birlikte yaşam perspektifleriyle yeniden ele almıştır. Böylece barış gazeteciliğinin pratikteki karşılıklarını çoğullaştırmıştır. Bu yönüyle Kürt basınının 1990’larda açtığı alan, sonraki yıllarda farklı kimlik ve mücadele alanlarıyla kesişerek daha geniş bir karşı-hegemonik medya ekosistemine dönüşmüştür.

Bu genişleme, özellikle kritik siyasal eşiklerde daha görünür hale gelmiştir. Örneğin 2013-2015 yılları arasındaki çözüm süreci boyunca alternatif medya organları, ana akımın aksine müzakere, diyalog ve toplumsal barış ihtimalini görünür kılan bir dil kurmaya çalışmıştır. Ancak bu deneyim, aynı zamanda barış gazeteciliğinin Türkiye’de ne kadar kırılgan bir zeminde ilerlediğini de ortaya koymuştur; zira sürecin sona ermesiyle birlikte yeniden yükselen çatışma ortamı, medyada güvenlikçi ve milliyetçi söylemin hızla geri dönmesine neden olmuştur.

Buna karşın Dicle Haber Ajansı ve Mezopotamya Ajansı gibi kurumlar ile bağımsız gazeteciler, sahadan aktardıkları tanıklıklar ve hak ihlali odaklı haberlerle bu tek sesliliğe karşı direnç üretmeye devam etmiştir. Bu örnekler, Türkiye’de barış gazeteciliğinin yalnızca teorik bir çerçeve değil; aynı zamanda ağır baskı koşulları altında dahi sürdürülen somut bir mücadele alanı olduğunu göstermekte ve karşı-hegemonik medyanın, barışın toplumsallaşmasında vazgeçilmez bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.

Alternatif medya pratikleri, bağımsız gazetecilik girişimleri ve bazı akademik çalışmalar bu hegemonik medya diline eleştirel bir perspektif geliştirmeye başlamıştır. Bu girişimler, Johan Galtung ile Jake Lynch ve Annabel McGoldrick tarafından ortaya konulan barış gazeteciliği ilkelerini Türkiye bağlamında tartışmaya açmıştır. Özellikle çözüm süreçleri gibi dönemlerde daha çoğulcu ve diyalog odaklı bir haberciliğin mümkün olabileceğini göstermiştir.

IV – Toplumsal Barışın İnşasında Basın ve Medya

Türkiye’de barış gazeteciliği, yalnızca bir mesleki pratik değil, aynı zamanda hakikat, yüzleşme ve birlikte yaşam arayışının bir ifadesi olarak şekillenmiştir. Bu bağlamda Musa Anter, Celal Başlangıç, Hrant Dink ve Gurbetelli Ersöz gibi isimler, çatışma ortamlarında dahi diyalog zeminini koruyan ve hakikati önceleyen gazetecilik anlayışının simgesel öncüleri olarak öne çıkar. Bu isimlerin mirası, yalnızca haber üretimiyle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda toplumlar arası empatiyi güçlendiren bir dilin inşasına katkı sunmuştur.

Barış gazeteciliğinin bu etik ve politik hattı, ilerleyen yıllarda Nadire Mater, Ertuğrul Mavioğlu ve Tuğrul Eryılmaz gibi araştırmacı gazeteciler tarafından derinleştirilmiştir. Çatışma süreçlerini görünür kılan, tanıklığa dayalı ve eleştirel bir gazetecilik pratiğiyle zenginleştirilmiştir. Öte yandan Yıldırım Türker ve Murat Çelikkan gibi yazarlar, barış gazeteciliğinin dilini köşe yazıları aracılığıyla geniş kitlelere taşımış; ötekileştirici ve kutuplaştırıcı söylemlere karşı alternatif bir kamusal dilin mümkün olduğunu göstermiştir.

Bu çerçeve, Ayşe Düzkan, Pınar Öğünç ve Ezgi Koraman gibi isimlerin katkılarıyla feminist ve hak temelli bir perspektifle daha da genişlemiş; şiddetin yalnızca çatışma alanlarında değil, gündelik yaşamın içinde nasıl yeniden üretildiğini görünür kılmıştır. Son olarak Evrim Kepenek, İrfan Aktan, Tuğçe Yılmaz, Dicle Müftüoğlu, Diren Yurtsever, Güler Yıldız, Ayşegül Başar ve Tuğçe Tatari gibi yeni kuşak gazeteciler, dijital mecraların olanaklarını kullanarak barış gazeteciliğini yeniden üretmeye devam etmektedirler.

Alternatif anlatı biçimleri ve çoğulcu yaklaşımlarla bu alanı güncel tartışmalarla buluşturmaktadır. Tüm bu isimler, farklı dönem ve mecralarda üretim yapmış olsalar da, ortak bir zeminde buluşur: çatışmayı yeniden üretmeyen, hakikati önceleyen ve toplumsal diyalog imkânlarını genişleten bir gazetecilik anlayışı.

Türkiye’de barış gazeteciliği yalnızca pratik bir gazetecilik faaliyeti olarak değil, aynı zamanda akademik alanda da sınırlı da olsa bir tartışma ve üretim konusu haline gelmiştir. Bu çerçevede özellikle Johan Galtung’un kavramsallaştırdığı barış gazeteciliği yaklaşımı, Türkiye’deki iletişim çalışmaları literatürüne uyarlanarak eleştirel biçimde tartışılmıştır. Sevilay Çelenk, Sevda Alankuş ve Ceren Sözeri gibi akademisyenler, medya söyleminin çatışma süreçlerindeki rolünü analiz eden çalışmalarıyla bu alanın kuramsal zeminini güçlendirmiştir.

Bu çalışmalar, medyanın yalnızca bilgi aktaran bir araç olmadığını; aynı zamanda çatışmayı yeniden üretebilen ya da dönüştürebilen bir ideolojik aygıt olduğunu ortaya koyarak, barış gazeteciliğinin etik ve politik gerekliliğine işaret etmektedir. Türkiye’de akademiden yükselen bu eleştirel birikim, gazetecilik pratikleri ile kuramsal tartışmalar arasında önemli bir köprü işlevi görmekte; alternatif bir medya dilinin imkânlarını görünür kılmaktadır.

Toplumsal barışın inşasında basın ve medya, yalnızca bilgi aktaran bir araç olmanın ötesinde, toplumsal algıları şekillendiren ve çatışmaların seyrine doğrudan etki edebilen kurucu bir aktör olarak kritik bir rol üstlendiğinin altını bir kez daha çizmekte fayda var. Bu nedenle medyanın temel görevi; kutuplaştırıcı, dışlayıcı ve şiddeti yeniden üreten bir dil yerine, çoğulculuğu, empatiyi ve diyalogu önceleyen bir habercilik anlayışını benimsemek olmalıdır.

Çatışma süreçlerinde yalnızca olayların görünür sonuçlarını aktarmakla yetinmeyip, bu süreçlerin tarihsel, siyasal ve toplumsal arka planını sorgulayan; mağdurların, sivillerin ve “öteki” olarak konumlandırılan kesimlerin sesini görünür kılan bir medya pratiği, barışın toplumsal zeminini güçlendirecektir.

Aynı zamanda medya, hakikatle kurduğu ilişkiyi güçlendirerek dezenformasyonun, nefret söyleminin ve manipülasyonun karşısında etik bir duruş sergileyebilmeli. Barış ihtimallerini, müzakere süreçlerini ve birlikte yaşam olanaklarını görünür kılarak toplumsal barışın inşasında dönüştürücü bir sorumluluk üstlenebilir. Bu bağlamda barış gazeteciliği, yalnızca bir habercilik tercihi değil, aynı zamanda demokratik bir toplumun inşası için vazgeçilmez bir kamusal sorumluluk olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye’de 1 Ekim 2024 tarihi itibarıyla adı açıkça konulmamış olsa da Kürt meselesi ekseninde yeniden şekillenen çözüm ve barış arayışı, medyanın rolünü bir kez daha merkezi hale getirmiştir. Bu sürecin toplumsallaşması, yalnızca siyasi aktörlerin müzakere kapasitesiyle değil; aynı zamanda basın ve medyanın nasıl bir dil ve çerçeve kurduğuyla doğrudan ilişkilidir. Barış gazeteciliği perspektifi burada kritik bir eşik sunmaktadır. Çatışmayı derinleştiren, tarafları sabitleyen ve düşmanlaştırıcı bir dil yerine; çok sesliliği, empatiyi ve diyalogu önceleyen bir habercilik anlayışı toplumsal barışın inşasına katkı sunacaktır.

Medyanın, şiddeti sıradanlaştıran ve kutuplaşmayı besleyen temsillerden uzaklaşarak, hak temelli ve çoğulcu bir söylem inşa etmesi; barış sürecinin toplumsal meşruiyet kazanmasında belirleyici olacaktır. Bu bağlamda gazetecilik, yalnızca olup biteni aktaran pasif bir alan değil; barışın imkânlarını genişleten, toplumsal hafızayı dönüştüren ve birlikte yaşam fikrini güçlendiren aktif bir özne olarak düşünülmelidir.

(I) https://yeniyasamgazetesi9.com/ilkleri-yaratan-kurt-basini-ve-direngenligin-tarihi/
(II) https://bianet.org/yazi/cernobil-ve-gurbetelli-ersoz-yuregimi-daglara-naksettim-155274
(III) https://bianet.org/haber/baris-gazeteciligi-nedir-145959
 

 

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz