Gerçek bir barış ise; yalnızca silahların sustuğu değil, toplumun bütün renklerinin kendini eşit, özgür ve güvende hissettiği bir siyasal düzenin kurulması ile anlam kazanacaktır.
Ercan Jan AKTAŞ
I – Gezi’den 7 Haziran’a: Demokratik Potansiyelin Yükselişi ve Kırılması
AKP demokrasi ile bağlarını Gezi Direnişi zamanında kopardı. “%50’yi evde zor tutuyoruz” dediklerinde bu ülkenin diğer %50’sinin de bir bütün olarak karşılarında olduğunu kabul etmiş oluyorlardı. Demokrasinin karakterinden gelen toplumsal muhalefeti görmek ve taleplerini dinleyerek çözümler üretmek yerine, “sandıkta bir daha bana oy vermeyecekler” basit indirgemeciliği üzerinden ülkenin yarısına düşman politikaları devreye sokmaktan geri durmadılar.
Oysa, Gezi’nin ruhunda AKP ve ona ekonomik çıkar, siyasal imtiyaz, ideolojik temelli ortaklık üzerinden iltisaklı tarikat, vakıf ve dernekler dışında Türkiye’de örgütlü bütün parti, grup ve yapıların, hayatları boyunca belki de o zamana kadar hiç sokak eylemlerine karışmamış “apolitik” gençlerin “yaşam tarzımıza, doğamıza, parklarımıza, ağaçlarımıza dokunmayın!” itirazı vardı. Bu itirazlar doğru şekilde okunup, tarafları da dahil ederek buna uygun çözümler geliştirmek gibi bir siyaset hayata geçseydi bugün bambaşka bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıya olabilirdik.
Bu itirazların odağında, AKP’nin kendisini yalnızca seçimle iktidara gelen ve seçimle iktidardan gidecek bir siyasi aktör olmanın ötesinde konumlandırma eğiliminin giderek görünür hâle gelmesi yatmaktaydı. Bu süreçte, partinin muhafazakâr, mukaddesatçı ve devlete biat eden “yerli ve milli” bir toplum tahayyülü doğrultusunda toplumsal mühendislik yönelimleri geliştirmeye başlaması, toplumun geniş kesimlerinde belirgin bir tepki doğurmuştur. Söz konusu toplumsal tepkilere karşılık olarak ortaya çıkan Gezi Direnişi ise, iktidar tarafından kendi toplumsal mühendislik girişimlerine karşı gelişen bir karşı hareket olarak okunmuş; bu bağlamda “bu halka güven olmaz, bu toplum üzerinden bir gelecek inşa edilemez” şeklinde özetlenebilecek bir perspektifle değerlendirilmiştir.
Bu çerçevede AKP ve onunla birlikte kurumsallaşan siyasi elitler, kendi politikalarının, iktidar pratiklerinin ve kaynak dağıtımına ilişkin tercihlerin sorgulanmadığı; siyasi irade ve karar mekanizmalarına itiraz üretmeyen, sokak siyasetinin dışlandığı bir toplumsal modele ihtiyaç duymuşlardı. Kendi dışındaki tüm ihtimallere ve çoğulcu siyasal olasılıklara kapalı bir siyasal tahayyül, “milli iradenin tecellisi” söylemi üzerinden meşrulaştırılamaya gidilmiştir. Gezi sonrasında demokratik rekabetin esas alındığı bir siyasal düzlemde, salt çoğunluğun sürekli olarak kendilerinde toplanamayacağını öngören iktidar çevreleri, bu nedenle “verin 400’ü, kurtulun” söylemiyle, arzuladıkları siyasal ve kurumsal düzenin sınırlarını dolaylı biçimde ifade etmişlerdi.
Devletin tüm imkânlarının ve güçlü medya aygıtının seferber edildiği, demokratik standartların tartışmalı olduğu bir siyasal ortamda gerçekleştirilen 7 Haziran seçimlerinde Erdoğan/AKP kaybetti. Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde ilk kez, demokrasisi sakat temsili sistem çerçevesi içinde geniş toplumsal kesimler, devletleşme eğilimi taşıyan AKP’nin ırkçı, militer ve tekçi siyasal hat üzerinden yeniden kurmak istediği muhafazakâr, mukaddesatçı ve devlete biat eden “yerli ve milli” toplumsal mühendislik çalışmasına karşı çoğulcu ve özgürlükçü bir alternatif üretti.
Söz konusu seçim sonuçları, yalnızca HDP’nin sayısal başarısını değil, aynı zamanda daha derin bir toplumsal dönüşümü de görünür kıldı. Bu süreçte, uzun yıllardır devlet politikaları aracılığıyla birbirinden ayrıştırılan ve karşılıklı temasları engellenen geniş toplumsal kesimlerin ilk kez birbirini dinlediği, temas kurduğu ve belirli ölçülerde yakınlaştığı bir siyasal ve toplumsal zemin ortaya çıkmıştı. Selahattin Demirtaş’ın kapsayıcı söylem ve politik diliyle somutlaşan bu yaklaşım, yalnızca HDP seçmenleri tarafından değil, farklı siyasi tercihlere sahip kesimler tarafından da dikkate alınmış; hatta HDP’ye oy vermeyen bazı çevrelerde dahi “Türkiye’nin HDP’ye ihtiyacı var” şeklinde bir değerlendirme dillendirilmeye başlanmışlardı.
Bu seçim sonuçları dikkate alınsaydı ilk kez bu kitlesellikte toplumsal katılım ile demokrasisi olmayan Cumhuriyet yeni karakteri için yeni bir yol almaya başlayacaktı. Kürt Özgürlük Hareketi’nin açtığı alan üzerinden kurumsallaşan HDP’nin temsil ettiği siyasette kendi gelecekleri, çocuklarının, hayatlarının, kentlerinin, doğalarının gelecekleri için daha iyi bir adım gördüler. Korkutan, ötekileştiren, haddini bildiren bir üslup yerine, bir arada olmaya çağıran, kendisini değiştirmeden, kendisi kalarak, eleştirilerini, önerilerine, emeğini de alıp gelerek bir birliktelik öngörüldü.
7 Haziran seçim sonuçları demokratik bir perspektiften görülüp ona uygun siyaset üretilebilseydi şimdi çok daha üretken, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplum gerçeği ile karşı karşıya olurduk. Bu seçimlerin ortaya çıkardığı sonuçlar demokratik siyaset ve kapsayıcı, çoğulcu bir kültürel ile toplumsal barışın inşasına da ciddi bir katkı sağlamış olacaktı. Aslında 7 Haziran seçimleri bir şekilde, Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’nin toplumsal sorunlarının çözümüne dair; Politik aidiyetiniz ve partiniz ne olursa olsun, bir araya gelin Türkiye’nin sorunlarını çözün imkanını sunmuştu.
II – Rehine Politikalarıyla Devlet Aklının Yeniden İnşası
İşte bu toplumsal birliktelikten ölümden korkar gibi korkan Erdoğan/AKP iktidarı içinde bulunanlar “çözüm süreci” üzerinden 7 Haziran gecesi “siz bundan sonra barışın ancak filmini çekersiniz” diyerek yeni bir siyasi denklem üzerinden bir inşa sürecinin adımlarını döşemeye başladılar. 7 Haziran sonuçları sadece Erdoğan/AKP için bir felaket değildi, aynı zamanda yüz yıldır kurumsallaşarak gelen Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi, TSK’sı için de ciddi bir tehditti. Hiçbir şekilde toplumsal dönüşüm ve de özgürleşme/özgürlük politikası sahibi olmayan bu yapılar için HDP ile açığa çıkan özgürleşme potansiyeli ciddi bir tehdit oluşturmuştu. Bu sonucu doğuran sandıklar bu haliyle bir kez daha kurulmayacaktı.
Devletin geleneksel kodlarından gelen güvenlik eksenindeki politikalara 20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı ile yeniden dönüldü. Devletin rolü neydi? Ya da devletin bu katliamda bir rolü var mıydı? Sorularının “devlet istemezse, göz yummasa ya da pasif pozisyonda izleyeci olarak kalmasa böylesi katliamlar asla mümkün değildir” gerçekliği karşısında bir anlamı yoktur. 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı ile bunu çok somut bir şekilde bir kez daha yaşayıp görecektik. Bir kez daha devletin kendisinin inkar ve imha konseptindeki kuruluş kodlarına dönüşü için korku ikliminin bütün hayatlara, sokaklara hakim olması gerekiyordu.
27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin sebeplerine baktığımızda 20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı ile başlayan sürecin 15 Temmuz 2016 “darbe girişimi” ile son bulan darbe mekaniğinin de paralel sebepler üzerinden inşa edildiği kabul edilebilir ciddi bir argümana dönüşüyor. Hepsinden de asıl amaç, devletin üzerinden inşa edildiği tekçi militer sistemin korunma reflekslerini görmek mümkündür. Darbelerin en temel işlevlerinden bir tanesi de sonrasındaki toplumu bir kez daha devletin güvenlikçi politikaları ekseninde dizayn etmektir.
8 Haziran 2015’den itibaren kurulan yeni devlet koalisyonu ile Türkiye adına daha yasal karşılığı oluşturulmadan ‘Türk tipi başkanlık’ dedikleri, muhalefeti, hiç bir toplumsal itirazı olmayan, bütün bu alanları boğan, bürokratik bir oligarşi ile yönetilmeye başlandı. Bu sonuç aslında Türkiye’de verili sistemin bir şekilde tükendiğini, temsili sistemi ve de onunla ifadesini bulan güçler ayırımının artık son bulduğunu, demokratik bir dönüşüm yaşamaya da açık olmadığı için daha katı/tekçi, ırkçı/militer bir yapıya evrildiğini göstermektedir.
Bu sebeple Gezi Direnişi ve sonrasında 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarından sorumlu gördükleri Kavala, Can Atalay, Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve bu mücadele içinde yer alan binlerce siyasetçi, insan hakları savunucusu, aktivist, gazeteci 10 yıldır rehine tutuluyorlar. Gerek Gezi Direnişi’nden hareketle hedef haline getirilen STK’lar ve de insan hakları savunusu yapan kişiler, gerekse de HDP üzerinden siyaset yapan siyasetçiler, anayasa ve yasalarca kendilerine verilen haklarını kullanmanın ötesinden bir şey yapmadılar. STK’ların ve siyasi partilerin anti-demokratik ve baskıcı hükümetin politikalarına karşı, bu hükümeti değiştirmek için mücadele etmeleri varlık gerekçeleridir. Ancak demokrasi ile bir derdi olmayan monarşi sevdası içindeki bir siyaset bütün bu gerekçelerden dolayı insanları tutuklayabilir.
Bu rehine politikaları sürerken, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e karşı gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonu, Ortadoğu’da yeni ve sarsıcı bir dönemin kapısını araladı. Nasıl ki 11 Eylül 2001’de El Kaide’nin New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik saldırıları, ABD öncülüğünde küresel ölçekte yeni bir güvenlik paradigmasının ve müdahale siyasetinin başlangıcını işaret ettiyse, 7 Ekim saldırıları da bölge için benzer ölçekte bir kırılma potansiyeli taşımaktadır. Bu tarihsel eşiklerin yarattığı jeopolitik dalgayı erken okuyan Türkiye devlet bürokrasisi ise, oluşabilecek yeni denklemde pozisyon almak adına, uzun süredir çözümsüz bıraktığı Kürt meselesini yeniden gündemine taşımak zorunda kalmıştır. Bu çerçevede Abdullah Öcalan ile “Kürt sorununun çözümü” başlığı altında atılan adım, yalnızca iç politik bir açılım değil; aynı zamanda bölgesel gelişmelerin dayattığı stratejik bir zorunluluğun ürünü olarak değerlendirilmelidir.
1988–89 yıllarından itibaren “muhatap bulursam Kürt sorununun demokratik çözümü için çalışırım” diyen Abdullah Öcalan, devletin bu yönde geliştirdiği sınırlı açılımlara gecikmeden pozitif bir yanıt verdi. Ancak asıl dikkat çekici kırılma, 1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi açılışında yaşandı. Uzun yıllar boyunca “DEM Parti kapatılmalıdır” söylemini savunan Devlet Bahçeli’nin DEM Partili vekillerle tokalaşması, yalnızca sembolik bir jest değil; yeni bir “süreç” arayışının kamuoyuna yansıyan ilk güçlü işareti oldu. Bu işaret, 22 Ekim 2024’te MHP grup toplantısında dile getirilen “Öcalan umut hakkından yararlansın, gelsin DEM Parti grup toplantısında konuşsun” sözleriyle daha da somut bir politik hatta dönüştü ve Türkiye’de uzun süredir donmuş olan tartışma zeminini yeniden hareketlendirdi.
Devamında, devletin ve Adalet ve Kalkınma Partisi–Milliyetçi Hareket Partisi ittifakının “Terörsüz Türkiye” söylemi ile Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde kamuoyuna açıklanan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” arasında kurulan dikkat çekici paralellik, Türkiye’nin uzun süredir içine sıkıştığı çatışmalı döngüden çıkabileceğine dair temkinli de olsa yeni bir siyasal ufuk açtı. Bu iki söylem hattı arasındaki örtüşme, yalnızca bir retorik yakınlaşma değil; aynı zamanda farklı aktörlerin değişen bölgesel ve iç siyasal dinamikler karşısında yeniden pozisyon alma arayışının bir yansıması olarak okunabilir.
Bununla birlikte ortaya çıkan bu iyimserlik, geçmiş çözüm süreçlerinin akamete uğramasının yarattığı derin güvensizlik nedeniyle güçlü bir ihtiyatla karşılanmıştır. Tam da bu nedenle mevcut moment, bir “barış ihtimali” kadar, bu ihtimalin ne ölçüde kalıcı ve yapısal dönüşümlere evrileceği sorusunu da beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla Türkiye, yalnızca yeni bir sürecin eşiğinde değil; aynı zamanda bu sürecin gerçek bir demokratikleşmeye mi yoksa geçici bir stratejik manevraya mı tekabül edeceğini belirleyecek kritik bir tarihsel kavşakta durmaktadır.
Kürt sorununun çözümü, doğası gereği çok aktörlü ve geniş toplumsal-siyasal katılımı zorunlu kılan bir süreçtir. AKP’nin 19 Mart 2025 tarihinde bu kez Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelen bir siyasal bastırma sürecini devreye sokması, daha başlangıç aşamasında çözüm perspektifine dair ciddi kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim aynı tarihte CHP’li belediyelere yönelik başlatılan el koyma, idari müdahale ve çok katmanlı baskı politikaları, salt teknik-idari tasarruflar olarak değil; muhalefetin yerel yönetimler üzerinden inşa ettiği siyasal alanı daraltmaya dönük stratejik bir müdahale olarak okunmuştur.
Bu bağlamda söz konusu uygulamalar, yerel düzeyde güç kazanan muhalefetin toplumsal meşruiyetini aşındırmayı, alternatif yönetim pratiklerini görünmezleştirmeyi ve merkezi iktidarın kurumsal ve siyasal kontrolünü yeniden tahkim etmeyi amaçlayan bütünlüklü bir güç konsolidasyonu stratejisinin parçası olarak değerlendirilebilir. Dahası, bu süreç seçmen iradesi temelinde şekillenen demokratik temsil alanını adeta yok ederek, siyasal rekabeti yapısal olarak eşitsiz bir zemine taşımakta; böylece hem çoğulcu demokrasinin işleyişini zayıflatmakta hem de çözüm süreçlerinin gerektirdiği kapsayıcı ve güven inşa edici siyasal iklimi aşındırmaya devam etmektedir.
Bu çerçevede, Erdoğan/AKP’nin Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik siyasal baskı politikaları ile “Kürt sorununun çözümü” başlığı altında yürüttüğü söylem ve temaslar birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkan tablo çözüm odaklı bir siyasal iradeden ziyade, çok katmanlı bir iktidar konsolidasyonu stratejisine işaret etmektedir. Bir yandan Abdullah Öcalan ve Kürt siyasal aktörleriyle “Terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden kurulan iletişim kanalları aracılığıyla Kürt siyasetinin hareket alanı belirli bir çerçeveye çekilmekte ve bu alan kontrollü biçimde sınırlandırılmaktadır. Diğer yandan ise, bu sorunun demokratik ve kurumsal çözümünde potansiyel bir siyasal ortak olabilecek CHP’nin sistematik biçimde zayıflatılması, yalnızca bir muhalefet tasfiyesi değil; aynı zamanda çözüm sürecinin çoğulcu ve müzakereye dayalı niteliğinin ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.
Bu ikili strateji, Kürt siyasal alanını “iletişim içinde ama etkisiz”, ana muhalefeti ise “dışlanmış ve yalnızlaştırılmış” bir pozisyona iterek, demokratik çözüm ihtimalini yapısal olarak daraltmaktadır. Böylelikle, Kürt meselesi etrafında gelişebilecek geniş tabanlı, kapsayıcı ve demokratik müzakere zeminleri henüz oluşmadan bloke edilmekte; çözüm söylemi ise iktidarın kendi sürekliliğini tahkim eden bir araçsallaştırmaya indirgenmektedir. Sonuç olarak, ortaya çıkan siyasal yapı, Kürt sorununun çözümünü önceleyen bir dönüşüm perspektifinden ziyade, bu sorunu kontrollü biçimde yöneterek hem Kürt siyasetini hem de muhalefetin bütününü dengeleyen ve nihayetinde AKP-MHP ittifakı lehine asimetrik bir güç ilişkisi üreten bir iktidar mühendisliğine karşılık gelmektedir.
III – “Süreç”, Çelişkiler ve Demokratikleşme Eşiği
CHP’ye dönük bu baskılar devam ederken, PKK’nin feshi ve silah bırakma sürecinin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, sürecin siyasal ve toplumsal zeminini güçlendirmeyi hedeflemek yerine öncelikle farklı siyasi partilerin temsilcilerini, sivil toplum kuruluşlarını ve akademisyenleri bir araya getirerek Mecliste toplantıları düzenledi. Komisyon kendi işlevini demokratik içerik olarak ciddi tartışmalara sebep olan bir rapor ile tamamladı. Bu rapor ekseninde Mecliste yasal düzenlemeler beklenirken, iktidardan adete süreci sabote edecek sesler çoğalmaya başladı.
AK Parti Sözcüsü Çelik’in 12 Nisan’da: “İmralı’dan yapılan çağrı sonrasında PKK’nın kendini feshetme ve silah bırakma kararı alması, ‘terörsüz Türkiye’ hedefi açısından önemli bir aşama. Fesih ve silahları teslim etme kararının, PKK’nın tüm şube ve uzantıları ile illegal yapılarını kapsayacak şekilde, somut ve eksiksiz hayata geçmesi dönüm noktası olacak” ifadesini bu şekilde okumak mümkündür. Çelik’ten sonra Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş: “Önce partilerin kendi hazırlıklarını bitirmesi lazım. Herkesin hazırlığı var. Bunu biraz daha netleştirmek lazım. Buradaki esas mesele; örgütün tamamen silah bırakması ve tasfiye sürecinin daha görünür hale gelmesidir” açıklaması da bu yönlü kaygıları büyütmeye devam etmektedir.
Kendisi ile gerçekleştirilen 27 Mart 2026 görüşmesinde Öcalan; “Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz. Anadolu-Mezopotamya ilişkisi derin tarihsel köklere sahiptir. Tarihin ilk büyük barış anlaşması Hititler ile Mısırlılar arasındaki Kadeş Antlaşması’ydı. Ortadoğu’daki dört bin yıllık siyasal tarih gösterdi ki Anadolu’nun güvenliği Ortadoğu’dan ve Mezopotamya’dan geçmektedir. Demokratik entegrasyon, Mezopotamya kültürünün demokratik bir varlık olarak katılımını ifade eder” açıklaması ile “Barış Yasaları”na vurgu yaparken devlet kanadında, “örgütün tamamen silah bırakması ve tasfiye sürecinin daha görünür hale gelmesi,” üzerinden devam eden açıklaması “süreç” açısında umutvar yaklaşımları ciddi şekilde zora sokmaktadır.
Birçok defa ifade edilen “eşik” asıl şimdi hayati bir öneme sahiptir. Cumhuriyet’in kuruluş karakterinden kaynaklı Kürt meselesinin çözüme kavuşması Cumhuriyetin demokratikleşmesi ile yürüyebilecek bir karaktere sahiptir. İçinden geçilen eşik, ‘Kürt sorunun çözümü üzerinden demokratikleşme ya da demokratikleşerek Kürt sorununu çözme’ determinizminin ötesinde bir gerçekliğe tekabül ediyor. Sorunun kaynağı ‘tek’lik üzerinden kurulan ve diğer halkları ve inançları yok sayarak inşa edilen tekçi/militer Cumhuriyet’in kuruluş karakterinden yatmaktadır. Çözümü de bu karakterin dönüşmesi ile mümkündür. Bu gerçeği gören Türkiye’de siyasi ve toplumsal yapıların birlikte güçlü bir politika geliştirmeleri ancak AKP’nin rehinesine dönüşmüş siyasal alanın özgürleşmesini sağlayabilir. Özgürlüğüne kavuşan bir siyasal yapı ile ancak Cumhuriyet’in bir asırlık sorununa çözüm mümkün olacaktır.
Parti, kişi ve grup çıkarlarına, gelecek seçim “zafer”lerine indirgenemeyecek büyüklükte bir sorunun çözümünü amalar ve acabalar ile başlayan cümlelere bırakılmadan samimi bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Bugün geldiğimiz noktada “süreç” olarak adlandırılan bu yeni dönemin kaderi, yalnızca silahların susması ya da örgütsel yapıların tasfiyesi ile değil, siyasal alanın ne ölçüde özgürleşeceği ile doğrudan bağlantılıdır. Bir yandan “barış” söylemini dolaşıma sokarken diğer yandan muhalefeti baskı altına alan, yerel yönetimlere müdahale eden ve farklı toplumsal kesimlerin siyasal temsiliyetini daraltan bir yaklaşımın, gerçek bir çözüm üretmesi mümkün görünmemektedir. Bu çelişki, sürecin bir demokratikleşme hamlesi mi yoksa yeni bir kontrol ve yeniden dizayn aracı mı olduğu sorusunu daha da yakıcı hale getirmektedir. Eğer siyasal alan, iktidarın rehine politikaları ile kuşatılmaya devam ederse, ortaya çıkacak olan şey barış değil; yalnızca çatışmanın biçim değiştirmiş, daha derin ve daha kırılgan bir hali olacaktır.
Bu nedenle, Türkiye’nin yüz yıllık meselesi olarak tarif edilen Kürt sorununun çözümü; ancak geniş toplumsal kesimlerin, siyasal aktörlerin ve demokratik güçlerin ortak iradesi ile, eşitlikçi ve özgürlükçü bir zeminde mümkün olabilir. Bu zemin ise ancak korkunun, baskının ve tekçi anlayışın geriletilmesi ile mümkündür. Hukukun, ifade özgürlüğünün ve demokratik katılımın güçlendirilmesi ile inşa edilebilecek bir “süreç”ten kazanacak çok geniş toplumsal kesimler var. Aksi halde, bugün “eşik” olarak tanımlanan bu moment, tarihsel bir fırsata dönüşmek yerine, kaçırılmış bir imkân olarak bir kez daha kayda geçecektir. Gerçek bir barış ise; yalnızca silahların sustuğu değil, toplumun bütün renklerinin kendini eşit, özgür ve güvende hissettiği bir siyasal düzenin kurulması ile anlam kazanacaktır.







