Onların temel argümanı şudur: Demokrasiler, genellikle tankların kentlere yürümesiyle çökmez. Kapıyı demokratik kurumların bekçileri açar. İşte anahtar kavram budur: “Demokrasinin bekçileri”… Bu önermeyi açalım: Bir demokrasiyi anayasa korumaz. Mahkemeler de tek başına koru(ya)maz. Asıl koruyucu, demokratik aktörlerin, demokratik olmayan aktörlere karşı çizdiği ve koruduğu kırmızı çizgilerdir.
Doğu Ergil
Viktor Orbán, Macaristan siyasetinin en etkili figürlerinden biri olarak önce 1998-2002 yılları arasında başbakanlık yaptı. Ardından 2010 yılında yeniden seçim kazanıp 16 yıl süren popülist-otoriter merkeziyetçi bir yönetim tarzı geliştirdi.
Özellikle 2010 sonrasında elde ettiği anayasal çoğunluğu kullanarak devlet kurumlarını kapsamlı biçimde yeniden şekillendirdi. Kuvvetler ayrılığını zayıflatıp kurumları kendine bağladı. Seçim sisteminde değişiklikler yaptı, yargı kurumlarının yapısını dönüştürdü, yürütmenin etkisine soktu. Kamu yayıncılığı ve medya alanında iktidarın etkisini artırdı. Devlet bürokrasisini kendi siyasi çizgisine daha yakın hale getirdi. Yarattığı kurumsal yapıyı demokratik denetim mekanizmalarının dışına çıkardı.
Bu yönetim tarzına siyaset biliminde “illiberal demokrasi” denirken, o ve destekçileri bunu ulusal egemenliği ve geleneksel değerleri koruyan yerli ve milli güçlü bir liderlik tarzı olarak savundu.
Orbán’ın yönetimi yalnızca iç politikada değil, dış politikada da dikkat çekici hamleler yaptı. Macaristan, hem Avrupa Birliği, hem de NATO üyesi olmayı sürdürürken, Orbán aynı zamanda Vladimir Putin yönetimindeki Rusya ve Xi Jinping liderliğindeki Çin ile yakın ilişkiler geliştirdi.
Ekonomik büyüme, yabancı yatırımlar ve sanayi üretimi sayesinde belirli dönemlerde güçlü performans gösterse de, yolsuzluk iddiaları, kamu kaynaklarının iktidara yakın çevrelere aktarılması ve demokratik standartların gerilemesi nedeniyle Macaristan sık sık Avrupa kurumlarının eleştirilerine maruz kaldı. Sonuçta Orbán dönemi, bir yandan seçimlerin sürdüğü ancak diğer yandan siyasal rekabet koşullarının giderek daha eşitsiz hale geldiği bir “seçimli otoriterlik” veya “rekabetçi otoriterlik” modelinin önemli örneklerinden biri haline geldi.
Pekiyi, siyaset sahnesine bu kadar hakim, tüm kurumlar üzerinde derin nüfuzu olan bir kişi ve yönetimi nasıl yenildi?
Bu sorunun yanıtı, klasik “bir otokrat nasıl devrilir?” anlatısından farklı. Otokratların yalnızca halkın direnişiyle değil, onları meşrulaştıran merkez sağ elitlerin desteğini çekmesiyle zayıfladığı tezinde saklı. Dolayısıyla burada anlatılan, Orban’ın şahsında bir otokratın yenilmiş olması değil; demokrasilerin neden çöküp böylesi liderlerin öne çıkmasıyla ilgili.
Otokratlar halkın oylarıyla iktidara gelirler; fakat iktidarda kalmalarını sağlayan şey halk değil, onları normalleştiren ve koruyan sistem içi elitlerdir.
Bu makalenin vurgusu şudur: Populist-otoriter liderler -adları-milliyetleri-dönemleri ne olursa olsun, paylaştıkları ortak nokta kişilikleri değildir. Onları çevreleyen ve destekleyen merkez-sağ ve muhafazakâr elitlerin davranışıdır.
Siyaset bilimci Juan Linz yıllar önce demokratik rejimlerin çoğunlukla radikaller tarafından değil, merkez aktörlerin hataları nedeniyle çöktüğünü göstermişti. Aynı tez daha sonra Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt tarafından geliştirildi.
Onların temel argümanı şudur: Demokrasiler, genellikle tankların kentlere yürümesiyle çökmez. Kapıyı demokratik kurumların bekçileri açar. İşte anahtar kavram budur: “Demokrasinin bekçileri”… Bu önermeyi açalım: Bir demokrasiyi anayasa korumaz. Mahkemeler de tek başına koru(ya)maz. Asıl koruyucu, demokratik aktörlerin, demokratik olmayan aktörlere karşı çizdiği ve koruduğu kırmızı çizgilerdir.
Orban örneğinde bu çizgi yıllarca çizilmedi, olduğu yerde de çoğu zaman aşıldı. Avrupa’nın merkez sağı, kısa vadeli çıkarlar uğruna Fidesz’i (Macar Yurttaş Birliği- Orban’ın partisi) korudu. O halde konu tek parti değil, daha geniş bir siyasal ıklim. Tüm örneklerde merkez elitlerin,“radikalleri kontrol ederiz” yanılgısı görülebilir. Ama sonunda edemediklerini fark ediyorlar. Sonunda radikaller sistemi kontrol eder hale geliyor. Rejim demokrasiden uzaklaşıyor.
Pekiyi, öykü burada bitiyor mu? Hayır!
Otoriterlik Yenilmez Değildir
Şu moda ama batıl inançtan vaz geçmek lazım:
“Bir kez otokrasi kurulursa artık geri dönüş yoktur.” Macaristan deneyimi bunun mutlak bir kural olmadığını gösterdi. Neden? Çünkü otokratik rejimler sanıldığından daha kırılgandır.
Üç nedenle:
Ekonomik performans sayesinde kazandıkları desteği ekonomiyi canlı ve verimli tutarak sürdürmek zorundadırlar.
Patronaj ağlarına bağımlıdırlar. Destekleyerek kendilerine bağladıkları kitkeleri kaybetmemek zorundadırlar.
Meşruiyet üretmek zorundadırlar.
Rejimler bu üç alanda zafiyete düştüklerinde çöküntü başlar. Burada Hannah Arendt’i hatırlamak gerekir. Arendt, totaliter sistemlerin en büyük korkusunun muhalefet değil, insanların artık egemen anlatıya inanmaması olduğunu söyler. Çünkü korku insanları yönetebilir. Ama inanç kaybı rejimlerin enerjisini tüketir, içeriden çürütür.
Bu nedenle Orban’ın yenilgisi yalnızca seçim sonucu değildir. Bir meşruiyet krizinin sonucudur. O halde “Bir otokrat nasıl yenilir?” diye sorulduğunda makul yanıt şudur:
Ne yalnızca protesto; ne yalnızca seçim; ne yalnızca ekonomik kriz yeterlidir. Şu beş unsur bir arada işlediğinde otokratik rejimlerin sonu görünür:
Otokrasilerin yenildiği başarılı değişim örneklerinde beş unsur aynı anda ortaya çıkar ve etkili olur:
Demokratik muhalefetin birleşmesi;
Merkez elitlerin desteğini çekmesi;
Ekonomik performansın bozulması;
Rejimin meşruiyet krizine girmesi (rıza üretmekte zorlanması)
Toplumun alternatif bir gelecek görebilmesi
Macaristan’da bunların hepsi aynı anda gerçekleşti.
Özetle: Bir otokratı yenmek için yalnızca otokrata karşı olmak yetmez. Onu mümkün kılan siyasal ve toplumsal koalisyonu çözmek gerekir. Çünkü hiçbir otokrat tek başına iktidarda kalamaz. Onu ayakta tutan şey korkudan çok normalleşmedir; çökerten şey ise öfkeden çok meşruiyet kaybıdır. Bu yaklaşım, tekil şahısları ve ülkeleri aşan bütün modern seçimli otoriter rejimlerdeki değişimi açıklamaya müsait bir siyaset bilimi önermesidir.







