Aykırı Fikriye
Merhaba canım şekerim, yine ben. Kahvemi aldım, bilgisayar başına oturdum. Bir baktım gündem kaynıyor.
Geçen hafta devlet bey çok sinirlenmiş. Aman efendim, nedir mesele bir bakayım dedim. Hadi toplaşın, anlatayım.
Meğer Bosch, Anneler Günü için bir reklam yayınlamış. Hani şu çamaşır makinesi reklamı, heh işte ona bir iki lafım olacak. Kafanızda oturmadı değil mi? Bosch, Anneler Günü, çamaşır makinesi… Ne alaka Fikoş soruları artmadan devam edelim. Reklamda sevgi var, bu cepte. Bakım var, bu da cepte. Ama bir de ne görelim: Köpek var köpek! Yok efendim, annelik kutsalmış, köpek annesi neymiş, aile yapımız çöküyormuş bla bla bla…
Ayol, sizin o kutsal annelik dediğiniz bir köpek patisiyle yıkılıyorsa vay halinize!
Kahraman RTÜK Bey hemen inceleme başlatmış. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da altta kalmamış. Hemmen yargıya koşmuş, tiz vurun kellesini demiş. Bir de açıklama gelmiş Bakan Hanım’dan kiii ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Ya da siz sorun, ben söyleyeyim: “Annelik reklam diline indirgenecek kadar değersizleştirilecek bir kavram değildir.” Yazarken bile erilleştim, tövbeAllahımsenkoru!
Bosch bütün bu yaşananların üzerine tek kelime etmeden reklamı kaldırdı. Burası durup nefes almamız gereken yer. Bu ülkede bir köpeğin Anneler Günü için çekilen bir reklama konu olması yargıya taşınıyor. İroniye bak: Ah ah, ‘normal’ koşullarda buna 40 yıl güler bu ülke… Evet bu yargıya taşınıyor, ama farz-ı misal annelerin kreş talebi on yıldır bir kere bile gündem olma şansına nail olamıyor. Devlet Bey’in öncelikleri yerli yerinde, gönlümüz rahat olsun. Peh!
Bakan Hanım diyor ki: “Annelik değersizleştirilmemeli.” E doğru. Ama soruyu doğru sormayınca cevabı da doğru alamıyorsun. Peki bu anneliği kim değersizleştiriyor? Sevgi ve bakımı gösteren bir reklam mıııı, yoksa anneliği bu kadar dar bir kalıbın içine sıkıştırıp o kalıbın dışına bir milimetre çıkanı yargıya taşıyan sistem mi? Sormak bana borç.
Güçlü kavramların savunulmaya ihtiyacı yoktur. Bir köpekten sarsılan annelik tanımı güçlü olabilir mi? Olabilemezzzz tabii, kırılgan. Bilmeyenler için altını çizelim, üstünü çizelim, yine görmeyenler olur; büyük harflerle yazalım, kırmızı kalem kullanalım: Bu kırılganlığın tarihi çooook eski.
Kahveni koy, yolumuz uzun. Devletten de mülkiyetten de önceye gidiyoruz: Neolitiklere varacağız. Orada annelik vardı, ama böyle “keskin, sınırlı ve zorlama” bir tanımı yoktu. Tanımı olmak zorunda da değildi, çünkü onu tanımlayacak bir iktidar yoktu henüz. Sonra geldi tabii körolasıca.
Gözünüzü biraz açın da o dönemin tanrıçalarına bakın. Kibele vardı; hem doğurur hem yıkardı. İnanna vardı; hem sever hem savaşırdı. Ninhursag vardı; hem yaratır hem de reddederdi. Tabii o zamanlar kahvehane olmadığı için müthiş fikirlerini sigaradan sararmış bıyıkları ve dişleriyle anlatan çok bilmişler de yoktu. E olmayınca kimse bu tanrıçalara, “Boroz doho fodokor olmoloson” da demiyordu.
Tanımlayarak sınırlayan bir topluluk olmayınca annelik sadece biyolojik bir kavrama indirgenmiyor, fedakarlıkla özdeşleşmiyordu. Annelik bir bağ, bir varlıktı. Bu varlık da taşar, çoğalır, büyütür, besler ve kapsardı. E köpekleri de kapsardı, ağaçları da. Neden kapsamasın ki zaten?
Bak, duyuyorum o çağdaş köle duygusuyla harmanlı itirazlarını. Azıcık durdur içindeki erkekliği de dinlemeyi öğreniver.
Nerede kalmıştık? Heh, mülkiyet. Mülkiyet gelince soy sorunu ortaya çıktı. Soy sorunu ortaya çıkınca “kimin doğurduğu” kadar “kimden doğurduğu” da önem kazandı. E mülkün kime kalacağını belirlemek için bunu da bilmeleri lazım. İktidar böyledir; her şeyi bilmek, her şeyi denetlemek ister.
O günden bu güne tanrıçaların sınır tanımayan, anlamları aşan, tanımları anlamsız kılan anneliği işe gelmez oldu. Kibele’den yıkıcılık silindi; İnanna’nın öfkesi unutturuldu. Geriye ne mi kaldı? E kız anlatıyorum ya sabahtan beri, hasbinallahvenimelvekil! Fedakarlık, doğurganlık, sessizlik… Hee, bir de süslediler bunu. Kalın kalın yazdılar üstüne: KUTSAL.
Niye peki? Çünkü sınırlamak için önce yüceltmek lazım. “Sen çok değerlisin” dedin mi, o halde “Yerinden kımıldama” da diyebilirsin. Tanrıçanın toplumsal bilgeliği, gücü, yaratıcılığı alındı; başına bir taç koydu. Taç derler ama kafestir o. Biz bilmez miyiz hiç bunları? Hehey hey! Anneliği kutsadılar. Sonra? Kutsal olan sorgulanamaz, genişleyemez, köpekleri de kapsayamaz. Ay zaten ne münasebet?
Anneler Günü de bu mantıkla icat edilmedi mi sanki? Anneliği kutlamak için. Yaw he he. Anneliği yılda bir gün görünür kılıp geri kalan 364 gün görünmez kılarak annelik mi kutlanır? Açık açık söyleyin işte: Çiçeğini al, kreş talebinden vazgeç. Çiçeğini al, temel haklarından vazgeç. Çiçeğini al, erkeklere hizmet et. Çiçeğini al, şiddeti konuşma. Çiçeğini al, evinden çıkma. Çiçeğini al, katledilmeye razı ol.
E “Annelik kutsaldır” diyenler var hala. Çok dikkatli okuyunca bir şeyler söylüyor: Bu yükü taşı, şikayet etme. Çünkü kutsal şeyler şikayet etmez. Başımaağrılargirdiyeminederim!
İşte Bosch’un reklamı farkında bile olmadan bu denkleme parmak soktu. Anneliği bilinen tanımın dışına; biyolojinin ötesine, sevgiye ve bağa taşıdı. Eeee soru da kendiliğinden geldi: Eğer annelik sevmek, beslemek, büyütmek; daha geniş haliyle emek vermekse bunu yapan herkes anne değil mi? Pekiii tüm buna istinaden herkes anne olabiliyorsa (tanım bu kadar genişleyebiliyorsa) devletin “doğurun, büyütün, besleyin” politikasının temeli nedir?
Gel şekerim, açalım hücreleri. Bakanlık tam da bu yüzden devreye girdi işte. Tehdit, bir köpek değil, tanımın genişleyebileceği fikri. Tanım genişlerse sorular gelir. E soru gelirse sistem sallanır şekerim. Sistem sallanırsa ne olur? Maazallah kreş falan açmak zorunda kalabilirler. O kadar ileri gideceklerini sanmıyorum tabii ama ihtiyatlı olmak lazım!
Tanrıça bir kalıba sığmadı hiç. Devlet onu tanımlamak, evcilleştirmek ve unutturmak istedi; yerine anneyi koydu. Nasıl anne? Kendi işine yarayacak şekilde biçilmiş anne. Yıllar sonra bir çamaşır makinesi reklamı o eski tanımsızlığı, kalıpsızlığı hatırlattı.
E canım, devlet paniklemekte haksız mı şimdi? Hihih!
Ben size söyleyeyim, bu işin bir sonu yok. Kadınlar kendi hayatlarını tanımlamaya devam edecek. İster köpek annesi olsunlaaaaar ister kedi annesi isterse de hiiiiiiç anne olmasınlar. Çünkü kadınların varoluşu sizin o daracık kalıplarınıza sığmaz annem. Ve o “neden” sorusu, sizin o ‘kutsal’ duvarlarınızı çatlatmaya devam edecek. Bil istedim canım şekerim.
Hadi bakalım, kolay gelsin size o duvarların tamirinde. Kapatmadan, anneliği doğurganlığa indirenlere inat, sevgi ve emeğin yaratıcısı, büyüteni olan her kadının Anneler Günü kutlu olsun. Benim kahvem bitti, Fikoş kaçar!







