Akın OLGUN
Yaklaşık bir buçuk yıldır, deyim yerindeyse, sürece dair adeta iğneyle kuyu kazılıyor diyebiliriz.
Bu noktada birkaç belirlemeyi, bugünü anlamak için önemli görüyorum.
Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan sürece, Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı eklendi ve o sarsıcılık yerini şaşkınlığa ve “ne oluyor” sorusuna bıraktı.
Başlangıç döneminin sancılarını, durum okuması yapmaya çalışan bir avuç insan olarak bizler de çok yaşadık. Derdi anlatma tutumu, bazen ağır ithamlarla karşılaştı, bazen övgü gördü, bazen “tehlike”li bulundu. Anlaşılmayanın ve belirsizlik içinde kalan şeylerin öfkesi de büyük oluyordu ama anlatma derdi ve inadı, önemli bir yol açtı ve daha fazla konuşabilir hale geldik.
Çağrı ile başlayan anlam karmaşasının yarattığı öfke, bölgesel şiddetin Gazze ürerinden tüm sahaya stratejik olarak yayılması, CHP’nin üzerinde estirilen baskı ve hukuksuzluk, doğal olarak durumu kavrama pratiğini de çok fazla zehirledi.
Başlatılan yeni duruma hazırlıksız yakalanan aklın, ruhun ve pratiğin yaşadığı sarsıntının bir travmaya dönüşmesi de çok muhtemeldi.
Olası travmayı, en ağır ve karmaşık şekilde yaşayacak olanın örgüt ve onun etki alanında bulunan çevre olacağı gerçekliği de aşikardı.
Dolayısıyla, iradi bir konumlanma ile durumu toplumsallaştırabilme beceresini gösterebilmenin sorumluluğu ve yükü, bir kez daha Kürt siyasal hareketinin omuzlarına binmişti ve bu çok bariz hissediliyordu.
Sürecin başlatılma biçiminin arkasında, bir şok siyaseti olduğunu da söyleyebiliriz. Şoku yaşayacak olan ise daha çok Kürt siyaseti olacak ve eğer durumu toparlayacak refleksi gösteremezlerse, örgüt içinde bir dizi çatlakların oluşma ihtimali doğacak ve böylece daha baştan kurucu liderin eli zayıflatılmış olacaktı ama böyle olmadı.
Kürt siyasetini en güçlü kılan şeyin, ortak ruhsal birlikteliği olduğu gerçeği de onu yakından takip eden her kesim tarafından bir kez daha görülmüş oldu.
Özetle;
Bu yapı sarsılıyor ama yalpalamıyor, tartışıyor ama tartışmaları ayrışmaya dönüştürmüyor, itiraz ediyor ama “önderlik” olarak tarif ettiği teorik ve moral değeri asla yere düşürmüyordu. Daha da dikkat çekici olan ise, gelişmelere dair bütüncül bir tavrı, hızla olasılıklara hazırlayabilmesiydi.
Devletin amaç ve hedefleri konusunda oluşan tecrübenin sanırım bunda etkisi büyük.
Devletin, süreç boyunca, özellikle Kürt demokratik siyasetini konuşamaz, tepki koyamaz, öne çıkamaz, söz kuramaz hala getirme taktiği geliştirdiğini biliyoruz. Her şey gözümüzün önünde oluyor çünkü.
“Devletin hassasiyetleri” parantezine alınan bu taktiksel yönelimin, sabırlı, dikkatli ve akılcı bir pozisyonlanma ile dengelenmesi, süreç açısından da çok önemli görünüyordu ama Kürt demokratik siyaseti, ilk zamanlar bunu yapabilmekte çok etkili olamamıştı.
Bu sorunun, özellikle Öcalan ile çalışma imkânı bulmuş ve yıllarca cezaevinde yatmış iki ismin sahaya inmesiyle önemli oranda aşıldığı da bir gerçek. Her alanın kendi özgünlükleri, zorlukları olduğu kabulünden bakarsak, bunun yaşanmış olması da garipsenmez sanırım.
Yazının başlığına dönersek;
Devlet Bahçeli ve MHP cephesinde de, benzer olmasa da sıkıntılı durumlar yaşandığını söyleyebiliriz.
Milliyetçi cenah içerisinde, Bahçeli’nin çıkışının büyük bir etki yarattığı çok açıktı ve eğer Bahçeli net bir tutum ortaya koymamış ve geliştirmek istediği zemin konusunda ısrarlı davranmamış olsaydı, bugün sürece değil, MHP içinde yaşanan kargaşalara tanıklık edecektik ki İYİ Parti ve Zafer Partisi hızla buna oynayarak, MHP içinde büyük bir delik açmaya yöneldiler.
Süreç karşıtı şoven ve ırkçı söylemleri yükseltti bu iki parti. Urgan artık İYİ Parti’nin elindeydi ve bu sefer grup konuşmasında urganı elinde sallayan M. Dervişoğlu’ydu.
İşte o gün Devlet Bahçeli, durumu hızla okuyup, kendi mahallesinde de anlamı büyük bir taktiksel adım atacak, İYİ Parti’den o ipi isteyecekti. Kendisine bir kutuyla gönderilen urganı, “Genel Başkanımız Devlet Bahçeli, ipi makam odasına astı” diyerek, İYİ Parti logosunun üstüne asılan o urganla birlikte Bahçeli’nin verdiği poz kamuoyuyla paylaşılacaktı. Kararlığını ortaya koyan mesajını, kendi mahallesinin raconuyla gösterecekti özetle Bahçeli ve MHP.
Kısa bir zaman sonra Ümit Özdağ cezaevinden “barış çubuğu” uzatan kıvrak cümleler kurarken, İYİ Parti’inin en şoven demagoglarından olan Turhan Çömez gerçeğe ricat edecekti.
Lakin, Bahçeli’nin daha ciddi bir sorunu olduğu gerçeğiyle tanışmamız da çok uzun zaman almayacaktı.
O sorun, hemen yanı başında olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve kurmaylarının tutumu gibi görünüyordu. (“Gibi” diyorum çünkü sorunun kaynağına dair çok fazla şey söylenebilir ve her söylediğimiz de siyaset denklemi içinde doğru veya yanlış olabilir.)
Daha öze doğru inersek, Bahçeli’nin grup konuşmalarında, yüksek coşkuyla ifade ettiği, açıktan talep ettiği şeylerin hiçbiri, maalesef karşılık bulmadı. Israrla talep eden ama karşılığını alamayan Bahçeli liderliğinin, tam bu noktada Kürtler nezdinde “karşılığı olmayan” olarak “şüphe” içine alınması doğal olarak gelişmeye başladı.
“Bahçeli’nin bile sözünün ağırlığı, karşılığı yoksa, neyi konuşabiliriz” sorusu, yine doğal olarak akıl karıştırıcı bir durum ortaya çıkaracaktı ki Bahçeli’nin, her hafta bir biçimiyle ifade ettiği ve en son formüle ederek kamuoyunun önüne düşürdüğü “Öcalan umuda, Ahmetler göreve, Demirtaş yuvaya” çağrısı da karşılık bulmamıştı malum. Oysa şartlar çok uygundu…
Bu halin, barış karşıtı kesimler ile iktidar çıktısı olan kliklerin ortak hareket etme zeminini güçlendirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Daha geniş bir çerçeveden bakarsak hem Öcalan’ın hem de Bahçeli’nin karşılık bulduğu kesimler içinde itibarsızlaştırılma girişiminde, benzer, taktiksel bir yol izlendiğini söyleyebiliriz.
Bahçeli’nin devlet içindeki karşılığının olmadığı ve süreçteki rolünün taktiksel olduğu algısı ile Öcalan’ın “devletle uzlaştığı”, “tasfiyeci olduğu” vb. gibi şüphe eken söylemlerin birlikte dolaşıma sokulması tesadüf olmasa gerek.
Böylece, sürecin en başından beri, Türklere barış konusunda güven vermeye çalışan Öcalan ile, Kürtlere çözüm konusunda samimi olduğunu göstermeye çalışan Bahçeli’nin boşa düşürülme konusunda ortak hedef haline getirildiğini söyleyebiliriz. Eğer her iki aktörün ısrarcı yaklaşımı olmasaydı, bu konuda sonuç alınması da kaçınılmaz olabilirdi.
Devlet Bahçeli’nin çağrıları taktiksel midir bilemem ama eğer taktiksel ise, bence bu kendi ayağına sıkmak olacaktır.
Bir Alevi deyişiyle anlatmak gerekirse: “Ölüm hak, miras helal; göçtü kervan, kaldı dağlar.”
Sorun ortada kalmaya devam ettikçe, değişen dünya ile bölgesel gelişmeler, yarının Türkiye’sini ve halkların geleceğini daha beter bir hale sokmakla kalmayacak, kıyıma sürükleyen bir zemini de inşa edecektir ki tehlikenin boyutu her geçen gün daha da gözüktüğü ortada. Bahçeli’de bu gelişmeleri, sürece dair attığı adımla özdeşleştirdi hep ama işte acele şart…
Daha da ötesi, iktidar ile MHP arasında böylesi bir taktiksel rol paylaşımı varsa eğer (ki bu elbette mümkün) bunun Kürtler açısından anlaşılmaz bir yanı olmayacaktır. Aksine, bu rol paylaşımı Kürtler açısından da bir veri olacak ve bu veriye uygun, onlar da kendi rol paylaşımlarını kuracaklardır.
Kaldı ki Öcalan’ın sürece ve yaklaşımlara dair iktidara “netleşin” temelli sertliği oldukça manidar bu anlamda.
İmralı’nın, bölgesel gelişmelere ve Türkiye iç siyasetinin bu gelişmeler içinde pozisyonuna bakarak “ucuz yaklaşmayın” tavrı geliştirmesi ve ciddiyeti işaret etmesi, kaçınılmaz olarak Bahçeli’nin taleplerine de dokunuyor ucu.
İçinde devlet heyetinin de yer aldığı ve beş saat sürdüğü ifade edilen toplantının, hakikatinde olan da bu olmalı.
Süreci ve Öcalan’ı, Kürt siyasetinin yükseldiği zeminden tecrit etmeye ve dar alana hapsetmeye çalışan devlet siyasetinin, Öcalan’ın ciddiyet temelli iradi müdahalesiyle karşılaştığını anlıyoruz.
Devlet Bahçeli, salı günü yaptığı Meclis grup konuşmasında yine bir çağrıyla seslendi ve “talep” eden olarak bir kez daha kendini öne taşıyıp, “uygun iklim oluştu, yasalar hızla çıkarılmalı” dedi.
İşte asıl tehlikeli soruyu bu çağrının içinden çıkarmamız mümkün.
“Öcalan umuda, Ahmetler göreve, Demirtaş yuvaya” söylemi, insanların zihninde dolaşırken, üstüne “uygun iklim oluştu, yasalar hızla çıkarılmalı” diyen D. Bahçeli’nin sözü bir kez daha havada kalırsa ne olacak?
Anladığımız kadarıyla, sürece dair devlet ciddiyeti görmek isteyen Öcalan, verilen sözlerle, olması gereken şeyleri bir süreye bağlamış görünüyor.
Bunu, yürütülen sürece saygının ve ciddiyetin bir tutumu olarak görebiliriz.
Statü konusu da bu anlamda çok acil ve önemli.
Çünkü, her anlamda büyük bir risk alan Öcalan’ın sadece siyasi rolünü, müzakereci kimliğini yasal bir zemini oturtmakla kalmayacak. Her şey olup bittikten sonra, onun ve yol arkadaşlarının hayatını, risk olarak gören kötücül yaklaşımların önüne de set olacak…







