Mesele yapay zekânın tarihi yeniden yazıp yazmayacağı değildir. Böyle bir iddiayı bugünden kesin olarak ileri sürmek mümkün değildir. Ancak geçmişe erişimin, geçmişin nasıl sınıflandırılacağının ve hangi anlatıların görünür kalacağının giderek birkaç küresel şirketin teknik kapasitesine bağımlı hale gelmesi başlı başına yeni bir iktidar biçimini işaret etmektedir.
Menekşe Kızıldere
“Arşivleme eyleminde hiçbir siyasal güç olmadan düşünülebilecek bir arşiv yoktur.” Jacques Derrida’nın Archive Fever‘da işaret ettiği gibi arşiv, yalnızca geçmişi muhafaza eden masum bir depo değildir. Arşiv, neyin korunacağına, neyin unutulacağına ve dolayısıyla geleceğin hangi hafızayla kurulacağına karar veren bir iktidar alanıdır. Belki de bu nedenle insanlık tarihi yalnızca savaşların değil, hafıza üzerinde kurulan tahakkümlerin de tarihidir.
Son günlerde yapay zekâ şirketlerinin basılı kitapları topluca satın alarak dijitalleştirdiği, bazı fiziksel nüshaların ise süreç sonunda imha edildiğine ilişkin haberler ve analizler yayımlandı. Haberlerin tüm ayrıntıları doğrulansa da doğrulanmasa da, ortaya çıkardıkları tartışma son derece önemlidir. Çünkü mesele birkaç şirketin milyonlarca kitabı taraması değil; insanlığın ortak hafızasının yeni arşivini kimlerin kurduğudur.
Bu yazının amacı yapay zekânın teknik kapasitesini tartışmak ya da teknoloji karşıtı bir korku üretmek değildir. Asıl mesele, uygarlık hafızasının arşivi ile iktidar arasındaki kadim ilişkinin dijital çağda nasıl yeni bir biçim aldığını anlamaya çalışmaktır. Çünkü geçmişin arşivini denetleyen güç, yalnızca bugünü değil, geleceğin hangi geçmiş üzerine kurulacağını da etkileyebilir.
Bir uygarlığı yalnızca ordularını yenerek yıkmazsınız. Hafızasını dağıtarak da yıkabilirsiniz. Kitaplarını yakabilir, arşivlerini yağmalayabilir, dilini yasaklayabilir, tarihini yeniden yazabilirsiniz. Geçmiş üzerinde kurulan her tahakküm, geleceği de yeniden kurma iddiası taşır.
Bu nedenle Beytü’l-Hikme yalnızca bir kütüphane değildir. O, insanlığın ortak hafızasının sembollerinden biridir. Farklı coğrafyaların bilgisini bir araya getiren, çoğaltan ve sonraki kuşaklara aktaran bir hafıza mekânıdır. Tarihte onun yıkımı, yalnızca kitapların kaybı olarak değil, ortak bir bilgi evreninin parçalanması olarak hafızalarda yer etmiştir. Çünkü hafızanın yok edilmesi, çoğu zaman yeni bir hafızanın kurulmasının ön koşulu olmuştur.
Uygarlık tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur. Kimi zaman ateşle, kimi zaman yasaklarla, kimi zaman da resmi tarih anlatılarıyla hafıza yeniden düzenlenmiştir. Arşiv hiçbir zaman yalnızca arşiv olmamıştır; aynı zamanda iktidarın kendisini yeniden üretme biçimlerinden biri olmuştur.
Bugün ise aynı mücadele farklı araçlarla sürüyor. Artık kütüphaneler yakılmıyor. Kitaplar sessizce veri kümelerine dönüşüyor. Hatta platformlaşıyor.
Elbette dijitalleşme tek başına bir tehdit değildir. Bilginin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayabilir, insanlığın ortak mirasını daha erişilebilir hale getirebilir. Ancak asıl soru burada başlıyor: İnsanlığın ortak hafızasının yeni arşivini kim kuruyor? Ve bu arşiv hangi iktidar ilişkileri içinde şekilleniyor?
Wolfgang Ernst’in de işaret ettiği gibi dijital arşivler artık yalnızca koruyan yapılar değildir; sürekli işleyen, sıralayan, ilişkilendiren ve yeniden düzenleyen sistemlerdir. Yapay zekâ da tam burada devreye giriyor. Çünkü yapay zekâ yalnızca bilgiyi depolamıyor; bilgiyi özetliyor, sınıflandırıyor, görünürlük hiyerarşileri kuruyor ve giderek insanlığın geçmişle kurduğu ilişkinin aracılarından birine dönüşüyor.
Julian Assange yıllar önce dijital arşivlerin bu kırılganlığına dikkat çekmişti. Fiziksel bir kütüphanenin yakılması görünür bir yıkımdır. Oysa dijital bir kaydın ortadan kaybolması çoğu zaman yalnızca bir “404 – Sayfa Bulunamadı” uyarısı kadar sessiz olabilir. Unutmanın kendisi görünmezleşebilir. Belki de bugün ilk kez hafıza ateşle değil, algoritmalarla yeniden düzenlenme ihtimaliyle karşı karşıya.
Mesele yapay zekânın tarihi yeniden yazıp yazmayacağı değildir. Böyle bir iddiayı bugünden kesin olarak ileri sürmek mümkün değildir. Ancak geçmişe erişimin, geçmişin nasıl sınıflandırılacağının ve hangi anlatıların görünür kalacağının giderek birkaç küresel şirketin teknik kapasitesine bağımlı hale gelmesi başlı başına yeni bir iktidar biçimini işaret etmektedir.
Bu tartışma bana, farklı bir düşünsel gelenekten gelen Abdullah Öcalan’ın merkezi uygarlık çözümlemelerini de hatırlatıyor. Öcalan, merkezi uygarlığın yalnızca ekonomik ve siyasal gücü değil, tarih yazımını, bilgiyi ve toplumsal hafızayı da tekelleştirme eğilimi taşıdığını vurgular. Derrida’nın arşiv üzerine yaptığı çözümleme ile Öcalan’ın merkezi uygarlık eleştirisi aynı kavramlarla konuşmaz; ancak ikisi de hafızanın hiçbir zaman tarafsız olmadığını hatırlatır.
Belki de yapay zekâ çağında yeniden sormamız gereken soru budur: İnsanlığın ortak hafızası çoğul, kamusal ve demokratik bir müşterek olarak mı kalacak; yoksa görünmez algoritmaların işlediği, mülkiyeti birkaç şirketin elinde bulunan yeni bir arşiv rejiminin içine mi çekilecek?
Çünkü Beytü’l-Hikme artık ateşe verilmiyor.
Belki de ilk kez, sessizce platformlaşıyor.
Kaynakça
- Jacques Derrida, Archive Fever: A Freudian Impression, University of Chicago Press, 1996.
- Wolfgang Ernst, Digital Memory and the Archive, University of Minnesota Press, 2013.
- Julian Assange, Cypherpunks: Freedom and the Future of the Internet, OR Books, 2012.
- Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu






