BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

33 Düş Yolcusu

33 Düş Yolcusu

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Bugün aradan geçen yıllara rağmen 19 Temmuz’un Rojava’da yaktığı özgürlük ateşi de, 20 Temmuz’da Suruç’ta yarım bırakılan yolculuk da halkların ortak hafızasında yaşamaya devam ediyor. Kobanê’ye doğru yola çıkan o gençler de yanlarında yalnızca oyuncaklar, kitaplar ya da inşaat malzemeleri taşımıyordu. Onlar, savaşın karşısına dayanışmayı; nefretin karşısına kardeşliği; ölümün karşısına ise yaşamı koyan yeni bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancı taşıyorlardı.

Ercan Jan Aktaş

19 Temmuz Rojava Kadın Devrimi’nden 20 Temmuz Suruç’a Uzanan Dayanışmanın Hikâyesi

En güzel yolculuklar varılacak bir şehir için değil, birlikte inşa edilecek bir gelecek için başlar. Kimi zaman bir çocuğun gülüşüne, bir kadının özgürlüğüne, kimi zaman da savaşın kararttığı bir coğrafyada yeniden filizlenecek yaşama uzanmak ister. O yolculuğa çıkanlar; yanlarına dair umutlarını, gülüşlerini, heyecanlarnı, dayanışma duygularını ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair inançlarını alırlar.

33 Düş Yolcusu, işte böyle bir yolculuğun adıdır. 19 Temmuz 20212’de Rojava’da filizlenen Kadın Devrimi’nin açtığı umut yoluna Kobanê’de emeklerini katmak isteyen gençlerin hikâyesidir bu. Aynı zamanda yarım bırakılmış bir yolculuğun, eksilmeyen bir hafızanın ve her şeye rağmen yaşamı savunmaya devam eden insanların ortak vicdanının hikâyesidir.

19 Temmuz 2012, yalnızca Rojava açısından değil, özellikle Ortadoğu’da kadınların siyasal ve toplumsal mücadele tarihi açısından da simgesel bir tarihtir. Şimdiye kadar olduğu gibi kadınların sadece devrimin destekleyici unsuru değil, kurucu ve belirleyici öznesi olarak ortaya çıktıkları bir tarihsel kırılma olarak halkların direniş tarihinde yerini aldı. Kobanê’de başlayan ve ardından Afrin ile Cizîrê kantonlarına yayılan süreç, yalnızca yeni bir yönetim modelinin kurulması anlamına gelmedi. Aynı zamanda yüzyıllardır devlet, savaş, patriyarka ve dini muhafazakârlık arasında sıkışan Ortadoğu kadınlarının kendi siyasal iradelerini inşa etmelerinin de başlangıcı oldu.

Avrupa başta olmak üzere, dünyanın sokaklarında bu devrim büyük birheyecan yarattı. Ortadoğu gibi erkek egemen/militer sistemlerin hakimiyetindeki bir coğrafyada kadınlar muazzam bir direniş sergileyerek dünya halklarına değerli bir miras bıraktılar. Millet/din/mezhep çatışmaları ile kirletilen/karartılan bir coğrafyanın en güzel yürekli insanlarıydı onlar. “Ortadoğu’nun bu karanlığına mahkum değiliz, biz değiştireceğiz” diyen devrimci sese ses katmak için dünyanın dört bir yanında insanlar yüzlerini Kobani’ye döndüler.

Türkiye’de de Rojava Devrimi özellikle gençlik hareketleri, kadın örgütleri, sosyalist, anarşist ve ekolojist çevrelerde güçlü bir karşılık buldu. Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) öncülüğünde Türkiye’nin birçok kentinden yüzlerce genç, Kobanê’nin yeniden inşasına katkı sunmak ve Rojava’da filizlenen demokratik yaşam deneyimiyle dayanışmak amacıyla yola çıktılar. Bu ilginin arkasında yalnızca IŞİD’e karşı verilen direniş değil; kadın özgürlüğünü, halkların eşitliğini ve demokratik öz yönetimi esas alan yeni bir toplumsal modelin yarattığı umut da bulunuyordu. Rojava, savaşın ortasında dahi özgürlüğün ve dayanışmanın mümkün olabileceğini gösteren bir deneyim olarak, Türkiye’deki savaş karşıtı ve anti-militarist hareketler üzerinde de derin bir etki yarattı.

Suruç Katliamı’nda yaşamını yitiren gençlerin her biri, farklı kentlerden, farklı kültürel kimliklerden ve farklı siyasal geleneklerden gelmelerine rağmen ortak bir değer etrafında buluşmuştu: savaşın yıktığı Kobanê’de çocuklara umut olmak ve dayanışmayı büyütmek. Onları birbirine bağlayan şey yalnızca aynı otobüse binmeleri değil; eşitlik, özgürlük, dayanışma ve adalet duygusunu yaşamlarının merkezine koymalarıydı. Bu nedenle Suruç’ta yarım kalan hikâyeler, yalnızca bireysel yaşam öyküleri değil, ortak bir vicdanın ve kuşak deneyiminin parçaları olarak hafızaya kazındı (1).

Aydan Ezgi Şalcı, özgürlüğün hiçbir kimliği dışlamadığına inanan genç devrimci bir kadın gazeteciydi. Samsun sokakları kedileri, köpekleri, insanlarıyla onu çok iyi tanırdı. Yolcuğuna çıkmadan; “buraya döndüğümde benim için her şey değişmiş olacak diyordu.” Kadınların, Kürtlerin ve LGBTİ+’ların eşit yaşayacağı bir geleceğin düşüyle Kobanê yoluna çıktı; geride ise çoğulculuğun en güzel tanımlarından birini bıraktı.

Alican Vural, Karadeniz’in devrimci mirasına daha hayatının başında soyunmuştu. Ödeyecek parası olmadığı için bir mağazada giyip ancak fotoğraf çekebildiği Deniz Gezmiş montuyla, çektiği fotoğrafıyla direnenlerin yüreklerinde yerini aldı. Garson olarak çalışıp biriktiği paralar ile Kobane’deki çocuklar için oyuncaklar almaya ancak yetmişti parası. 19 Mayıs Üniversitesi Kamu Yönetimi Siyaset Bilimi bölümü okuyan 19 yaşında, sınır tanımayan, kabına sığmayan dünyalar güzeli üniversiteli bir gençti daha. İki gün öncesindea ablasına yazdığı mesajdaki gibi bir yreğe sahipti; “abla bahcedeki kediyi bana yollasana..” Ali çok başkaydı, sevecendi, illa da makbul olmak gibi bir derdi yoktu, içinde nasıl geliyorsa öyle devam ederdi.

Alper Sapan, vicdanını devletin silahlarından daha güçlü gören vicdani retçi genç bir anarşistti. Savaşı, militarizmi ve insanın insanı öldürmesini reddeden sesi, Suruç’ta susturulsa da barış arayışının hafızasında yaşamaya devam ediyor. Bir öncesinde paylaştığı vicdani ret metninin son satırında; “Militarizm yaşamlarımızı yok etmeden, biz militarizmi yok edelim,” diyordu.

Büşra Mete,  İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü öğrencisi olarak gazeteciliği yalnızca bir meslek değil, hakikatin izini sürmenin sorumluluğu olarak görüyordu. Nerede bir acı, bir direniş ve bir dayanışma varsa orada olmayı seçen yaşamı, gerçeğin peşinden yürüyenlerin ortak hikâyesine dönüştü.

Cebrail Günebakan, tarihin direniş sayfalarına ‘taş atan çocuklardan’ olarak geçmişti, baskılarla ve hapishanelerle karşılaşmasına rağmen umudundan vazgeçmeyen bir gençti. Gezi’nin barikatlarından mahalle forumlarına uzanan yaşamı, adalet arayışının en sade ve en samimi yüzlerinden biriydi.

Cemil Yıldız, farklı kuşaklar arasında kurulan direniş köprüsünün en güçlü halkalarından biriydi. 12 Eylül’ün zindanlarından geçen yaşamını, gençlerle birlikte Kobanê’nin yeniden inşasına adayan bir dayanışma emekçisi olarak dostlarınınve yoldaşlarının yüreğinde yerini aldı.

Çağdaş Aydın, doğa tutkunu, çağdaş genç bir serüvenci olarak insanı ve emeği aynı sevginin içinde buluşturan güzel yürekli bir yol arkadaşıydı. Okuduğu iki üniversiteden de biriktirdikleriyle haksızlık karşısında sessiz kalmayan yaşamı, adının hakkını verircesine çağdaş bir vicdanın ifadesi oldu.

Emrullah Akhamur, tarihle ilgilenirken aslında insanın hikâyesini anlamaya çalışan gençlerden biriydi. Mersin Üniversitesi tarih bölümü öğrencisi olan Akhamur, Bukowski hayranı olarak sanata, edebiyata ve dostluğa duyduğu ilgiyle, savaşın değil yaşamın tarafında duran zarif bir iz bıraktı.

Erdal Bozkurt, emeğiyle geçinen binlerce insandan biriydi; ancak onu farklı kılan, dayanışmayı yalnızca bir düşünce değil, yaşam biçimi hâline getirmesiydi. Üç çocuğuna bırakmak istediği en büyük miras, daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancıydı.

Ferdane Kılıç, kadın mücadelesini yaşamının ayrılmaz bir parçası hâline getirmiş öncü isimlerden biriydi. Halkların eşitliğine, kadınların özgürlüğüne ve demokratik siyasete adadığı yaşamını, oğlu Nartan ile birlikte aynı umut yolculuğunda tamamlayarak dayanışmanın en güçlü simgelerinden biri oldu.

Fikriye Ece Dinç, Kadıköy Anadolu Lisesi mezunuydu. Daha öğrencilik yıllarında özgürlüğün yalnızca düşünülerek değil, emek verilerek büyütüleceğine inanan genç bir kadındı. Rojava’daki kadın devrimi düşlerine yol olmuştu.

Hatice Ezgi Sadet, gülümsemesiyle bulunduğu her ortama umut taşıyan gençlerden biriydi, o gülüşlerine dar geldi bu dünya. Siyaseti yalnızca bir mücadele alanı değil, halkların birlikte yaşayabileceği bir geleceği kurmanın yolu olarak görüyordu.

İsmet Şeker, Kobane direnişinde kaybettiği oğlundan sonra acının insanı yalnızlaştırmak yerine başkalarının yarasını sarmaya yöneltebileceğini gösteren bilge bir babaydı. Oğlunu toprağa verdikten sonra bile Kobanê’ye umut taşımak istemesi, oraya bir hastane yapmak istemesi dayanışmanın en güzel örneklerinden birisi olarak direnişin sayfalarında yerini aldı.

Kasım Deprem, alçakgönüllülüğü ve yardımseverliğiyle çevresinde sevilen bir gençti. Kendisi gibi Suruç’lu olan Osman Çiçek ile birlikte, dört bir yandan gelenleri ağırlamak için büyük bir heyecanla koştururken birlikte Kobane’ye gitmeyi geride kalan yoldaşlarına miras bıraktılar.

Koray Çapoğlu, memleket sevgisiyle özgürlük mücadelesini birbirinden ayırmayan matbaa işçisi, emekçi bir devrimciydi. Suruç’a elinde Trabzonspor bayrağı, kolunda Trabzonspor bilekliği ile gitti. Trabzonspor bayrağını yalnızca bir takımın simgesi olarak değil, farklı kimliklerin ortak yaşamının da sembolü gibi taşıdı. Yaşamını yitirdiğinde yoldaşları bu bayrakla üzerine örttüler.

Mert Cömert, Gezi direnişiyle devrimcileşenlerdendi. Politik bir ortama doğmamış, etrafında örgütlü bir yapı da yoktu. Gezi direnişinden sonra kendi başına HDP’nin kapısını çaldı. Karadeniz’in asi rüzgârını yüreğinde taşıyan genç bir mücadele insanıydı. Sosyal medya üzerinden Kobane yolculuğunu okudu ve Bafra’dan doğru bu yolculuğa dahil oldu. Patlamadan sonra günlerce yaşama tutunmaya çalışması bile, onun umutla kurduğu bağın ne kadar güçlü olduğunu anlatmaya yetiyordu.

Medali Barutçu, kitaplarla kurduğu dostluğu halkların ortak geleceğiyle buluşturan gençlerden biriydi. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünü öğrencisiydi. Dostları, yoldaşları onu “sürekli kitap okuyan birisi” hafızalarında taşımaya devam ediyorlar.

Evrim Deniz Erol, kendisine dayatılan kimliği değil, kendi özgürlüğünü seçen cesur bir gençti. Ayrımcılığın karşısında, ezilenlerin yanında duran yaşamı; özgürlüğün önce insanın kendi adını ve sesini sahiplenmesiyle başladığını hatırlatmaya devam ediyor.

Murat Yurtgül, kitaplara olduğu kadar insanlara da tutkuyla bağlıydı. Merhameti, paylaşmayı ve eleştirel düşünceyi yaşamının pusulası hâline getirerek ardında yalnızca okunmuş kitaplar değil, dokunduğu, okunmaya değer hayatlar bıraktı.

Nartan Kılıç, araştırmayı, üretmeyi ve düş kurmayı seven, Kabardey-Balkar Devlet Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği Fakültesi mezunu bir mühendisti. Çerkes ailesinden devraldığı dayanışma kültürünü Kobanê’nin yeniden inşasına taşıyarak, yalnızca bir kentin değil, ortak geleceğin de kurulabileceğine inandı.

Nazegül Boyraz, hiçbir örgütsel zorunluluğun değil, insan olmanın sorumluluğunun peşinden Kobanê yoluna çıktı. Dili, dini, kimliği ne olursa olsun insanı merkeze alan yaşamı, dayanışmanın en yalın ve en güçlü tanımlarından biri olarak başta geride bıraktığı dört çocuğu olmak üzere hepimize miras bıraktı.

Nazlı Akyürek, öğrenmeyi yalnızca üniversite sıralarında değil, halkların ortak yaşamında arayan genç bir hukuk öğrencisiydi. Farklı dilleri ve kültürleri tanıma merakı, adalet arayışını yaşamının doğal bir parçasına dönüştürmüştü.

Okan Pirinç, Hatay Samandağlı Arap Alevi bir aileden daha 18 yaşında iken Kobanê’ye oyuncak taşıyan gençlerden birisi olmak için yolculukta yerini aldı. Bir çocuğun yüzündeki tebessümün bazen en büyük devrim olabileceğine inanıyor, bu yüzden umutla dolu çantasını savaşın gölgesindeki çocuklara ulaştırmak istiyordu.

Osman Çiçek, doğup büyüdüğü Suruç’un acısını en yakından hisseden gençlerden biriydi. Sessiz kişiliğinin ardında büyük bir dayanışma duygusu taşıyor, çocukluk arkadaşlığıyla başlayan yol arkadaşlığını Kobanê’ye kadar sürdürüyordu.

Polen Ünlü, kadın özgürlüğünü, emek mücadelesini ve savaş karşıtlığını aynı yaşamın içinde buluşturan genç bir sosyalistti. Vicdani reddiyle ve mücadeleci kimliğiyle, barışın ancak kadınların ve halkların ortak özgürlüğüyle mümkün olacağını savunan direşçi bir kadın olarak kavgasını geride kalanlara emanet etti.

Serhat Devrim, “bu ülkede çocuklar nasıl aç kalıyor?” sorusunu vicdanının merkezine yerleştiren bir gençti. Kobanê’ye giden yolu onun için anlamlı kılan şey, savaşın ortasında kalan çocuklara umut olabilme arzusuydu.

Süleyman Aksu, öğrencilerine yalnızca yabancı bir dil değil, dünyaya vicdanla bakmayı da öğretmeye çalışan bir eğitimciydi. Eğitimi sınıfın dört duvarına sığdırmayan yaşamı, dayanışmayı da en önemli derslerinden biri hâline getirmişti.

Uğur Özkan, Hogir adıyla tanınan, yaşamını ezilenlerin mücadelesine adayan enternasyonalist bir sosyalistti. İşçi direnişlerinden kadın mücadelesine, çevre mücadelelerinden LGBTİ+ haklarına kadar uzanan yaşamı, başka bir dünyanın mümkün olduğuna duyduğu sarsılmaz inancın ifadesiydi.

Vatan Budak, cesareti yalnızca sözlerinde değil, yaşamının her anında taşıyan gençlerden biriydi. Soma’nın işçileriyle kurduğu dayanışmayı Kobanê’nin çocuklarına ulaştırmak isterken, ardında korkunun değil umudun izini bıraktı. Ardından babası; “22 yıllık ömründe bana hiç baba dediğini hatırlamıyorum. Çünkü biz arkadaştık, yoldaştık. Vatan çok zeki, insanları sever. Vatan’ın zekası ve insan sevgisi, hayatının her anına yansımış,” şeklinde anlatacaktı kendisini.

Veysel Özdemir, emek vererek kazandığı parayla çocuklara oyuncak alan sessiz bir iyilik insanıydı. En büyük zenginliğin paylaşmak olduğunu gösteren yaşamını annesi; “Evin küçüğüydü, hiç dışarıda çalışmamıştı. Ona kıymıyorduk ama bir aylık işe girdi, çalıştı. O parayla çocuklara bir şeyler almıştı. Kendisine yeni ayakkabı, gömlek, pantolon almıştı…”

Yunus Emre Şen, okumayı, düşünmeyi ve mücadeleyi birbirinden ayırmayan genç bir edebiyat öğrencisiydi. Teoriyi yaşamla buluşturan arayışı, Kobanê yolunda yarım kalsa da özgürlük düşü, onu tanıyanların hafızasında yaşamaya devam ediyor.

Nuray Koçan, hukuku yalnızca mesleki bir alan değil, adalet ve eşitlik mücadelesinin bir aracı olarak gören genç bir kadındı. Kadına yönelik şiddete karşı yürüttüğü çalışmalarla, daha özgür ve daha eşit bir yaşamın ancak dayanışmayla kurulabileceğine inanıyordu.

Nazlı Akyürek, halkları birbirine yaklaştıran en güçlü köprünün dili ve birbirini anlama çabası olduğunu biliyordu. Kürtçeyi öğrenme merakı ve adalet arayışı, onun farklı kimliklerle ortak bir gelecek kurma isteğinin en samimi ifadesiydi.

Duygu Tuna, yaşamını emekle kurmuş, mücadelesini ise kadınların ve ezilenlerin özgürlüğüne adamış bir direniş kadınıydı. Çalışma hayatının zorluklarından hapishane duvarlarına uzanan yaşamı boyunca, umudu örgütlemekten ve dayanışmayı büyütmekten hiçbir zaman vazgeçmedi.

Bugün aradan geçen yıllara rağmen 19 Temmuz’un Rojava’da yaktığı özgürlük ateşi de, 20 Temmuz’da Suruç’ta yarım bırakılan yolculuk da halkların ortak hafızasında yaşamaya devam ediyor. Kobanê’ye doğru yola çıkan o gençler de yanlarında yalnızca oyuncaklar, kitaplar ya da inşaat malzemeleri taşımıyordu. Onlar, savaşın karşısına dayanışmayı; nefretin karşısına kardeşliği; ölümün karşısına ise yaşamı koyan yeni bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancı taşıyorlardı.

Belki yolculukları Suruç’ta yarım kaldı; ama yürüdükleri yol hâlâ tamamlanmayı bekliyor. O yolu tamamlayacak olanlar ise, onların adlarını yalnızca ananlar değil; düşledikleri eşit, özgür ve barış içinde bir yaşamı kurmaya devam edenler olacaktır.

Ercan Jan AKTAŞ kimdir?

Sosyal bilimci, yazar ve aktivist. Çalışma alanları toplumsal barış, şiddet, militarizm, toplumsal cinsiyet ve vicdani ret. Sertav Çiya’ya Mektuplar – Yürümek (anı-belgesel), Yürümek (roman) ve Paris’te École des hautes études en sciences sociales’te tamamladığı tezine dayanan Vicdani Ret ve Sosyo-Politik Yaşama Etkileri kitaplarının yazarıdır. Fransa’da politik mülteci olarak akademi, basın ve aktivizm alanlarında çalışmalarını sürdürüyor.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz