Nitekim 1924 yılına gelindiğinde, Azadî’nin içinde iki isim belirgin biçimde öne çıkıyordu: Cibranlı Halit Bey ve Şeyh Sait. Halit Bey daha çok askerî hazırlık ve örgütlenme boyutuyla, Şeyh Sait ise toplumsal mobilizasyon ve dinî meşruiyet alanıyla ilişkilendiriliyordu. Ancak süreç planlandığı gibi ilerlemedi. Ordu içindeki Kürt subayların Beytuşşebab’ta deşifre olması, bazı birliklerin firarı ve Ankara’ya ulaşan istihbarat, devletin erken müdahalesini beraberinde getirdi.
Sedat Ulugana
Cibranlı Halit Bey, modern Kürt siyasal tarihinin en kritik geçiş dönemlerinden birinde öne çıkan askerî ve siyasi figürlerden biridir. 1881? yılında Muş’un Varto bölgesinde doğan Halit Bey, Cibran aşiretinin ileri gelenlerinden Mahmut Bey’in oğluydu. Anne tarafından ise Bingöl-Solhan çevresinde etkili olan Melekan şeyhleriyle akrabalık bağı bulunmaktaydı. Bu yönüyle Halit Bey, hem aşiret aristokrasine hem de bölgesel dini ağlara temas eden bir toplumsal çevrede yetişti.
1’inci Abdülhamid döneminde oluşturulan Hamidiye Alayları, Kürt aşiretlerini Osmanlı askerî ve idarî düzenine entegre etmenin başlıca araçlarından biriydi. 1892’de İstanbul’da kurulan Aşiret Mektebi de bu politikanın eğitim ayağını oluşturuyordu. Cibran aşiretinin Hamidiye sistemine dâhil olmasıyla Halit Bey de Aşiret Mektebi’ne kaydedildi. Burada aldığı eğitim, onu yalnızca Osmanlı askerî bürokrasisine hazırlamadı; aynı zamanda İstanbul’daki Kürt aydın çevreleriyle temas kurmasının da zeminini oluşturdu.
Aşiret Mektebi’nin resmî amacı, imparatorluğun taşra elitlerinden sadık askerî kadrolar yetiştirmekti. Ancak bu kurum aynı zamanda Kürt ileri gelenlerinin çocuklarını merkezî devlet ideolojisiyle buluşturan bir siyasal sosyalleşme alanıydı. Halit Bey’in daha sonra Harbiye’ye devam eden az sayıdaki Kürt öğrenciden biri olması, onun Osmanlı askerî yapısı içindeki yükselişini gösteriyordu.
Osmanlı ordusunda görev yapan Halit Bey, önce farklı cephelerde bulundu; ardından Rus ordusunun Kürdistan’da ilerlemesi üzerine memleketi Varto muhitine döndü. Şark Cephesi’nde Cibran aşiretine bağlı süvari birlikleriyle Ruslara karşı savaştı. Pasinler hattındaki çatışmalarda gösterdiği başarılar, askerî itibarını artırdı ve miralay rütbesine kadar yükselmesini sağladı. Ancak 1917 Ekim Devrimi sonrasında Rus ordusunun bölgeden çekilmesi, Kürt coğrafyasında yeni bir siyasal boşluk yarattı. Bu boşluk, Osmanlı Devleti’nin çözülüşü ve yeni ulusal projelerin yükselişiyle birleşince, bu vaziyet Halit Bey gibi figürleri yalnızca askerî değil, siyasi aktörler hâline getirdi.
Nitekim Mütareke sonrasında Kürt siyasal hareketi içinde iki eğilim belirginleşti: İstanbul merkezli diplomatik arayışlar ve taşrada örgütlenen yerel-aşiretsel siyaset… Cibranlı Halit Bey, bu iki alanı birbirine bağlayan isimlerden biri olarak öne çıktı zanımca. Kürdistan Teali Cemiyeti çevresindeki faaliyetler ve Sevr Antlaşması sürecinde Kürt aşiretleriyle yapılan temaslar, onun giderek daha belirgin biçimde Kürt ulusal talepleri etrafında konumlanmasını sağladı.
Halit Bey’in siyasal önemini artıran asıl gelişme ise, Kürdistan İstiklal Komitesi’nin kuruluş sürecidir. Azadi olarak da anılan bu yapı, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Kürt muhalefetinin en dikkat çekici örgütlenmelerinden biri hâline geldi. Örgütün kadroları arasında aşiret reisleri, eski Osmanlı subayları, Kürt aydınları ve dinî liderlerle ilişkili çevreler bulunuyordu. eski Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey ve Doktor Fuat gibi isimlerin yanısıra iddiaya göre Haydaranlı Kör Hüseyin Paşa, Hesenanlı Halit Bey de bu geniş siyasal ağın parçalarıydı.
Azadî’nin ortaya çıkışı, erken Cumhuriyet’in merkezileştirici ve tekçi politikalarıyla doğrudan bağlantılıdır. 1924 Anayasası’nın Kürt kimliğini tanımayan yapısı, hilafetin kaldırılması, otonomi beklentilerinin boşa çıkması ve askerî-bürokratik merkezileşme, Kürt ileri gelenleri arasında derin bir rahatsızlık yarattı. Bu bağlamda Cibranlı Halit Bey, yalnızca bir aşiret lideri değil; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde Kürt siyasal taleplerini askerî örgütlenme imkânlarıyla birleştirmeye çalışan bir aktördü.
Nitekim 1924 yılına gelindiğinde, Azadî’nin içinde iki isim belirgin biçimde öne çıkıyordu: Cibranlı Halit Bey ve Şeyh Sait. Halit Bey daha çok askerî hazırlık ve örgütlenme boyutuyla, Şeyh Sait ise toplumsal mobilizasyon ve dinî meşruiyet alanıyla ilişkilendiriliyordu. Ancak süreç planlandığı gibi ilerlemedi. Ordu içindeki Kürt subayların Beytuşşebab’ta deşifre olması, bazı birliklerin firarı ve Ankara’ya ulaşan istihbarat, devletin erken müdahalesini beraberinde getirdi.
Bu noktada Binbaşı Kasım Ataç’ın rolü, ilgili tarih yazımında özel bir yer tutar. Akrabalık bağları üzerinden Azadî çevresine yakın duran Kasım Ataç’ın Ankara’ya bilgi aktardığı yönündeki belgeler, elbette Kürt hafızasında ihanet figürü olarak yerleşmiştir. Bu istihbarat sürecinin ardından Cibranlı Halit Bey, 20 Aralık 1924’te Sarıkamış’a çağrıldı ve tutuklandı. Böylece 1925 Kürt hareketinin askerî liderliği, daha isyan başlamadan etkisiz hâle getirildi.
Halit Bey’in Sarıkamış’tan Bitlis’e götürülmesi, yalnızca bir nakil işlemi değil, aynı zamanda sembolik bir güç gösterisi olarak da okunabilir aslında. Serhat bölgesindeki Kürt aşiretleri arasından kelepçeli biçimde geçirilmesi, devletin bölgedeki Kürt muhalefetine verdiği açık bir mesajdı. Bu yolculuğa dair anlatılar arasında, Karakurt aşiretinden Abbas Bey’in Karapınar’daki evinde vuku bulduğu iddia edilen misafirlik sahnesi özellikle dikkat çekicidir. Bu anlatıda Halit Bey’in kendisini kurtarabilecek aşiret reislerinden hâlâ umutlu olduğu, ancak bu beklentinin karşılık bulmadığı görülür. Bu durum, dönemin Kürt aşiret siyasetinin parçalı yapısını ve kolektif hareket etme kapasitesindeki zaafları muazzam bir çıplaklıkla ortaya koymaktadır.
Haliyle Cibranlı Halit Bey, askerî kimliği nedeniyle Bitlis’te Harp Divanı’nda yargılandı. Eski Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey ise İstiklal Mahkemesi sürecine tabi tutuldu. Her iki isim de ölüm cezasına çarptırıldı. Yusuf Ziya Bey idam edildi; Cibranlı Halit Bey ise 14 Nisan 1925’te Bitlis’te kurşuna dizildi. Onun ölümü, 1925 hareketinin askerî ve siyasal aklının daha başlangıç aşamasında tasfiye edilmesi anlamına geliyordu.
Halit Bey’in infazından sonra ailesi de dönemin diğer muhalif Kürt aileleri gibi sürgün politikalarının hedefi oldu. Çocukları ve yakın akrabalarının bir kısmı Batı Anadolu’ya gönderildi; bazı akrabaları öldürüldü, bazıları ise Suriye’ye sığındı.
Kaldı ki Cibranlı Halit Bey’in tarihsel hafızadaki yeri, yalnızca arşiv belgeleriyle değil, sözlü anlatılarla da şekillenmiştir. Demir Özlü’nün 1960’larda Muş’ta askerlik yaptığı sırada derlediği anlatılar, Halit Bey’in bölge halkı nezdinde nasıl bir efsanevi figüre dönüştüğünü gösterir. Onun kalpağı, kılıcı ve infazına dair anlatılar, tarihsel kesinlikten ziyade kolektif Kürt hafızasının işleyişini yansıtır. Kuşkusuz bu hafıza, Halit Bey’i yalnızca yenilmiş bir isyan kadrosu olarak değil, onuru ve siyasi ideali uğruna ölüme giden bir Kürt önderi olarak yaşatmıştır.







