Raşe Pütün
Kadir İnanır’ın ardından “Barış, barışa gönül verenlerdir” dedik. Bu coğrafyada barış, hiçbir zaman yalnızca masaya oturulan süreçlerin adı olmadı. Barış denilene kadar ölüm konuşuldu, gözyaşı konuşuldu, sürgün konuşuldu, mahpusluk konuşuldu. Kürt meselesine vicdanla dokunan, çözümü savunan ya da yalnızca çatışmanın sona ermesini isteyen herkes, farklı dönemlerde ağır siyasal, toplumsal ve kişisel bedeller ödedi. Çünkü Türkiye’de uzun yıllar boyunca barışı savunmak, yalnızca bir siyasal tercih değil, egemen güvenlik paradigmasına karşı etik bir duruş sergilemek anlamına geldi. Bu yüzden barışın tarihi, aynı zamanda bedel ödeyen insanların tarihidir.
Barışın dili, çoğu zaman susturulanların, yalnız bırakılanların ve buna rağmen ortak yaşam umudundan vazgeçmeyenlerin dili olmuştur. Kürt meselesinde barış yalnızca Kürtlerin talebi olarak görülemez. Barış, en az Kürtler kadar Türklerin de talebi olmalıdır. Çünkü bu topraklarda barışı istemek bir “Kürtseverlik” göstergesi değil, Türkiye’yi ve bu ülkenin bütün halklarını sevmektir. Barış, herhangi bir etnik kimliğe duyulan sempati değil ortak geleceğe duyulan sorumluluktur.






