Kürtlerin barışma, müzakere etme, kendini okuma, kendini yenileme, kendini yeniden örgütleme derdinin bu kadar yalnız kaldığı bir dönem olmadı değil elbette ama bu kadar geri bir noktadan konuşulup, tartışıldığı bir dönem olmamıştır evet. Barış talebi, onu örgütleme tavrı, müzakere edecek gücü ve iradeyi kazanma pratiği çok şey söylüyor ama esas olarak iktidara talip olma seslenişi sarsıcı ve bu hissediliyor olmalı.
Akın Olgun
Rum’un, Ermeni’nin, Musevi’nin, Roman’in, Kürt’ün, Laz’ın, Çerkez’in, Gürcü’nün ve varlığını bu topraklarda yaşatmak için, göze batmadan yaşamaya çalışan tüm inanç ve milliyetten insanların olmadığı bir coğrafya kime, neye iyi geldi? Geldi mi?
Ermeni’yi tehcire, soykırıma, Rum’u pogroma, Kürd’ü inkara, kıyıma sürükleyen ve geriye kalanları bu zulümle, şiddetle “terbiye” eden akıl neyi çözdü? Çözebildi mi?
Hepimizin birbirine benzediği, benzeştiği, aynı şeyleri düşünüp, konuştuğu bir toplam kime, neyin keyfini verdi?
Kültürü, dili, inancı tekleştirmeye çalışmanın bir cinayet ve yok etmeye gönüllü olmak olduğunu, bunun da düz ırkçılık olduğunu anlamamakta ki bu ısrar, bu sunulan rıza, bu ahmaklık neye, kime, kimlere iyi geliyor hakikaten?
Aydınını, solcusunu, ilericisini, demokratını devlet değirmeninde öğüten o akıl, neyi, kimden kurtardı ki?
Alevi’nin kapısına çarpı atıp, yakan, aşağılayan ve karşısına geçip seyreden, her şey olup bittikten sonra “devletimiz büyüktür” diyen o sesleniş, neyi korudu?
Gazete matbaalarını basıp, yakıp, yıkan, gazetecileri cezaevlerine dolduran, gazeteleri bombalayan o ceberut gelenek, neyi sorun olmaktan çıkardı?
Ve tüm bunlar bu topraklarda yaşanmamış gibi yapan, devleti kutsal bir tapınak gibi gören o bağnazlık, hangi derde deva oldu acaba?
En solcusundan en sağcısına, en şoveninden en demokrat olanına, en ilericisinden en gericisine kadar, konu Kürt’ün hakkına geldiğinde, aynı anda, farklı cümlelerle, karşıtlıkta kol kola birleştiren o “beton” ne menem bir şeydir ki, asla bozulmuyor istifi?
Soruların ardındaki hepimizin gerçekliği belki de.
Çoraklaştığımız alanlar büyüdükçe kendimizle daha çok kavga ediyorsak ve şovenizme daha çok yaklaşıyorsak, tehlikeyi barışta değil, altımızdan kaymasına izin verdiğimiz zeminde aramalıyız.
Kürtlerin, nasıl bir cumhuriyet, nasıl bir barış, nasıl bir toplum arayışlarına kamçı şaklatan o kibir birliği bu yüzden çok rahatsız edici.
Ezilenin yanındaymış gibi yapıp, ezenin ruhunu bir zırh gibi giyinen o tavır alışlar, tutumlar bu yüzden tiksindirici.
“Vasata muhtaç” hale gelişimizin altında büyük iktidarın kendisi var elbette ama daha fenası buna gönüllü kocaman bir toplamın varlığı. Küçük iktidarların hırsı, kibri, zulmü benzemez hiçbir şeye. Çünkü o kendini hep gizleyerek, biçim değiştirerek, renk değiştirerek var etmiştir ve her şey olabilme becerisiyle, statükosunu, konforunu korumak için, bir kere değil, defalarca “olmazlar” la bıçaklamasıyla meşhurdur.
“Bir muhatap arıyorum” çağrısının yaşandığı o günden, masaların kurulmak zorunda kaldığı ve müzakerenin kaçınılmaz hale geldiği bugüne, Kürtlerin karşısına hep olmazlarla gelenlerin, Kürtlerin çözüm inadına bakışında değişen çok fazla bir şey olmadı maalesef. Akıl veren, lütfeden, nasihat bildiren hal, eksilmeden koruyor hala kendisini birçok alanda.
“Sizin yüzünüzden” diye başlayan cümlelerin, ezeni suçlayan pasif agresif tutumu iç bunaltıcı oluyor bu tablo içinde. Bunca bedelin çıktısı bu olmamalı diye düşünüyor çünkü insan.
Barış sürecine dair entelektüel alanda yaşanan sessizliğe değinen bir belirlemeye karşı, “bedel” yarıştırma ve “biz ne yaşadık” tavrı içinde konuşma hali de ağır geldi açıkçası.
Oysa, demokrasi mücadelesinde ödenen tüm bedeller, o mücadelenin ortak değeridir ve bizler ödediğimiz bedelleri yarıştırmak yerine, daha ağırını yaşayanlara karşı, kişisel heybelerimizde bir tecrübe olarak tutarız.
Kürtlerin barışma, müzakere etme, kendini okuma, kendini yenileme, kendini yeniden örgütleme derdinin bu kadar yalnız kaldığı bir dönem olmadı değil elbette ama bu kadar geri bir noktadan konuşulup, tartışıldığı bir dönem olmamıştır evet. Barış talebi, onu örgütleme tavrı, müzakere edecek gücü ve iradeyi kazanma pratiği çok şey söylüyor ama esas olarak iktidara talip olma seslenişi sarsıcı ve bu hissediliyor olmalı.
Yönetmeye talip olmanın, nostalji anlatılarını, onun getirdiği alışkanlıkları, kendini onunla var etme tutumlarını ve bu tutumların yarattığı konforu sarstığı bir gerçek.
Cansu Çamlıbel’in, T24’de yayınlanan Kani Torun söyleşinde öne çıkan ve Demirtaş’ın bir görüşmede sayın Torun’a ifade ettiği o cümlenin aslı, astarının “eşit, özgür ve adilce yönetmeye iddiamız var ve bunu başaracağız” temelli olması bu yanıyla da çok çarpıcı.
Bunun, statükoları sarsan, irrite eden bir iddia olduğu ise hakikat. “Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” modunda bir esprisi de yok değil hani iddia sahibinin…
An gelecek, barış döneminin siyasetini örmek artık yeterli olmayacak.
Çünkü barışmak yönetmeye de talip olmak demek. Hem yerelde hem genelde hem de hayatın tüm alanlarında.
Ortaya konan iddiayı, “yönetme” temelli bir yere taşımaz ve bunun siyasetini yapmazsanız, siyaseti kurmanız ve ayakta kalmanız imkansızlaşır ki bu kendini tekrar etmek anlamına gelir. Kendini tekrar eden ise tükenir. Aslında, tüm sürecin de ana vurgusudur bu. “Bütünleştirici” siyaset yolculuğunun eninde sonunda, yönetmeye talip olmaya çıkacağı su götürmez…
Kürt sorunun çözümüyle, iddiayı tüm toplum için “eşit, özgür ve adil” şekilde yönetmeye talip olmaya dönüştürmek, bizim için ulaşılmaz görünebilir ama kendini mücadeleyle var etmiş, değiştirmiş, dönüştürmüş bir toplam için bu sadece “yeni” durumdur.
Bu anlaşılmadığı için de çok fazla kafa karışıklığı yaşanıyor.
Başkalarının güvenli, huzurlu ve barış içinde yaşamasına özenerek ve kıskançlık çekerek bu hayatı taşıyamayacağımız ortada. Onu inşa etme sorumluluğu bu yüzden çok anlamlı.
Umut ettiğimiz şeylere, üzgün emojiler bırakarak sahip olamayacağımız gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi süreç.
Kabullenmekte zorlanmamız kadar, “karşı” çıkmamız, tereddüt etmemiz, şüphe duymamız da normal ama somut koşulların somut tahlilini yapmamak kaygılarımızı tutuculaştırmak asla kazandıran olmayacak. İçinde olmak, demokratik olanı zorlamak, onu örgütlemek, güçlendirmek, sürekli şikâyet eden olmaktan çok daha kıymetli bir tutumdur. Dolayısıyla 7. Maddeyi işaret eden değil, onu hazırlayan olmaktır bu.
Taşın altına elini, kolunu, bedenini koymanın ve göze almanın cesareti olmadan olmayacağını anlatıyor tekrar tekrar hayat bize.
İmralı’dan geçtiği ifade edilen şeye biraz da buradan bakmak gerek belki.
İnat edenin, büyütenin, kazanmayı örgütleyenin yaklaşımındaki stratejik tutuma bozulmak çok manasız bu yanıyla.
Demokrasinin geçtiği yer olarak sandığı işaret etmenin hem romantizmi hem de anlamı güzel ama devlet ve iktidar gerçekliğinden bakınca melankoliye dönüştüğü de “adam kazandı” sözü kadar sarsıcı.
Tam bu noktada, Kürt siyasetinin süreci örgütleme stratejisindeki boşluğu işaret etmek iyi olabilir.
Yaşadığımız savruluşların, sürece dahil olamama temelli motivasyonsuzluğun, derdi sahiplenme konusundaki edilgenliğin, “kandırılıyoruz” şüphesiyle ortalıkta dolaşmaların var elbette bir anlamı. Tüm kışkırtmalara rağmen, inanmak, güvenmek isteyen kocaman bir toplam olduğumuz hakikati de buna içkin.
Barış kadar büyük ve kıymetli bir talebi şüphelerden arındırmak, güven ve şeffaflık temelli bir çizgide o büyük toplamı buluşturmak ne kadar geciktirilirse, o kadar büyüyecek boşluk ve o boşlukta büyüyen umut olmayacak.
Özellikle, ülkenin batısını şoven zorbaların demagojisine, propagandasına alan açan siyasete teslim edip, barışın ve çözümün rızasını sadece Kürtlere sıkıştırmanın bir çare olmayacağı görülmeli.
Ülkenin batısına, süreci anlatma sorumluluğunu iktidar bileşenlerine bırakmanın büyük bir hata olduğunun ayırdına varılması gerektiği kanaatindeyim.
Çünkü barışa rızayı baskı, zor ve hukuksuzlukla kurmaya çalışmak, demokrasi mücadelesini batıdan kopararak, algılarda iktidarın yanına koymak demektir ve evet iktidar bunu bir siyasi çıkarım olarak görüyor ve evet devlet, süreç sonuca erdirildiğinde, Kürt siyasetinin on yıllardır batıyla kurduğu tüm bağları sıfırlanmak istiyor ki o da siyasi mücadeleye dahildir.
Ülkenin batısına derdi anlatacak, meselenin ruhunu karşısındakine geçirecek, gözle görülür bir sahiplenmeyi inşa edecek bir aktörün, yani Demirtaş’ın cezaevinde olması, Sırrı Süreyya Önder’in gök kubbe altında bir hoş seda bırakarak elvedasının gerçek anlamda çok ama çok büyük bir boşluk yarattığı ortada.
Tam da bu yüzden, süreci Demirtaş’ın cezaevinin dışında olmasıyla ölçen ve bunu bir samimiyet testi olarak gören milyonlar var.
Cezaevinden binlerce insanın çıkması elbette çok önemli bir sonuç olacaktır ama Osman Kavala’nın, Can’ın ve Gezi tutsaklarının içeride kalması, sevinci sadece kursakta bırakmayacak, ayrıca sevinçle özgürlüğe sarılanlara karşı da bir duygusal ayrışma zemini oluşturacaktır.
Demirtaş’ın tahliyesini çerçeve yasanın içine koyarak konuşmayı da bu yanıyla doğru bulmuyorum. AİHM kararlarının uygulanması, hukuk ve demokrasi beklentisine de karşılık gelecektir diye düşünüyorum.
Ülkenin batısı mevzusunda, beklentiyi küçük tutmanın, sonraya bırakmanın yol açacağı sorunlarla baş etmek pek mümkün olmayacaktır bence.
Meseleyi doğru anlatmanın, aklın ve ortak duygunun yolunu bulmanın siyaseti kurulamazsa, korkarım “Hayır”ı örgütleyen akıl hem iktidarın zeminini güçlendirecek hem de Kürtlerin demokrasi ve mücadele içindeki karşılığını fena halde darbeleyecek.
Birinci yüzyıl cumhuriyetinin kanla, şiddetle, hukuksuzlukla, zorbalıkla yok etmeye gönüllü olduğu, tek tip kültür ve düşün hayalperestliği ile tüm hayatları silikleştirdiği bu topraklara, çok kültürlü, çok dilli yeni bir cumhuriyet iddiasında bulunmak, aynı zamanda onun pratiğini ortaya koymakla, onu siyaseten taşıyabilmekle mümkün diyebiliriz.
Bunu sadece kendimizi anlatarak yapamayacağımız ise ortada.
Örgütle devlet arasındaki çözümleme pratiği, yolun ilk çeyreği için doğru olabilir ama sonrası için geçerliliği çok tartışmalı.
Sabırla ve inatla, nasıl ve hangi yöntemlerle bunun ortaya konulabileceği sorusu sanırım bu yüzden çok acil.






