BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Teknoloji Cumhuriyeti’nin Savaş Makinesi Palantir ve NATO İş Birliği

Teknoloji Cumhuriyeti’nin Savaş Makinesi Palantir ve NATO İş Birliği

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Veri bu nedenle hiçbir zaman “yalnızca veri” değildir. Onu kimin topladığı, hangi amaçla işlediği, hangi örüntüyü anlamlı kabul ettiği ve ortaya çıkan bilgiyi kimin kullanabildiği, doğrudan iktidarla ilgili. Teknoloji tam da burada görünmez bir “tarafsızlık perdesi” yaratıyor: Ekranda sonuç pat diye çıktığında, o sonuca gelene kadar yapılan insani ve siyasi tercihlerin çoğu buharlaşıyor.

Menekşe Kızıldere

Alex Karp’ın The Technological Republic kitabı, teknoloji dünyasına pek de alışılmadık bir yerden çomak sokuyor. 2025’te yayımlanan kitap, Silikon Vadisi’nin uzun zamandır halı altına süpürdüğü bir soruyu pat diye ortaya atıyor: Teknoloji şirketleri yalnızca tüketiciye sevimli uygulamalar ve hizmetler sunan yapılar olarak mı kalmalı, yoksa devletlerin güvenlik ve savunma kapasitesinin yeniden kurulmasında vites mi büyütmeli? Karp’ın cevabı oldukça net: ABD ve müttefikleri yeni bir teknoloji ve silahlanma yarışının içindeyken, teknoloji dünyası da o pembe bulutları dağıtıp “ciddi meseleler”e geri dönmeli; devletle, savunmayla ve savaşın ihtiyaçlarıyla masaya oturmalı. Kitabın asıl eğlenceli tarafı ise bu fikrin fildişi kulesinden bir akademisyen ya da dışarıdan bir yorumcu tarafından değil, Palantir’in kurucu ortağı ve CEO’su tarafından ortaya konması. Dolayısıyla Karp’ın kitabını okurken yalnızca “teknoloji nereye gidiyor?” sorusunu değil, Palantir’in nasıl bir dünyada kendisine devasa bir pazar açtığını da düşünmek gerekiyor (1).

İşte tam bu noktada Palantir sahneye fırlıyor. Karp’ın sözünü ettiği o teknoloji şirketi-devlet yakınlaşmasını anlamanın en kestirme yolu, şirketin mutfağında ne yaptığına bakmak. Palantir, farklı kaynaklardan gelen akıl almaz büyüklükteki veriyi aynı sistem içinde bir araya getirip analiz etmeye yarayan yazılımlar geliştiriyor. Kulağa ilk anda savaşla pek ilgisi olmayan, sıradan bir veri işi gibi gelebilir. Ama merceği biraz yakınlaştırınca işin rengi değişiyor: Bir savaş alanında uydu görüntülerinden drone verilerine, radar kayıtlarından istihbarat raporlarına kadar devasa bir veri akışı var. Bütün bu veriyi bir araya getirip hızla anlamlandırabilmek, artık sahadaki silahtan çok daha stratejik bir güç haline geliyor.

Palantir’in Maven sistemi bu dönüşümün tam bir ders kitabı örneği. Başlangıçta sadece drone görüntülerini analiz etmek için yola çıkan Project Maven, zaman içinde çok daha kapsamlı bir askeri veri canavarına dönüştü. Pentagon, Mart 2026’da Maven’i ABD ordusunun temel askeri komuta ve kontrol sistemlerinden biri olarak kabul etti. Reuters’ın aktardığına göre sistem; uydu, drone, radar ve diğer sensörlerden gelen devasa veriyi analiz ederek tehditleri şıp diye belirliyor ve savaş alanındaki karar süreçlerine omuz veriyor. Yani mesele artık ekranda bir görüntünün “drone” mu yoksa “araba” mı olduğunu söylemekten ibaret değil; farklı kaynaklardan gelen bilgileri tek bir savaş resmi içinde birleştirmek (2).

NATO’nun 2025’te Palantir ile Maven Smart System için masaya oturması işte bu yüzden kritik. NATO, 25 Mart 2025’te Palantir’in sistemini Müttefik Kuvvetler Harekât Komutanlığı’nın kullanımına aldı. Sistem farklı kaynaklardan gelen verileri bir araya getirerek istihbaratın birleştirilmesi, hedeflerin değerlendirilmesi, savaş alanının daha net görülmesi ve kararların ışık hızına çıkarılması için kullanılacak. Kısacası Palantir’in yazılımı artık yalnızca bir ordunun satın aldığı teknolojik bir oyuncak değil; NATO’nun savaş alanını görme, veriyi işleme ve karar verme altyapısının ta kendisi (3).

Bunu kavramak için “yapay zekâ bir gün savaşlarda kullanılacak” diye kehanette bulunmaya gerek yok.

O gün zaten geldi. Asıl büyük değişim, savaşın kendisinin giderek bir veri işleme meselesine dönüşmesi. Eskiden bir komutanın önündeki haritada sınırlı sayıda bilgi vardı; şimdi aynı anda uydu görüntüleri, drone kameraları, radarlar, istihbarat raporları ve akla gelebilecek her türlü sensör verisi akıyor. Dolayısıyla soru yalnızca “Hangi silaha sahibiz?” olmaktan çıkıyor. Savaş alanını kim daha hızlı görebiliyor, hangi veriyi bir araya getirebiliyor ve bütün bu bilgiyi karar vericinin önüne nasıl koyuyoruz?

Bunlar ilk bakışta tamamen teknik sorular gibi durabilir. Ama biraz kazıyınca her birinin içinde katıksız bir siyaset olduğunu görmek hiç de zor değil. Çünkü bir sistemin neyi göstereceğine, neyi “tehdit” olarak etiketleyeceğine ve hangi bilgiyi öne çıkaracağına en nihayetinde insanlar karar veriyor; sonra bu tercihler sessizce yazılımın içine yerleşiyor.

Ukrayna savaşı da bu değişimi iyice vitrine çıkardı. Reuters’ın Mayıs 2026’da aktardığına göre Zelenskiy ile Karp’ın görüşmesinde Ukrayna’nın savaşta yapay zekâ kullanımını genişletmesi ele alındı. Palantir’in Ukrayna’da hava saldırılarının analizinde ve istihbarat verilerinin yönetiminde aktif kullanılan sistemleri var zaten. Aynı haberde, Ukrayna’da 100’den fazla şirketin hava tehditlerini tespit etmek üzere 80’den fazla yapay zekâ modeli üzerinde çalıştığı aktarılıyor. Savaş alanı böylece yalnızca tankların, topların ve dronların değil, algoritmaların da yarıştığı bir test sahasına dönüşüyor (4).

Savaşın algoritmikleşmesi derken tam da bu dönüşümden söz ediyoruz. Algoritma tetiğe basan asker olmayabilir. Fakat askerin hangi bilgiyi göreceğini, hangi hareketin tehdit sayılacağını ve hangi hedefin öncelikli hale geleceğini etkileyen sistemin ta kendisi haline gelebilir. İnsan hâlâ kararın içinde duruyor gibi görünebilir; ancak kararın verildiği ortam giderek daha fazla yazılımlar tarafından inşa ediliyor. Asıl kıyamet de burada kopuyor.

Karp’ın o pek sevdiği “Teknoloji Cumhuriyeti” fikrini bu noktada yeniden düşünmek lazım. Teknoloji gerçekten de devletin kapasitesini artırabilir. Fakat devletin daha fazla veri toplayabilmesi, daha hızlı karar verebilmesi ya da daha uzağı görebilmesi, kendiliğinden daha demokratik bir siyasal düzen yaratmaz. Bir devletin kaslarının güçlü olmasıyla, o gücün toplum tarafından denetlenebilmesi kesinlikle aynı mesele değil.

Hatta teknolojik kapasite merkezileştikçe, gözümüzün önünde yeni bir iktidar biçimi doğabilir. Çünkü veriyi işleyen sistem yalnızca bilgi sunmuyor; neyin görülebilir, karşılaştırılabilir ve karar verilebilir olduğunu da baştan şekillendiriyor.

Bu yüzden mesele yalnızca Palantir’in “iyi” veya “kötü” bir şirket olup olmaması değil. Masada çok daha büyük bir soru var: Devlet kendi stratejik kapasitesini ve aklını özel teknoloji şirketleri üzerinden kurduğunda ne olur? Bir şirket savaş alanının verisini işleyen temel altyapıyı sağladığında, teknik uzmanlık ile siyasal güç arasındaki sınır da yeniden çiziliyor. Çünkü hangi verinin bir araya getirileceği, hangisinin anlamlı kabul edileceği ve hangi seçeneklerin karar vericinin önüne konacağı artık yalnızca askerî bir ayrıntı değil.

Veri bu nedenle hiçbir zaman “yalnızca veri” değildir. Onu kimin topladığı, hangi amaçla işlediği, hangi örüntüyü anlamlı kabul ettiği ve ortaya çıkan bilgiyi kimin kullanabildiği, doğrudan iktidarla ilgili. Teknoloji tam da burada görünmez bir “tarafsızlık perdesi” yaratıyor: Ekranda sonuç pat diye çıktığında, o sonuca gelene kadar yapılan insani ve siyasi tercihlerin çoğu buharlaşıyor.

Böyle bakıldığında Karp’ın “Teknoloji Cumhuriyeti” kavramı çok daha tartışmalı bir hale geliyor. Cumhuriyetin teknolojik kapasitesini artırmak elbette mümkün. Fakat bu kapasite demokratik denetimden uzaklaşıyorsa, büyüyen şey cumhuriyetin kendisi değil, devletin kontrolsüz hareket alanı olabilir. Dahası, devletin stratejik kapasitesi giderek birkaç özel şirketin teknolojilerine bağımlı hale gelirse, bu “teknoloji cumhuriyeti”nin sınırlarını gerçekte kimin belirlediği sorusu da ortada kalıyor.

Belki de bugün sormamız gereken soru “Teknoloji Cumhuriyeti nasıl kurulacak?” değil, “Teknoloji kimin cumhuriyetini kuracak?”

Karp’ın teknoloji şirketleri ile devlet arasında önerdiği bu sıkı fıkı ilişki, bu nedenle yalnızca bir iş modeli değil, aynı zamanda jeopolitik bir tercih. NATO’nun Palantir’in sistemini askeri kapasitesine dahil etmesiyle, Karp’ın savunduğu ilişki biçiminin Avrupa’daki karşılığını da canlı canlı görüyoruz. Avrupa kendi teknolojik ve askeri kapasitesini geliştirmeye çalışırken, bu kapasitenin hangi şirketlerin altyapıları üzerinden kurulacağı da giderek hayati bir soru haline geliyor.

Dolayısıyla Palantir’e bakarken yalnızca bir şirketi değil, yeni bir düşünce biçimini de görmek mümkün. Teknolojinin devletin güvenlik ihtiyaçlarıyla birleştiğinde nasıl bir siyasal kapasite yaratabileceğini gösteren dev bir örnek bu. Karp’ın kitabı da tam burada önem kazanıyor: Palantir’in yaptıklarını yalnızca şirket stratejisi olarak değil, Batı’nın geleceğine dair daha geniş bir önerinin parçası olarak okumamıza izin veriyor. Belki de “Tekno-Otokrasi” tartışması tam burada başlıyor: Teknoloji devletin kapasitesini büyütürken, bu kapasite üzerinde söz sahibi olanların sayısı giderek azalıyor mu?

Belki de “Teknoloji Cumhuriyeti”nin asıl sorusu burada ortaya çıkıyor: Cumhuriyetin yeni teknolojik altyapısını kim kuracak? Bu sorunun cevabı, yalnızca teknoloji politikalarını değil, geleceğin iktidar ilişkilerini de belirleyecek.

Palantir ise bu geleceği uzaktan seyredip anlatan bir şirket değil. Onu bizzat kuran aktörlerden biri.

Savaş alanında veriyi askeri kapasiteye dönüştürüyor; devletin farklı kaynaklardan topladığı bilgiyi aynı sistem içinde buluşturuyor. Şirketin vaat ettiği şey aslında oldukça basit: Daha fazla veriyi daha hızlı işlemek ve karar vericinin önüne daha anlamlı bir tablo koymak. Fakat bu sadelik, arkasındaki siyasal soruyu ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Teknoloji gerçekten de cumhuriyetin kapasitesini büyütebilir. Fakat cumhuriyetin ne olduğu sorusunu teknoloji şirketlerinin insafına ve kapasitesine bırakırsak, elimizde yalnızca daha hızlı çalışan bir devlet kalabilir.

Belki de asıl tartışmamız gereken, teknolojinin ne kadar akıllı olduğu değil; bu aklın kimin adına çalıştığıdır.

Kaynaklar

(1) Alex Karp ve Nicholas Zamiska, The Technological Republic: Hard Power, Soft Power, and the Future of the West, Penguin Press, 2025.

(2) Reuters, “Pentagon to adopt Palantir AI as core US military system, memo says”, 20 Mart 2026.

(3) NATO, Palantir Maven Smart System anlaşmasına ilişkin duyuru, 2025.

(4) Reuters, “Zelenskiy meets Palantir CEO as Ukraine expands use of AI in war”, 12 Mayıs 2026.

Menekşe KIZILDERE kimdir?

İklim krizi ve enerji politikaları alanında uzmandır. Yazılarında ekolojik kriz ile toplumsal eşitsizlikler arasındaki yapısal ilişkileri ele alır, demokratik modernite paradigması çerçevesinde alternatif ve eşitlikçi yaşam modellerini değerlendirir. Çalışmalarını bilimsel temelli ve toplumsal dönüşüm perspektifiyle sürdürmektedir

Benzer Haberler

Seçimi kaybeden AKP itiraz etmişti

Üsküdar'da başkanvekili seçimi yenilenecek

Süreçte “entelektüellerin rolü” sözleri

İmralı Heyeti Üyesi Erol: Teorik çerçevedeki eksikliğe dikkat çektim

Tahliyesi üçüncü kez ertelendi

Hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım kalp krizi geçirdi

AİHM: Osman Kavala derhal serbest bırakılmalı

Kavala’nın avukatları: Karar gecikmeksizin uygulanmalı

‘Özenli dil’ ve ‘çözümün parçası olma’ çağrısı

Erdoğan: Süreci zora sokan tarih karşısında mesul olacak

Özel de geri çekerse karar kesinleşecek

CHP 'mutlak butlan' temyiz başvurusunu geri çekti

Öcalan’dan ‘görüşme notu’ açıklaması:

Paylaşımlar gerçek dışı ve provokatif hareketlerdir

Özel’den Aziz İhsan Aktaş davasına tepki:

Hani parkelerin altından dolarlar çıkacaktı