Asıl ihtiyaç, bilgiyi kaynağına yabancılaştırarak siyaseti yeniden “merkez”e yerleştirmek değil, merkezi dağıtarak her bir toplumsal alanı birbirini gören, birbirine temas eden ve birbirini dönüştüren eşit bir ilişkisellik içinde yeniden örgütleyebilmektir. Bu anlamda siyaset, yalnızca profesyonel bir faaliyet ya da özel bir alan değil; gündelik hayatın, akademinin, kültürün ve en sıradan toplumsal pratiklerin içinde sürekli yeniden üretilen bir ortaklık biçimidir.
Ercan Jan AKTAŞ
Bilginin kaynağı ve üretim sahası hayatın kendisidir. İnsan topluluklarının gündelik yaşamları, ortak deneyimleri, mücadeleleri ve farklı kültür ve hayatlarla karşılaşmaları tarih boyunca bilginin asıl kaynağını oluşturdu. Ancak moderniteyle birlikte iktidar ve güç ağları üzerinden bilgi üretimi giderek uzmanlaşmış kurumların, akademik disiplinlerin ve profesyonel otoritelerin denetimi altına girdi. Böylece hayatın içinden doğan bilgi, onu üreten toplumsal bağlamlardan koparılarak yeniden hayatın üzerine konuşan bir iktidar alanına dönüştürüldü. Üniversiteler, araştırma merkezleri ve çeşitli uzmanlık kurumları bilgiyi üretildiği toplumsal ilişkilerden uzaklaştıran mekanizmalar haline geldiler. Bu süreç, patriyarkanın, devletin ve kapitalist modernitenin ortaklaştığı merkezileştirme mantığından bağımsız değildir.
Çünkü bu dönüşüm yalnızca teknik ya da kurumsal bir mesele değil, aynı zamanda iktidarın mekânsal ve sembolik olarak örgütlenme biçimidir. Bilginin kim tarafından üretileceği, kimin konuşacağı, kimin dinleyeceği ve hangi seslerin meşru kabul edileceği bu düzen içerisinde belirlenir. İktidar bu nedenle yalnızca içerikte değil; kürsülerde, salon düzenlerinde, toplantı biçimlerinde ve gündelik ilişki ağlarında da kendisini yeniden üretir oldu. Siyasetin, hatta çoğu zaman muhalif siyasetin de bu işleyişten bütünüyle bağımsız olmadığı görülmektedir. Tam da bu nedenle son yıllarda alternatif akademiler, toplumsal hareketler ve çeşitli demokratik oluşumlar yalnızca siyasal programları değil, katılımın ve ortak düşünmenin mekânsal biçimlerini de tartışmaya açmaktadır. İnsanların nasıl bir araya geldiği, birbirlerini hangi mesafeden gördükleri, sözün nasıl dolaşıma girdiği ve karar süreçlerinin nasıl örgütlendiği demokratik kültür açısından en az söylenen söz kadar belirleyici hale gelmiştir.
Bilgi üretimini ve paylaşımı hiyerarşik bir piramidin öznesi olmaktan çıkarmak aynı zamanda mekân ile siyasal kültür arasındaki ilişkiye de yeniden bakmayı gerekli kılmaktadır. Özellikle son bir yıldır Türkiye ve Avrupa’da Türkiyeli muhalif yapıların gerçekleştirdikleri konferansları yakında izlemeye çalışıyorum. Demokratik toplum, toplumsal barış, yerel demokrasi, komünal yaşam ya da özgür yurttaşlık gibi kavramlar yalnızca içerik düzeyinde tartışılan fikirler değildir; aynı zamanda bu fikirlerin nasıl bir ilişkisellik içinde üretildiğiyle de doğrudan bağlantılıdır. Başka bir ifadeyle, özgürlüğü konuşmanın biçimi ile özgürlüğün kendisi arasında koparılamayacak bir bağ vardır.
Bu nedenle söz konusu konferanslarda yalnızca sunulan metinler, yapılan konuşmalar ya da ortaya çıkan sonuç bildirgeleri üzerinden değil; kürsünün konumu, salonun düzeni, katılımcıların birbirleriyle kurduğu mesafe, söz alma imkanları ve karar süreçlerinin örgütleniş biçimi üzerinden de bakmak gerekir. Çünkü kimi zaman demokratik içerikler, farkında olunmadan merkeziyetçi biçimlerin içinde dile gelir; eşitlik çağrıları hiyerarşik mekânlarda yankılanır; katılım vurgusu ise protokol düzenlerinin sınırları içerisinde kalır. Tam da bu nedenle mesele yalnızca ne söylediğimiz değil, sözü nasıl dolaşıma soktuğumuz ve onu hangi mekânsal ilişkiler içinde ürettiğimiz sorusudur.
Uzun yıllardır bu verili konferans pozisyonun değiştirilmesi, o alanda bulunan herkesin daha etkili katılımını sağlamak için yürüyen tartışmalar var. Klasik anlamdaki konferans salonları ile forum salonları, yalnızca mimari biçimleri açısından değil; aynı zamanda temsil ettikleri siyasal kültür, iletişim modeli ve toplumsal ilişki biçimleri açısından da birbirinden oldukça farklı iki kamusal mekân anlayışını temsil eder. Bu fark, mekânın fiziksel düzeninden konuşma biçimine, otorite ilişkisinden katılım düzeyine kadar uzanır.
Konferans salonları, modern kamusal yaşamın en belirgin mekânsal düzenlerinden biri olarak tek yönlü iletişim mantığı üzerine kuruludur. Bu düzen içinde sahne, kürsü ya da sunum alanı mekânın merkezine yerleştirilirken, dinleyiciler bu merkeze dönük biçimde konumlandırılır. Böylece fiziksel düzen, konuşmacıyı bilginin ve otoritenin taşıyıcısı olarak öne çıkarırken, dinleyiciyi daha çok dinleyen ve alımlayan bir role yerleştirir. Bu hiyerarşik yapı, bilginin “yukarıdan aşağıya” aktarıldığı bir ilişki üretir; sessizlik, dikkat ve disiplin bu düzenin temel unsurları haline gelir. Katılım ise çoğu zaman konuşmanın sonunda yapılan sınırlı soru-cevap bölümleriyle çerçevelenir, bu da çoğu zaman konuşmacıların kendi zaman sınırlarını ihlal etmelerinden dolayı yapılamaz.
Forum tipi salonlarda mekân, hiyerarşik bir düzen yerine daha yatay ve katılımcı ilişkiler kuracak biçimde tasarlanır. Bu tür alanlarda amaç yalnızca tek bir kişinin konuşmasını dinlemek değil, ortak düşünme süreçlerini ve kolektif tartışmayı mümkün kılmaktır. Katılımcıların birbirini görebildiği daire, yarım daire ya da açık halka düzenleri; diyalogu, karşılıklı etkileşimi ve söz hakkının daha eşit biçimde paylaşılmasını teşvik eder. Kürsünün ya hiç bulunmaması ya da sembolik düzeyde kalması, merkezî otoritenin azaltılmasına hizmet ederken, fiziksel mesafenin daraltılması da katılımcılar arasında aidiyet ve ortaklık hissi yaratır. Böylece mekân, pasif izleyicilerden çok aktif katılımcılar üretmeyi hedefler. Bu anlayışın tarihsel kökleri ise antik agoralardan halk meclislerine, komün deneyimlerinden günümüz toplumsal hareketlerine kadar uzanan kolektif tartışma ve doğrudan katılım geleneklerinden beslenir.
Oysa asıl ihtiyaç, bilgiyi kaynağına yabancılaştırarak siyaseti yeniden “merkez”e yerleştirmek değil, merkezi dağıtarak her bir toplumsal alanı birbirini gören, birbirine temas eden ve birbirini dönüştüren eşit bir ilişkisellik içinde yeniden örgütleyebilmektir. Bu anlamda siyaset, yalnızca profesyonel bir faaliyet ya da özel bir alan değil; gündelik hayatın, akademinin, kültürün ve en sıradan toplumsal pratiklerin içinde sürekli yeniden üretilen bir ortaklık biçimidir.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, farklı alanları hiyerarşik bir piramit içinde sıralamak değil, onları yatay bir görünürlük ve karşılıklılık düzleminde birbirine bağlayan yeni forumlar yaratmaktır. Çünkü gerçek anlamda demokratik bir gelecek, yalnızca ne söylediğimizle değil, birlikte nasıl konuştuğumuzla; yalnızca hangi fikirleri savunduğumuzla değil, o fikirleri hangi mekânlarda, hangi ilişkiler içinde ve hangi eşitlik düzeyinde kurabildiğimizle mümkün olacaktır.







