ŞİYAR DİCLE
Masamın üzerinde duran fotoğrafın üzerinden yirmi iki yıl geçmiş.
Bir röportaj sırasında çekilmiş sıradan bir kare gibi görünüyor ilk bakışta. Oysa bazı fotoğraflar yalnızca bir anı kaydetmez; bir dönemin ruhunu, bilincini, coğrafyanın duygusunu ve umutları da saklıyor kendi içinde…
Fotoğraf beni her zaman 2004 yılının sıcak Eylül ayına götürüyor.
Türkiye’nin siyasal olarak yeni bir döneme girdiğinin konuşulduğu, bir taraftan Haziran 2004’ün ağırlığı diğer taraftan Avrupa Birliği tartışmalarının gündemi belirlediği, kültürlerin, dillerin ve kimliklerin kamusal alanda daha görünür olmaya çalışıldığı yıllardı. Uzun yıllar boyunca bastırılmış birçok kültürel talep ilk kez daha yüksek sesle dile getiriliyordu.
Kürdün mahallesinde ise kendine özgü bir ruh hali vardı.
Buna ne tam bir iyimserlik ne de tamamıyla bir karamsarlık denilebilirdi. Bekleyen ve anlamaya çalışan bir halet-i ruhiyeye sahipti.
Qahvehanelerde, küçelerde, kültür merkezlerinde ve festival alanlarında insanlar yalnızca gündelik hayatı değil, geleceği de konuşuyordu.
İşte o günlerde çok sayıda belediye kültür-sanat festivalleri düzenliyor, Kürdün kültürü, sanatı sokakta can buluyordu.
Onlardan biri de Kızıltepe Kültür Festivali’ydi.
Mezopotamya ovasının kavurucu sıcağı altında, sonradan örülen sınırların hemen yanı başında kurulan festival alanı yalnızca müzik dinlenen bir yer olmaktan çıkıyordu.
İlçedeki festival afişlerinde ve bültenlerinde hem tanıdık hem yabancı bir isim vardı. Farklı coğrafyaları aynı ezgide buluşturmayı başaran bir isim özellikle dikkat çekiyordu. İnsanlar adını daha önce çok duymuştu. Kasetleri evlerde, öğrenci yurtlarında ve çay ocaklarında dönmüş; sesi, Kaçkar Dağları’nın sisini, Şerafeddin Dağları’nın sert ve yalnız yamaçlarını aşarak Mezopotamya Ovası’na kadar ulaşmıştı. Karadeniz’in yağmurunu taşıyan o ses, Kızıltepe’nin sıcak ve tozlu sokaklarında kendine yeni bir yankı buluyordu.
Yine de onun hakkında bilinenler birkaç fotoğraf, birkaç röportaj ve kulaktan kulağa dolaşan hikayelerden ibaretti. Sahneye çıkacağı akşam ise insanlar ilk kez sesiyle yüz yüze gelecekti.
Sahnenin önünde toplanan kalabalığın büyük bölümü Lazca bilmiyordu. Buna rağmen henüz birkaç yıl önce yayımlanan albümündeki “Didou Nana” çoktan ezberlenmişti. Şarkının sözleri tam olarak anlaşılmıyor, kimi zaman yanlış telaffuz ediliyordu; ama bu eksiklik kimsenin umurunda değildi. Çünkü Kürdün mahallesinde kelimeler değil, kelimelerin taşıdığı duygu sahiplenilmişti. Kızıltepe’nin ‘ağır’ misafiriydi. Nakarat başladığında beklenmedik bir şey oldu. Meydandaki binlerce kişi, anlamını bilmediği kelimeleri aynı anda söylemeye başladı. O an sahnedeki genç adam sadece bir şarkı söylemiyordu; Karadeniz ile Kürdistan arasında görünmez bir köprü kuruyordu. İnsanlar onun dilini bilmiyordu belki ama sesindeki hüznü, inadına yaşam sevincini ve özgürlük arzusunu çok iyi tanıyordu. Çünkü bazı şarkılar tercümeye ihtiyaç duymaz; doğrudan insanın hafızasına ve vicdanına seslenir. Müzik yalnızca müzik değil, yukarı mahallenin ötekisinin başka bir halka uzattığı eldi.

Belki de Kızıltepe Otogar Meydanı’nda yankılanan o Lazca ezgiler, sonbaharın uzun belleğinde dolanıyordu. Aynı mevsimde bu coğrafyaya ciğerini bırakmış başka bir Lazın, Kemal’in hatırasına da dokunuyordu. Belki o sesler ilçenin dar sokaklarından geçip Uğur’un mahallesine kadar ulaşıyordu. Sonbahar henüz kimseye neyi götüreceğini söylememişti. Denizin çocukları da dağların çocukları da aynı şarkının içinde yürüyordu o gece….
Konser sona erdiğinde gece çoktan Kızıltepe’nin üzerine çökmüştü. Gün boyunca kavurucu sıcak altında yaşayan festival alanı yavaş yavaş sessizleşiyordu. Henüz birkaç saat önce binlerce insanın doldurduğu meydanda sahne emekçileri ve festival görevlileri kalmıştı. Müziğin bıraktığı izin yoğunluğu hala havada asılıydı. Koyuncu’nun sesi, festival alanını terk etmeyi reddetmiş, ilçenin dar sokaklarında yankılanmaya devam ediyordu.
O yıllarda Dicle Haber Ajansı’nın genç muhabirlerinden biriydim. Elimde not defterim, omzumda fotoğraf makinesi ve sabaha yetiştirmem gereken haberlerin telaşıyla alandan ayrılmıştım. Bölgede düzenlenen kültür ve sanat etkinlikleri yalnızca haber değeri taşıyan organizasyonlar değildi; hikayelerin ve kültürlerin kamusal alanda yeniden görünür olduğu buluşmalardı. Aynı zamanda toplumsal hafızaya açılan birer pencereydi.
Kazım Koyuncu da o yıl Kızıltepe Kültür Festivali’nin en çok ilgi gören konuklarından biriydi. Konserini sahneden izlemiş, binlerce insanın coşkusunun tanığını heybeme bırakmıştım.
Konser öncesinde ayarladığımız röportaj için Koyuncu ile haberleşmiştik. Röportajı da ancak zamanını denk getirebildiğimiz gece ilerleyen saatlerde otelin bahçesinde yapacaktık. Alanından ayrılıp otele doğru yürürken, bir yandan sorularımı zihnimde sıralıyor, bir yandan da biraz önce tanık olduğum o kalabalığı düşünüyordum.
Otele vardığımda gece yarısına yaklaşılmıştı. Bahçedeki masalarda festivalin yorgunluğu ve mutluluğu birlikte oturuyordu. Kızıltepe’nin gündüz kavuran sıcağı yerini hafif bir gece serinliğine bırakmıştı.
Bir süre sonra Kazım Koyuncu bahçeye geldi.
Sahnedeki enerjisinden geriye yorgun ama huzurlu bir yüz kalmıştı. Üzerinde gün boyu taşıdığı yorgunluğun izleri vardı. Buna rağmen oturduğu masaya sanki eski bir dost sohbetine gelmiş gibi rahat ve samimi yerleşti.
Birkaç memleket meselesinin ardından başladık röportaja.
Çocukluğunu anlattı önce.
Babasının aldığı mandolini, Almanya’dan gelen amcasının getirdiği gitarı, Karadeniz’in yağmurlu köylerinde müzikle kurduğu ilk bağı anlattı. Konuşurken sık sık gülümsüyordu.
Bir noktadan sonra röportaj sıradan bir soru-cevap olmaktan çıkmıştı.
Festivali konuştuk.
Zuğaşi Berepe’yi konuştuk.
Kızıltepe’yi konuştuk.
Kürtleri konuştuk.
Lazları konuştuk.
Türkleri konuştuk.
Çernobil’i konuştuk…
Bu ülkenin birbirini tanımayan ama birbirine benzeyen halklarını konuştuk.
“Ne olacak bu Türkiye’nin hali?” sorusu da geçti elbette sohbetin içinden.
Kazım Koyuncu’nun cevabı kesin hükümler taşıyan bir siyasetçinin cevabı değildi. Daha çok bir vicdanın cevabıydı.
İnsanların birbirini dinlemeyi öğrenmesi gerektiğini söylüyordu.
Karadeniz’in bir köyünde yaşayan bir çocuğun hikâyesiyle Mezopotamya’da yaşayan bir çocuğun hikâyesinin aslında birbirine çok benzediğini anlatıyordu.
Bir halkın acısını anlamadan başka bir halkın sevincini de anlayamayacağımızı söylüyordu.
Kelimelerinden çok ses tonu aklımda kaldı bugün.
Sakin ama kararlıydı.
İtiraz eden ama kırmayan bir dili vardı.
Bir süre sonra fotoğraf çekmek istedim.
Gazetecilik refleksiyle değil yalnızca.
O geceyi saklamak istiyordum.
Belki de farkında olmadan geleceğe küçük bir not bırakmak istiyordum.
Festivalin gürültüsü bitmişti.
Bahçedeki ışıklar zayıftı.
Masanın üzerinde birkaç çay bardağı, ses kayıt cihazı, kül tablası, dağılmış not kâğıtları ve gecenin yorgunluğu duruyordu.
Fotoğraf tam da o anda çekildi.

Bugün masamın üzerinde duran kare işte o anın tanığıdır.
Fotoğrafa baktığımda yalnızca Kazım Koyuncu ile bir ‘anı’ görmüyorum.
Bir dönemi, festivallerin yalnızca konserlerden ibaret olmadığını, kültürlerin temasını görüyorum.
Belki de bu yüzden o fotoğraf benim için yalnızca bir röportaj fotoğrafı değildir.
Aradan uzun yıllar geçti.
Festival alanındaki birçok genç bugün orta yaşlarına geldi
O yılların umutlarının bir kısmı gerçekleşti, bir kısmı yarım kaldı, bir kısmı ise tarihin ağır yükü altında kayboldu.
Belki o sonbahar akşamı festival alanından yükselen Kazım’ın sesini hala on iki yaşında olan Uğur Kaymaz da duymuştur.
Belki “Didou Nana”nın nakaratı onun mahallesine kadar ulaşmıştır.
Bilmiyorum.
Ama biliyorum ki o festivalden yalnızca birkaç ay sonra Uğur, bir kaç ay sonra da Kazım aramızdan ayrıldı
Biri dağların çocuğu, diğeri denizin…
Bugün ikisi de bu coğrafyanın eksik kalan şarkılarında yaşamaya devam ediyor.
Ama fotoğraflar hala duruyor…







