Ercan Jan Aktaş
Son yıllarda dünya siyaseti, yalnızca kurumların değil, aynı zamanda siyasetin kurucu ilkelerinin de derin bir aşınma sürecine girdiğine tanıklık etmektedir. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet ve halk egemenliği gibi modern siyasal düşüncenin temel kavramları giderek içeriklerinden boşaltılmakta; siyaset, toplumsal sorunlara çözüm üreten kolektif bir faaliyet olmaktan uzaklaşarak iktidarın yönetim tekniklerine indirgenmektedir. Küresel ölçekte yükselen otoriter eğilimler, savaşlar, zorunlu göçler, derinleşen ekonomik eşitsizlikler ve ekolojik krizler karşısında egemen siyasal aktörlerin ortaya koyduğu yaklaşım, mevcut sistemin yalnızca temsil krizine değil, aynı zamanda ahlaki ve etik bir tükenişe de sürüklendiğini göstermektedir.
Bu bağlamda günümüzün temel sorularından biri, muhalif siyasal güçlerin ve toplumsal hareketlerin bu çok katmanlı krize nasıl yanıt vereceğidir. Ulus-devlet sınırları içerisinde şekillenmiş geleneksel muhalefet biçimleri, küreselleşmiş sermaye, savaş ağları ve otoriter yönetim mekanizmaları karşısında giderek daha yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle güncel mücadelelerin yalnızca yeni talepler değil, aynı zamanda yeni bir siyasal dil, yeni örgütlenme biçimleri ve ulusötesi dayanışma ağları üretmesi gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz tarihsel moment, farklı coğrafyalarda benzer baskı mekanizmalarına maruz kalan toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal ufuk etrafında buluşmasını zorunlu kılmaktadır.
21. yüzyılda küresel sermaye, dijital kapitalizm, iklim krizi ve göç olguları karşısında, geçmiş enternasyonallerin başarılarından ve hatalarından ders çıkaran yeni bir uluslararası dayanışma biçimi mümkün müdür? Sorusu, sistem karşıtları açısından önemini korumaya devam ediyor. Uluslararası işçi hareketinin yaklaşık yüz elli yıllık tarihi, yalnızca kapitalizme karşı verilen mücadelelerin değil, aynı zamanda farklı enternasyonalizm anlayışlarının da tarihi oldu. Bu deneyimlerin her biri uluslararası dayanışma fikrine önemli katkılar sunmuş olsa da, hiçbiri küresel ölçekte kalıcı ve kapsayıcı bir özgürleşme hareketi yaratmayı başaramamıştır.
Komünal Enternasyonalizmin Teorik Temelleri
Önceki enternasyonal deneyimlerinin önemli bir bölümü merkeziyetçilik, bürokratikleşme veya ulusal devlet çıkarlarının baskın hale gelmesi gibi nedenlerle, çıkış koşullarına yabancılaşaral, tarihsel sınırlarına ulaşmıştır. 2020’de Yunan ekonomist ve politikacı Yanis Varoufakis ile ABD’li senatör Bernie Sanders’ın girişimleriyle başlatılan İlerici Enternasyonal/Progressive International’i bu anlamda başka bir yere oturtmk mümkündür. Klasik enternasyonal geleneğinin doğrudan devamı olmaktan çok, küreselleşme çağında ulusötesi dayanışma ağları kurmaya çalışan yeni tip bir enternasyonalizm denemesi olarak değerlendirilebilen Progressive International/İlerici Enternasyonal’in deneyimlerinden de hareketle yeni bir enternasyonali tartışmak mümkündür.
İlerici Enternasyonal, önceki pratiklerin aksine karar alma süreçlerinde daha esnek, katılımcı ve ağ temelli bir örgütlenme modeli önererek bu sorunları aşmaya çalışmaktadır. Dünya devrimini tek merkezden yönetme anlayışı yerine, farklı coğrafyalardaki mücadelelerin birbirleriyle dayanışma içerisinde hareket etmesini teşvik etmektedir. Bu yönüyle İlerici Enternasyonal, yeni bir enternasyonal fikrine yalnızca örgütsel bir model sunmakla kalmamakta; aynı zamanda işçi hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik adalet, demokrasi ve sömürgecilik karşıtı mücadeleleri ortak bir zeminde buluşturmaya çalışan güncel bir enternasyonalizm anlayışını da temsil etmektedir.
Bu bağlamda İlerici Enternasyonal gibi yeni uluslararası dayanışma girişimleri ile Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve demokratik modernite temelinde geliştirdiği enternasyonalizm anlayışı, klasik enternasyonal deneyimlerinin ötesine geçen yeni örgütlenme modelleri önermektedir. Özellikle 1999 sonrasında geliştirdiği Demokratik Modernite ve Demokratik Konfederalizm paradigması içinde bu konu önemli bir yer tutar. Öcalan’a göre 19. ve 20. yüzyıl sosyalizmi, kapitalizmi eleştirirken çoğu zaman onun merkeziyetçi, endüstriyalist ve devletçi mantığını yeterince aşamamıştır. Bu nedenle birçok sosyalist deneyim, toplumsal özgürleşme hedefiyle yola çıksa da yeni iktidar ve bürokrasi biçimleri üretmiştir.
Bu bakımdan eleştirisi yalnızca kapitalizme değil, aynı zamanda reel sosyalizmin devlet merkezli örgütlenme anlayışınadır. Klasik enternasyonal deneyimleri büyük ölçüde sanayi işçi sınıfını toplumsal dönüşümün temel öznesi olarak kabul etmiş ve uluslararası dayanışma anlayışlarını bu eksen üzerinde şekillendirmiştir. Abdullah Öcalan ise günümüz dünyasında özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yalnızca sınıfsal bir çerçeve içerisinde ele alınamayacağını savunmaktadır. Ona göre kapitalist modernitenin yarattığı sorunlar, emek sömürüsünün ötesinde kadınların, ekolojik sistemlerin, yerli halkların, kültürel toplulukların ve çeşitli toplumsal kesimlerin maruz kaldığı çok boyutlu tahakküm ilişkilerini de kapsamaktadır.
Bu nedenle yeni bir enternasyonalizm anlayışı, yalnızca işçi hareketlerini değil; kadın özgürlük mücadelelerini, ekoloji hareketlerini, demokratik yurttaşlık girişimlerini, gençlik hareketlerini ve ezilen halkların özgürlük arayışlarını da ortak bir mücadele zemini içerisinde buluşturmalıdır. Öcalan’ın önerdiği bu yaklaşım, enternasyonalizmin toplumsal tabanını genişleterek farklı özgürleşme mücadeleleri arasında dayanışma ve ortaklaşma imkanlarını geliştirmeyi hedeflemektedir. Öcalan’a göre “Demokratik konfederalizm devlet olmayan demokratik bir toplum örgütlenmesidir.” Bu yaklaşım, klasik enternasyonallerin merkeziyetçi ve devlet eksenli örgütlenme anlayışına alternatif olarak yerel meclislere, komünlere ve yatay dayanışma ağlarına dayanan yeni bir enternasyonalizm önerisi sunmaktadır.
Benzer şekilde toplumsal cinsiyet özgürlüğü de yeni enternasyonal anlayışının kurucu unsurlarından biri olarak değerlendirilmelidir. Öcalan’ın “Kadın özgürlüğü olmadan toplum özgürleşemez” tespiti, geçmiş enternasyonallerin çoğu zaman ikincil gördüğü bir alanı özgürleşme mücadelesinin merkezine yerleştirmektedir. Bu açıdan Komünler Enternasyonali, yalnızca kapitalizme karşı değil; patriyarkaya, militarizme ve her türlü tahakküm ilişkisine karşı mücadeleyi birlikte ele alan çoğulcu bir uluslararası dayanışma modeli olarak değerlendirilebilir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz krizler yalnızca ekonomik, siyasal veya ekolojik krizler değildir. Aynı zamanda mevcut dünya düzeninin anlam, temsil ve meşruiyet krizleridir. Kapitalist modernitenin küresel ölçekte yarattığı eşitsizlikler, savaşlar, ekolojik yıkım ve demokratik gerileme, ulusal sınırlar içerisinde geliştirilen mücadele biçimlerinin tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Bu nedenle enternasyonalizm fikri geçmişe ait nostaljik bir siyasal miras olarak değil, günümüzün somut ihtiyaçlarından doğan güncel bir zorunluluk olarak yeniden düşünülmelidir.
Klasik enternasyonal deneyimleri uluslararası dayanışma fikrine önemli katkılar sunmuş, ancak çoğu zaman merkeziyetçilik, bürokratikleşme ve devletleşme eğilimleri nedeniyle tarihsel sınırlarına ulaşmıştır. Buna rağmen onların mirası, farklı halkların, emekçilerin ve ezilen toplulukların ortak mücadele imkanlarını ortaya koymuş olması bakımından güncelliğini korumaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu deneyimleri tekrar etmek değil; onların birikiminden hareketle yeni bir enternasyonal tahayyülü geliştirebilmektir.
Bu çerçevede Komünler Enternasyonali fikri, ulus-devlet merkezli siyasal örgütlenmelerin ötesine geçen, yerel demokrasiye, toplumsal öz örgütlenmeye ve ulusötesi dayanışmaya dayalı yeni bir perspektif sunmaktadır. Böyle bir enternasyonal, tek merkezli bir dünya hareketi yaratmayı değil; farklı coğrafyalarda ortaya çıkan kadın özgürlük mücadelelerini, ekoloji hareketlerini, emek direnişlerini, yerel demokrasi deneyimlerini ve halkların özgürlük arayışlarını ortak etik ve politik ilkeler etrafında buluşturmayı hedeflemektedir. Gücünü merkezî yapılardan değil, komünlerden, meclislerden, yerel inisiyatiflerden ve yatay dayanışma ağlarından alan bu yaklaşım, özgürlüğü devlet iktidarının ele geçirilmesinde değil, toplumun demokratik kapasitesinin geliştirilmesinde aramaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca yeni bir enternasyonal örgütü kurmak değildir. Asıl mesele, farklı mücadelelerin birbirini tanıdığı, birbirinden öğrendiği ve ortak bir demokratik gelecek tahayyülü etrafında buluşabildiği yeni bir siyasal kültür yaratabilmektir. Siyasetin ilke, etik ve toplumsal sorumluluktan uzaklaştığı bir dönemde, başka bir dünyanın mümkün olduğu fikrini canlı tutacak olan da tam olarak bu dayanışma kültürüdür. Belki de 21. yüzyılın temel sorusu artık yeni bir enternasyonalin gerekli olup olmadığı değil, bu yeni enternasyonalizmin hangi değerler, hangi yöntemler ve hangi toplumsal özneler üzerinden inşa edileceğidir.







