Ercan Jan Aktaş
Bazı sesler ve melodiler vardır; hayatımızın herhangi bir anında, biz farkında olalım ya da olmayalım, gelip ruhumuza dokunurlar. Sonra fark etmeden içimizde kök salar, yürüdüğümüz bütün yollarda bize eşlik ederler. Bir ezgi, bir şiirin tek dizesi ya da bir romanın unutulmaz bir cümlesi, bir filmde bir kare, gün gelir kalbimizin atışına karışır. Böylelikle o artık dışarıdan duyulan bir ses olmaktan çıkar, iç dünyamızın ritmine dönüşür; sevinçlerimizde, özlemlerimizde ve hüzünlerimizde yeniden yeniden yankılanır içimizde.
Mem Ararat da benim/bizim için biraz öyle oldu, Zana û Andok parçasındaki melodi ve bu parçanın sözleri gittiğim/gittiğimiz her yerde bize eşlik etti. Sanatçı kimdir, sanat nedir, sanatçının ürettiği eserle ve ait olduğu toplumla kurduğu bağın sınırları nerede başlar, nerede biter? Bu kadim tartışmaların içine girmeden söyleyebilirim ki, benim duygu ve vicdan terazim bana hep aynı şeyi fısıldadı: Sanatçı, içine doğduğu toprağın, nehirlerin, hayatın, halkın hafızasıdır. Nehirlerin akışında, dağların uğuldayan sessizliğinde, halkının sevinçlerinde ve acılarında yankılanan sestir.
Sanatçı, yalnızca stran söyleyen, şiir yazan ya da sahneye çıkan biri değildir; yaşadığı coğrafyanın vicdanı, halkının bastırılmış çığlığı, itirazı ve umududur. Bu yüzden ben Mem Ararat’ı uzun yıllar boyunca böyle gördüm; halkının sesini kendi sesine katan, dağların rüzgârını ve memleketinin kederini melodilerine taşıyan bir sanatçı olarak dinledim, anlamaya çalıştım ve görmek istedim.
Hatta son zamanlarda Mem Ararat’a dair tartışmaların içine girmedim, biraz kıyıdan izledim. Ta ki önüme düşen ‘Tirsonek’ çalışmasına kadar. Burada hem yapılan animasyon ve hem de parçanın sözlerini derinlemesine analiz etmek yerine gene bana ve duygularıma dokunan tarafını izah etmeye çalışacağım. Bu çalışmanın salt Mem Ararat üretimi olmadığını da kendi hissiyatımla ifade etmek isterim. Kullanılan görsellerdeki figürlerin işaret ettiği kişi/kişiler yarım asırdır Kürt halkının özgürlüğü için mücadele eden çocukları. Bu çocuklar içinden çıkan, bu çocuklar ile aynı sokakları, stranları paylaşan ve kendisini de halkın yanında tarif eden bir sanatçının bu şekilde bir çalışma ile Kürtlerin karşısına çıkmasını beklemiyordum. Burada sanatsal bir üretim ve eleştirinin çok ötesinde başka bir arayış olduğunu düşünmeden kendimi alamadım.
Siyaset bilimi literatüründe İngilizce karşılığıyla soft power (yumuşak güç) olarak tanımlanan kavram, çoğu zaman ikna, kültürel çekim ve rıza üretimi üzerinden açıklanır. Ancak özellikle devlet-halk çatışmalarının yaşandığı coğrafyalarda bu kavram yalnızca olumlu bir etki kapasitesini değil, aynı zamanda egemen anlatıların kültürel araçlar yoluyla yeniden üretilmesini de ifade eder. Zor ve baskının doğrudan sonuç alamadığı durumlarda sanat, medya, popüler kültür ve semboller aracılığıyla toplumsal hafızanın dönüştürülmesi, direnişin meşruiyetinin aşındırılması ve mücadele eden kesimlerin toplumsal desteğinin zayıflatılması hedeflenebilir. Bu nedenle soft power, kimi zaman görünmez bir ideolojik müdahale mekanizması olarak da işlev görebilir.
Beni düşündüren, yıllarca halkının acılarını, özlemlerini ve umutlarını sesinde taşıdığına inandığım bir sanatçının, bugün ortaya koyduğu çalışmanın hangi tarihsel anlatıya hizmet ettiği sorusudur. Çünkü bazı eserler yalnızca dinlenmez; aynı zamanda bir dönemin ruhunu, bir halkın hafızasını ve geleceğe dair tasavvurunu da şekillendirir. Ve bazen bir halkın mücadelesini bastırmanın en etkili yolu, ona doğrudan saldırmak değil; o mücadelenin anlamını kültürel alanda yeniden tanımlamak, sıradanlaştırmak ve zamanla görünmez kılmaktır. İşte bu nedenle, tartışılması gereken şey yalnızca bir sanatçının tercihi değil; kültürün, sanatın ve hafızanın özgürlük mücadeleleri karşısında nasıl konumlandığı meselesidir.
Sanat, Hafıza ve Kürt Özgürlük Mücadelesi Üzerine Notlar
Bunun kişisel bir çalışma değil, Kürt Özgürlük Hareketi’ne dönük kolektif öfkenin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kürtler, DAİŞ artıklarının Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek isteyen büyük güçlerin de yönlendirmesiyle 2026’ya Halep’in kuzeyindeki Kürt mahalleleri Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye yönelik saldırılarıyla girdiler. Onlarca yılın büyük emekleri ile kendi varlıklarını inşa eden bu halkın evlatları büyük bir kuşatmaya alındı. Dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler ve dostları bu saldırıları bertaraf etmek için meydanlara inerken, sözüm ona Kürtlük adına kimi ‘içerideki’ler de bu katliam provaları içinde kendilerine yeni alanlar inşa etmeye başladılar.
Adeta bir akıl tutulmasıyla yarım asrı bulan bir mücadelenin ortaya çıkardığı özgürleşme sahasını bir anda görünmez kılarak, ‘davaya ihanet eden’ler üzerinden kendi kahramanlık destanlarını yazmaya başladılar. Dahili olduğumuz bu dijital zamanında kahramanlar imal etmek hiç de zor değildi. Yarım asırlık mücadelenin hiç bir yerinde yer almayan, Kürdün inkarı üzerinden sistem inşa edenlere bir taş atmadan adeta yapay zeka üzerinden yeni figürler üretmeye başladılar.
Sözün, emeğin, değerin, üretmenin bir parçası olmamış/olamamış bu okur – yazarlar, entelektüeller, sanatçılar savaşacakları, karşı özgürlük mücadelelerini yürütecekleri otoriter sistemlerine kavuşmuşlardı. Ortadoğu’da Kürdü yok sayan dört devletin ve onların büyük abilerinin şiddetinin en ağır yaşandığı koşullarda, var olma mücadelesi veren ve her gün ölüm kalım kararları almak zorunda kalan bir hareketi; hiçbir bedel ödememiş, mücadeleye doğrudan dahil olmamış bir yerden yargılamak kolaylarına geldi.
Olayları yaşandığı tarihsel, siyasal ve maddi koşullar içinde değerlendirmek yerine; öfke, hınç ve kibirle söz kurmaya başladılar. Yarım asırlık bir mücadeleyi, dünyanın en ağır devlet şiddetlerinden birine karşı ayakta kalmaya çalışan insanların hikâyesini, güvenli mesafelerden ahlaki hükümlere indirgeyerek okumayı tercih ettiler. Bedel ödemeden bedel konuşanların, risk almadan cesaret tarif edenlerin, mücadele etmeden mücadeleyi yargılayanların dili hâkim oldu kendilerine.
Oysa tarih, balkonlardan verilen hükümlere değil, ateşin içinde alınan kararlara göre akmaya devam ediyor. Kürt halkının varlığına yönelen inkâr, imha ve tasfiye politikaları bütün ağırlığıyla sürerken, oklarını bu düzenin sahiplerine değil de direnenlere yöneltenler, farkında olarak ya da olmayarak egemenlerin değirmenine su taşıdılar. Bugün ortaya çıkan tablo, bir hakikat arayışından çok, kendisini merkeze koyan bir kibir gösterisidir. Mem Ararat’tan çıkararak; Tirsonek’in işaret ettiği korkaklık da tam burada başlar: Zulmün kaynağına tek söz söyleyemeyip, bütün cesaretini kendi halkının direnişine karşı göstermekte.
“Devrimci kendi kaderini yazan insandır” der İrlandalı bir şair. İspanya İç Savaşı’nın en karanlık günlerinde, şair ve tiyatro yazarı Federico García Lorca kalemini halktan yana kullandı. Endülüs’ün yoksullarını, dışlananlarını ve ezilenlerini eserlerine taşıdı. Bütün baskı ve şiddete rağmen özgürlüğün, adaletin ve insan onurunun sesi olmaya çalıştı. Bu yüzden Frankocu faşizmin hedeflerinden biri hâline geldi. 1936 yılında, savaşın ilk aylarında, Granada yakınlarında Franco yanlısı güçler tarafından kurşuna dizilerek katledildi.
Ali Doğan Yıldırım, Delil Doğan, Hozan Zinar, Hozan Mizgin, Evdilmelik Şexbekir, Hozan Serhat, Delila…Lorca’nın mirası bize sanatçının yalnızca güzel sözler kuran kişi olmadığını, gerektiğinde hakikatin ve halkının yanında durmanın bedelini de göze alan kişi olduğunu hatırlatır.
Elbette herkesten aynı cesareti, aynı fedakârlığı ya da aynı bedeli beklemek ne mümkün ne de doğru olur. Tarih de zaten insanları ödedikleri bedellerin büyüklüğüne göre değil, hakikat karşısında aldıkları tutuma göre hatırlar. Ancak bu halkın dilini, kültürünü ve bugün üzerinde söz söyleyebildiğimiz özgürleşme zeminini yaratan onca emeğe, acıya ve fedakârlığa karşı biraz minnet; yarım asırlık bir mücadelenin karmaşık gerçekliği karşısında biraz sükûnet ve tevazu kimseye bir şey kaybettirmez.







