Karşımızda demokratikleşmek istemeyen bir cumhuriyet var ve son 25 yıldır Kürtler de bu demokratikleşmek itemeyenlerin demokratikleşmesine kilitlenmiş. Birinci yüzyılda ortaklaşmayana ortaklaşmayı dayatıyor, bu nereye kadar gider bilinmez ama kitlede var olan umut da her şekilde yok oluyor.
Eyyüp DEMİR
İstanbul’da 30’a yakın düşün insanının çağrısı üzerine Cem Karaca Kültür Merkezi’nde 13-14 Haziran tarihleri arasında “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” gerçekleştirildi. Konferansın ikinci başlığı ise “İkinci Yüzyılda Ortak Gelecek”ti.
Bu konferansta bir çok konu üzerine tartışma yürütülse de nihayetinde “Kürt sorununun çözümü” ve “çözüm süreci”nin karşılık bulması daha çok odak noktasında yer aldı.
Yaklaşık 6 ay önce de aynı yerde “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı”, 6-7 Aralık 2025 tarihlerinde gerçekleştirilmişti. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adına dış ilişkiler faaliyetlerini yürüten İlham Ahmed de, kendisine izin çıkmadığı için, bu konferansa uzaktan canlı bağlanarak bir konuşma yapmıştı. Yani o zaman Rojava Özerk Yönetimi halen ayakta idi.
Her iki konferansı da takip ettim. Küçük bir kıyaslama yapacak olursam birincisi ikincisine göre daha dikkat çekmiş, hatta merkez medyadan da yakın ilgi görmüştü. Ancak 13-14 Haziran’da yapılan pek de öyle değildi.
Peki bunun nedeni ne olabilir?
O zamanlarda devletin tüm kademeleri PKK lideri Abdullah Öcalan’dan Rojava Özerk Yönetimi’nin kendisini fesh edip Suriye’ye entegre olmasını talep etmekteydi.
Sırrı Süreyya Önder, bir televizyon kanalında kendisine, lağvedilme konusu sorulduğunda, mealen Öcalan’ın Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin de kendini feshetmesini istediğini ifade etmişti.
Bu durum daha sonrasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından sık sık dile getirildi ve “Kurucu Önder”in talimatlarının yerine getirilmesi gerektiğini defaatle tekrarladı. 2026’nın başlarında da Rojava’daki “Özerk Yönetim” ters yüz edildi. Gerisini herkes biliyor.
İşte “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın kulak ardı edilmesi, kanımca devletin Rojava’da elde edeceğini, yeterince elde etmiş olması ve artık ihtiyacının kalmadığını gösteriyordu.
13-14 Haziran’da yapılan bu konferansta bir çok kişi ile röportaj yaptım ve bir çok kişiye de “çözüm süreci”nin ne aşamada olduğunu sordum. Hepsinin ortak görüşü, devletin stabilize duruma geçtiği ve süreci alabildiğince geciktirmeye çalıştığı yönündeydi.
Ahmet Türk açık ve net olarak şunu söyledi:
“Kürt halkı ve Kürt siyaseti dillendirdiği şeyi yerine getirdi. Fakat bugüne kadar Türkiye hükümeti görünür tek bir adım atmadı. Doğrusu halkın bu hükümetten inancı oldukça azaldı. Bizim bundan sonraki talebimiz somut adımların atılmasıdır. Eğer somut adımlar atılmaz ise yeniden bir kargaşa ve engelin çıkma ihtimali çok yüksektir.”
Barış Annesi Ayten Toprak:
“Barış süreci çok ağır yürüyor. Ne devletten ne de hükümetten adım atan kimse yoktur. Biz barış anneleri olarak çok çaba yürütüyoruz, ki süreç aksın, kendilerini sağır etmesinler, cezaevlerindekiler çıkarılsın. Ama ne yazık ki tüm bu istekler halen karşılıksızdır.”
HDP Eş Genel Başkanı Cahit Kırkazak:
“Biz biliyoruz ki Kürt hareketi ile Türkiye devleti zaman zaman birbiri ile ilişkiye geçiyor. Bu tür durumlarda Türkiye demokratik adımlar atacağını söylüyor. Fakat bu son süreç demokratik adımlar atmadan da ötedir. Devlet Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında kendi güvenliğini korumak istiyor, hükümet de kendi iktidarını sürdürmek istiyor. Fakat Kürt hareketi de bu gelişmeleri demokrasi ile bütünleştirmek istiyor. Böyle bir durumda bir adımın atılması gerekir. Fakat ortada olan gerçek şu ki, devlet bu konuda hiçbir adım atmıyor.”
Yazar Faik Bulut:
“Açık söylemek gerekirse son süreçte akan bir şey yok, durmuş. Tam anlamıyla yumak haline dönmüş. Burada ya bir yol yapmak gerekir ya da bir yol açmak. Fakat bugüne kadar hükümetin bir niyetinin olmadığını görüyoruz.”
Akademisyen Vahap Coşkun:
“Serecin başlamasıyla elbetteki önemli adımlar atıldı. PKK kendisini fesh edip silah bıraktı. Meclis’te bir komisyon kuruldu ve bir rapor hazırlandı; buna göre de bir kanunun yapılması gerekiyordu. Fakat şu ana kadar ne bir kanun çıkarıldı ne de bir adım atıldı. Dolayısıyla halkın süreç konusunda inancı giderek azalıyor.”
DEM Parti Okulu Eşsözcüsü Hukukçu Doğan Erbaş:
“Türkiye’de Kürt sorununun siyasi ve demokratik çözümü kolay değildir. Çünkü ağır bir şekilde ilerliyor, fakat bunun da bazı sebepleri var. Bunun birinci nedeni iktidar ile devlet arasında sorunlar bulunmakta. İktidarın kendi içinde de sorunları var; bir tarafta MHP diğer tarafta AKP; MHP hızlı adım atmak istiyor fakat AKP ise geç yanıt veriyor.”
Tekrar Ahmet Türk’e dönecek olursak, Ahmet Türk röportajında, iyi polis-kötü polis rolüne de dikkat çekti. Ve şu ifadeyi kullandı:
“Biri kendini iyi gösteriyor, diğeri ise kendisini sessizliğe gömüyor. Buna karşılık Türkiye’de iyi polis ile kötü polis deyimi kullanılıyor. Sanki böyle bir yol izleniyor veya izlenimini doğuruyor. Benim gördüğüm bu.”
Şimdi tekrar konuya dönelim. Karşımızda demokratikleşmek istemeyen bir cumhuriyet var ve son 25 yıldır Kürtler de bu demokratikleşmek itemeyenlerin demokratikleşmesine kilitlenmiş. Birinci yüzyılda ortaklaşmayana ortaklaşmayı dayatıyor, bu nereye kadar gider bilinmez ama kitlede var olan umut da her şekilde yok oluyor.
Demokrasi antik Yunan’dan bu yana elbetteki bir çok değişime uğradı. Burada sormak istiyorum, Kürt sorunu bir demokrasi sorunu mu?
Elbetteki hayır, hem de koskocaman hayır. En az son iki yüz yıldır Kürt sorunu Osmanlı’dan tutun da Cumhuriyete dek süre geldi. Osmanlı’da demorasi olmadığı için mi Kürt sorunu çözülmedi, ya da Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi eksikliğinden mi? Elbetteki hayır. Çünkü Kürt sorunu bir demokrasi sorunu değil, bir ulus sorunu ve milli olma sorunudur.
Örneğin Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti Saddam Hüseyin’in diktaröryal sisteminden doğdu, yine Rojava Özerk Yönetimi, Esat diktatörlüğünden çıktı.
Yani Kürt sorunu salt bir demokrasi sorunu olsaydı, bu iki durumu nereye koyacağız. Bu da gösteriyor ki ulusal bir meseleyi, bir yönetim şekli olan demokrasi parametresine hapsetmek, onu aslında daha da çözümsüz kılmaktadır. Çünkü demokrasi, demokrasinin beşiği olan ne Avrupa’da ne de dünyanın herhangi bir yerinde, ulus meselesinde bir çözüm olamamıştır.
Bu yüzden de Kürt meselesi demokrasi meselesinden daha büyük bir meseledir ve bu parametreye de hapsedilmemesi gerekir. Zira dünyadaki tüm uluslara veya devletlere bakın hiç biri dekokrasi yoluyla kendi haklarına kavuşmamıştır. Düşünün Kürtler Türkiye’deki toplumu demokratikleştirecek, toplum demokratikleşince de Kürt sorunu çözülecek. Kürtçe’de buna, “Pîrê memir bihar tê…” ifadesi kullanılır.







