Nuray Sancar
Butlan kararı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye genel başkan olarak atanmasının ardından partinin, partililerin, seçimlerin, genel başkanın muhtemel akıbeti üzerine tahminler havada uçuştu. Yaşanan karmaşadaki rolünü hiç üstüne almayan iktidar ‘yesinler birbirini’ havasında duruyor. Önce Kılıçdaroğlu’nun yardımcısı Bülent Kuşoğlu sonra AKP’li Bülent Külünk’ün Cansu Çamlıbel’e verdikleri röportajlar sayesinde gündeme devlet aklı, İngiltere’nin muhalefete yönelik ‘gizli’ siyasi yatırımları, dış güçler girdi. Ortalığı karıştırıp düzenleyen ‘görünmez el’ metaforu Adam Smith’ten bu yana böyle çarçur edilmemişti. Ki o da ‘piyasa tanrısı’nın eninde sonunda yurttaşlar yararına ve refahına yönelik düzenleyici gücüne inanarak bu kavramı kullanmaktaydı.
İsteyenin istediğini anlayabileceği büyülü tanımlara Erdoğan’ın milli güvenlik konferanslarındaki açılış konuşmasında, Türkiye’nin durum tahlilini açıklamak için seçtiği ‘Kendi hikayesini yazan, oyun kurucu bir aktör’ tanımlarını da ekleyebiliriz. Bu, piyasa ve rekabet dili hem olan bitenin sorumluluğunu ilahi bir güce havale eden hem de yeri geldiğinde kendisini o gücün yerine koyarak müphemlikten fayda sağlayan siyasetin ifade biçimi oldu. Devletin toplumla ilişkisinin yeniden üretiminde gerçekliği eğip bükerek sınıf, milliyet, cinsiyet taleplerini, reflekslerini yok sayan, realiteye nasıl müdahale edildiğini görünmez kılan bir söylem biçimi.






