Hayata veda etmeden bir yıl önce La Republica’ya verdiği röportajında; “O zamanlar direnmek zorunluluktu. Bugün hâlâ direnmeyi öneriyorum, yeni barbarlık biçimlerine karşı direnmeyi. Kuşatma iki biçimde gelir; tahakküm, baskı, savaştır ilki. İkincisi daha sinsi, uygarlığımızın kalbinden doğuyor, yapay zekânın düşünce üzerindeki egemenliği. Yapay zekâ acıyı, sevinci, coşkuyu, sevgiyi kavrayamaz ama bizi yönlendirebilir” diyerek büyük riske dikkat çekiyor.
Ercan Jan AKTAŞ
“Ben araştırma yapan birisiyim. Anlamaya çalışırım sadece gerçeğe yaklaşabilmek için” – Edgar Morin
Elimde kaç zamandır kapsamlı tartışma ve çatışmalar ile birlikte okuduğum bir kitap vardı. Hayatımda daha önceleri de böylesi süreçlerim olmuştu. Bir kitap eşliğinde hem içsel, hem de teorik, ideolojik, politik yolculuklarımda kendimi kurdum desem çok da abartmış olmam. ‘Hayat, tuzak ve keyiflerle, sürpriz ve düş kırıklıklarıyla dolu, tuhaf bir yoldur,’ diye başlayan Michel Ragon’un Kaybedenlerin Belleği kitabı bu zaman diliminde ufkumu yeni tartışmalarla yeniden açan bir kitap oldu.
Kitabı okurken bir yandan tuttuğum notlar ile bir broşür yapabilecek kadar bir tartışma yaşadım. Çalışma masamda bu çalışmayı nasıl düzenleyeceğim soruları ile boğuşurken; zira bu kez sosyalist, komünist, demokrat sosyalist, devrimci sosyalist… yoldaşlarım ile de bir kavgayı göze alarak yol alacaktım. Dün kitabı tamamlarken kafamda bunlar vardı. Ve bu sabah özelde gelen bir mail ile Edgar Morin ismi düştü önüme. “Ben kariyeri olanlardan değil, hayatı olanlardanım” diyen sosyolog, antropolog, direnişçi, aktivist ve emekli araştırmacı Edgar Morin içine doğduğu hayata veda etmiş.
1921 Paris doğumlu olan Edgar Morin, komünist bir genç olarak İspanya İç Savaşı sırasında antifaşist cephede yer alır. Ardında döndüğü Paris’te Komünist Parti saflarında mücadelesine devam eder. 1942’de İkinci Dünya Savaşı döneminde Almanya’nın Fransa’yı işgaline karşı yürütülen direnişten uzak kalmaz. Bir dönem gazetecilik de yapan Morin, Stalin’e dönük eleştirel tavrından dolayı Komünist Partiyle arası gitgide açılmaya başlar ve 1951 yılında “Le Nouvel Observateur”a yazdığı bir makalenin ardından Komünist Parti’den ihraç edilir.
Morin’in hayatına dair yaptığım okumalarla fark ediyorum ki, Michel Ragon’un Kaybedenlerin Belleği kitabını okurken yolum aslında çoktan Edgar Morin ile kesişmiş. Ragon’un anlatısı 1900’lü yılların başındaki Paris’te başlar; yoksulların, sürgünlerin, ütopyacıların, devrimcilerin ve hayal kırıklığına uğramış kuşakların hikâyeleri arasında ilerler. Kitap adeta Charles Péguy’nun “İnsan fikirleri için ölebiliyorsa, bu idealdir; fikirleri için yaşayabiliyorsa politikadır” sözündeki anlam arayışının izini sürer. Edgar Morin de tam bu tarihsel ve düşünsel kavşağın çocuğudur.
O bir asırlık hayatında, ne inançlarını dogmaya dönüştürenlerin ne de yenilgiler karşısında umudunu yitirenlerin safında durur. Hayatı boyunca kesin doğruların değil, karmaşıklığın; mutlak hakikatlerin değil, hakikate yaklaşma çabasının peşinden gider. Belki de bu yüzden Morin’in ardında bıraktığı en önemli miras, cevaplardan çok sorular, ideolojik sadakatlerden çok eleştirel düşünce ve aidiyetlerden çok insanlığın ortak kaderine dair bitmeyen bir meraktır.
Devrim, Hayal Kırıklığı ve Hakikatin Parçalı Doğası
Bazen bir kitap, bazen de bir insan hayatlarımıza yeni dünyalar çağırır. Tıpkı Ragon’un Kaybedenlerin Belleği kitabında olduğu gibi. Bu yolculuğun daha en başına; “O olmasaydı, ben ben olamazdım. Ona ilk rastladığımda yirmi üç yaşındaydım. O kırk sekizindeydi. Kırk sekiz yaşında insan pek yaşlı sayılmaz; ama o çoktan yaşlanmıştı. Demek istediğim, öyle ma ceralar yaşamıştı, öyle ünlü, efsanevi insanlarla yolu kesişmiş, kendi si de tarihte öylesine bir rol oynamıştı ki sanki zamanın dışındaydı. Zaman, savaş sonrasının yeni zamanları, aslında onu dışına atmıştı. 1939-1945 arasında hapse atılmış ve bu nedenle ne Direniş’in ve İşbirliği’nin çatışmalarına katılabilmiş, ne de Kurtuluş Dönemi’nde sahipsiz kalmış iktidarlara üşüşmüştü. Bu yüzden de tamamen anakronik görünüyordu. Bulabildiği tek geçim kapısı da onun yürürlükten kalkmış halini vurguluyordu. Seine kıyısında, Tournelle Rıhtımı’nda, adına hala Halle aux Vins denen yerin yakınında, bir sahaf sergisi vardı,”(1) düşen bu anlatı ile bizler de kendimizi başka uzun bir yolculuğun içinde buluyoruz.
Paris’in sokaklarında hayata karışan Fred Barthelemy’in Ekim Devrimi arefesinde kendisini Moskova’da bulması ile yeni tartışmaların içinde buluyoruz kendimizi. Büyük hayaller ile başlayan yolculuk daha en başında adeta bir kabusa döner. Fred’in hayatı orada uzun sürmez, Bolşevik bürokraside hızlı bir şekilde yol almasına rağmen, çeperinde devam eden ideolojik kavgaların özellikle de anarşitler aleyhine katliamlara dönüşmesinden sonra hayata karıştığı Paris’in sokaklarına geri döner.
Anarşist ve liberter sosyalistlerin öneri, katkı ve eleştirilerine kendisini kapatan Sovyetler daha yolun başında proleterya diktatörlüğü adına bir parti diktatörlüğüne dönmesi kendisinde büyük bir hayal kırıklığına sebep olur. Her şey Kasım 1920’de, Kızıl Ordu’yla birleşmiş Makhnovist ordu Kırım’da Wrangel’in beyaz ordusunu ezdiğinde başlıyordu. Çarlığın son kırıntılarına karşı iç savaş böyle sona erer. O zaman Kızıl Ordu aniden kendi “kara” müttefiğine karşı dönerek tüm genelkurmayıyla birlikte Troçki’nin davet ettiği anarşist “general” Simon Karetnik şampanyalı bir kutlama beklerken, tüm partizan şefleri tutuklanır ve derhal kurşuna dizilirler. Böyle bir görüş değişikliği beklemeyen anarşist partizanların büyük bölümü, “proleter” mitralyözlerin önünde kalır.
Paris’te de aradığı rahatlığı bulmaz, zira Bolşeviklerin ideolojik savaşları kendi coğrafyasını da aşarak bütün Avrupa’da anarşist farklı sosyalist grupların avına çıkar. Bu süreci Paris’te yaşayan Fred Barthelemy ile Edgar Morin’in hayatları elbette bir noktada çakışmıştır. Alman işgali öncesinde özgürlük ütopyasının peşine düşerek oğlu Germinal ile Barselona’ya giden Fred’in durduğu yer ile Morin’in durduğu yer, aynı düşmana karşı açılmış farklı cephelerdi. Birisi anarşist ve liberter sosyalist gelenekten, diğeri komünist hareketin içinden geliyordu; ancak her ikisi de insanlığın kurtuluşunu baskının, sömürünün ve faşizmin yenilgisinde arıyordu.
Belki de Michel Ragon’un anlatısının ve Edgar Morin’in yüz yılı aşan yaşamının bugün hâlâ bize söyleyecek sözünün olması tam da buradan kaynaklanıyor. Çünkü tarih, yalnızca kazananların değil, yenilgilerden öğrenenlerin de eseridir. Morin’in bütün yaşamı boyunca savunduğu gibi, hakikat hiçbir zaman tek bir ideolojinin, tek bir partinin ya da tek bir doktrinin tekelinde değildir. Onu aramak; hatalarla, çelişkilerle, hayal kırıklıklarıyla ve yeniden başlayan umutlarla dolu uzun bir yolculuktur.
Fred Barthelemy’nin Paris sokaklarından Moskova’ya, oradan yeniden Paris’e uzanan hikâyesi de, Edgar Morin’in komünizmden direnişe, oradan karmaşıklık düşüncesine uzanan entelektüel serüveni de bize aynı şeyi hatırlatıyor: İnsanlığın özgürlük arayışı hiçbir zaman düz bir çizgi halinde ilerlemez; fakat onu değerli kılan da tam olarak budur. Belki bu yüzden Morin’in ardından yas tutmaktan çok, onun miras bıraktığı o bitmeyen merakı, eleştirel aklı ve hakikate yaklaşma cesaretini yaşatmak gerekiyor.
Karmaşıklık Düşüncesi: Edgar Morin ve Yüzyılın Eleştirisi
Morin’e göre hiçbir bilim hataya karşı bağışık değildir, her bilgi kendi içinde hatalı olma ve yanılsama taşıma tehlikesine açıktır. Akılcılığın Batı’nın tekelinde olmadığını ifade eden Morin, Batı paradigmalarını ayırımcı, ikici ve damgalayıcı bulur. Bunun için belirsizi beklemek, yeni ortaya çıktığında onu çarpık paradigmanın içinde konumlandırmaktan kaçınmak ve paradigmayı yeniden gözden geçirmek gerekmektiğini ifade eder.
Morin insanlık tarihinin ilerleme ve gerileme, yenilik ve yıkıcılık çatışkısıyla geliştiğini ve bilimlerin gerçekliği farklı farklı taraflara çekerek, sorumluluk ve dayanışmayı yok ettiğini ileri sürer. Morin’e göre, uzmanlaşma bilgiyi parçalamış; bunun sonucunda felsefe kendi içine kapanmış, iktisat insani bakımdan en geri kalmış bilim olmuştur. Tek boyutluluk yüzünden sorunlar üzerine düşünülemez hale gelinmiş, kör zeka insanı bilinçsiz ve sorumsuz kılmış ve insan bağlam, bütün, çok boyutluluk ve karmaşıklığı göremez hale gelmiştir.
Morin, ortaya koyduğu bu sorunun çözümünün antropoteizm olduğunu söyler. Bilgi, kendi konumunu bağlamına oturtmalı, “neredeyiz?”, “nereden geldik?”, “nereye gidiyoruz?” sorularına yanıt aramalıdır. Morin, küreselleşmeyi de sorunsallaştırır. Günümüzde kültürlerin çeşitliliği ve küreselleşmenin olağanüstü boyutlarda olduğunu, fakat küreselleşmenin birleştirici mi yoksa parçalayıcı mı olduğunun belli olmadığını söyler. Modernliğin öldüğünü ve insanlığın çok kimlikli bir yeryüzü yurttaşlığına doğru gittiğini ileri sürer çalışmalarında.
Morin’e göre demokrasi mükemmel bir sistem değildir, halâ kendi içinde eksiklikleri vardır. Ayrıca demokrasi henüz her yerde gerçekleşmemiştir, totaliter rejimler yeryüzündeki varlığını korumaktadır ve ancak düşünce reformuyla, insanlık siyasetiyle, gerçek hümanizm ve Dünya-Vatan bilinci ile bu konuda bir ilerleme sağlanabilir.
2020 yılında yılında verdiği Koronavirüs hakkında verdiği röportajda ”Bu kriz bize küreselleşmenin, dayanışmanın olmadığı karşılıklı bir bağımlılık olduğunu gösterdi. Küreselleşme tekno-ekonomik bir birleşme üretti ama insanlar arasındaki anlayış konusunda ilerleme sağlamadı. Pandemiyle mücadelede uluslararası dayanışma ve ortak kuruluşların yoksunluğunda, bencil milletlerin kendi içlerine kapandığına tanık oluyoruz. Ayrıca tecrit her zaman ‘‘Ben’i tatmin etmemize yardımcı olabilir” demiştir (2).
Farklı tarihlerde yaptığı açıklamalarla Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü de talep eden Morin, bu tarihî çağrıyla ilgili şu mesajı paylaşmıştı: “Türkiye’deki barış ve demokratik dönüşüm sürecini sonuna kadar destekliyorum. Emperyalizmin bölgesel kışkırtmalarına karşı Türk ve Kürt halklarının birliğinden yana olduğumu deklare ediyorum. Barış, insanların kendileriyle ve birbirleriyle özgürce konuşabilmesidir. Barış aynılaşmak değil birbirine fırsat vermektir; yok etmeden ikna etmeye çalışmaktır. Kürt halkının özgürlük mücadelesi haklı bir davadır. Kürt halkı ve onun lideri Abdullah Öcalan için mücadele etmeliyiz.”
Hayata veda etmeden bir yıl önce La Republica’ya verdiği röportajında; “O zamanlar direnmek zorunluluktu. Bugün hâlâ direnmeyi öneriyorum, yeni barbarlık biçimlerine karşı direnmeyi. Kuşatma iki biçimde gelir; tahakküm, baskı, savaştır ilki. İkincisi daha sinsi, uygarlığımızın kalbinden doğuyor, yapay zekânın düşünce üzerindeki egemenliği. Yapay zekâ acıyı, sevinci, coşkuyu, sevgiyi kavrayamaz ama bizi yönlendirebilir” diyerek büyük riske dikkat çekiyor.
Morin’in deyişi ile; “sevgi ve muhabbet”le direnmeye devam…
Asla umutsuzluğa kapılmamalıyız, umut bir olasılık değil, bir imkândır.
(1) Kaybedenlerin Belleği – Michel Ragon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2011
(2) “Morin’den coronavirüs yorumu”. BBC Türkçe. 10 Aralık 2020.







