BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Bahçeli’nin önerdiği “statü” ne ola?

Bahçeli’nin önerdiği “statü” ne ola?

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

ALİ DURAN TOPUZ

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihli beyanı gibi herkesi şaşırtan, beklentilere ve bakış açılarına göre kızdıran, kaygılandıran ya da sevindirip umutlandıran beyanlarına bir yenisi eklendi. Türkgün gazetesinde 18 Mayıs 2026 tarihinde yayınlanan beyanı da her birinde olduğu gibi aynı duygulanımlar, yorum ve analiz çabaları ile karşılandı. Tam da bir süreçte bir tıkanma (yani istemsiz engel) ya da bekleme (yani iradi karar) olup olmadığı tartışılırken gelen beyan zamanlama, üslup ve içerik açısından şimdiye kadar olanlardan belirgin biçimde ayrılıyor. Sevinmek için de, kaygılanmak için de, kızmak için de yeterinden fazla malzeme var, niyetim umut ya da umutsuzluk alametleri aramak değil, mümkün olduğu kadar duygulardan arınmış biçimde analiz yapabilmek. Peşinden araya CHP kıyameti girdi, o dinmeden Abdullah Öcalan’la görüşen heyetin getirdiği açıklama yayınlandı. Sırayla ele alacağım; laf uzayacak, ilk metin uzun çünkü. Haydi bismillah.

HANGİ “DEVLET” KONUŞUYOR?

Metnin dili Bahçeli’nin daha önceki açıklamalarından belirgin biçimde ayrılıyor. Öncelikle “bir şahsın sözleri” olmaktan çok, bir heyetin elinden çıkmış etraflı bir çalışmanın nihai metniyle karşı karşıyayız. Yer yer Bahçeli’nin hem genel olarak hem de bu süreç içinde konuşurken kullandığı kendine has söylemsel unsurları içerse bile, “kişiselliğin” değil kurumsallığın bariz biçimde anlaşılmasını sağlayacak biçimde oluşturulmuş bir metin.

Bize “Devlet Bahçeli” imzasıyla sunuluyor ama en az dört alanda (hukuk, güvenlik, diplomasi ve siyaset) mevcut bürokrasinin ve siyasetin (ve akademinin) ortalamasının hayli üstünde müktesebata sahip bir heyetin işi olduğu çok açık. Örneğin Öcalan’ın niteliğine ilişkin tanımlamalarda Alman sosyolog Weber’e atıf basit alıntının çok ötesine geçiyor, Weberyen kavramlar dikkatlice ve bilerek kullanılıyor. Örneğin Bask ve İrlanda çözümlerinin analizi ve anlatılma biçimi özel olarak çalışılmış. Örneğin Öcalan için önerilen “statü”nün çerçevesi, sınırları ve kapsamı olası bürokratik, siyasi ve toplumsal tartışmalar öngören bir hukuki birikime işaret ediyor.

KİME SESLENİYOR, NE ÖNERİYOR?

Elbette “öyleyse bu devlet işidir” demiyorum, Bahçeli imzası zaten bu kapıyı kapatmak için var, ama şunu diyebilirim: Metnin biçimi, dili, üslubu, yani içeriğini oluşturma biçimi devletin meseleyi nasıl bir ciddiyetle ve akli seferberlik eşliğinde ele aldığını gösteriyor.

Peki metin kime sesleniyor, “asıl muhatap” kim? Cevap zor değil, doğal olarak öncelikle siyasete, sonra kamuoyuna ve eşzamanlı olarak “muhatapları”na sesleniyor. Önceki tüm açıklamaları da böyleydi. Fakat beyandaki ciddiyet ve düzey gösterisi aynı zamanda sürecin bütün tarafları için bağlayıcı olma arzsunu ortaya koyuyor; ama “öneri” yani koordinatörlük kısmı doğrudan Öcalan’a ve bağlılarına hitap ediyor.

Kemal Can’ın uyarısını benimsiyorum: Bahçeli’nin sözlerini fazla eğip bükmek, önünü arkasını fazla deşmek bazen çok işe yarasa bile çoğu zaman boşuna gayrettir, çünkü asıl maksadını yalın biçimde ifade etmeyi seven ve bilen bir tarzı vardır.

Bu metnin en “Bahçeli” kısımlarından biri Öcalan’ın statüsü tartışmasında önerdiği  “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” ve onunla eş zamanlı geliştirilecek kurumsallıktır.

KOMİSYON DÜZENİ NE İFADE EDER?

Koordinatörlüğün hemen yanına iki komisyon daha öneriyor, biri yasama diğeri yürütmede. Yasamadaki, parlamentoda temsili olan her partinin katılımına özen gösterilen bir takip komisyonu olacakmış; mevcut komisyonun kanum ve işlevine benzeyen bir fikir. Yürütme komisyonu ise bir cumhurbaşkanı yardımcısının başkanlığında, beş bakanlık ve Milli İstihbarat Başkanlığı tarafından teşkil edilecek. Bunun da adı Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik” komisyonu olacak.

Bir de “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” oluşturulacakmış; burada sürecin “bilgisel tekeli”nin elde tutulacağı da anlaşılıyor; ifadeler şöyle: “Bu koordinasyon merkezinin topluma süreci anlatacak ve olası kara propagandalara karşı koyacak bir iletişim boyutu olacak, sürece dair bilginin tekelden yürütülmesi ve süreçle ilgili devlet kurumları arasındaki güçlü işbirliğinin tesis edilmesi sağlanacaktır.

 Yürütme bir tür mini kabine iken içindeki bu “merkez” bir yandan sürecin mafsalı, öte yandan sürecin komiserliğini üstlenecek gibi duruyor, ifadeler şöyle: “Terör örgütlerinin fesih süreçlerindeki örgüt adına doğru ve doğrudan muhatabın belirlenmesi kadar devletin muhataplığı da önem arz etmektedir. Bu bağlamda Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü ile devlet adına yapılacak görüşmelerin merkezi burası olacaktır.”

DÜĞÜM: ÖCALAN’IN STATÜSÜ

Bu somut kurumsallık mimarisinde ilk göze çarpan şey, aslında yasama ve yürütmedeki bu iki buçuk (buçuk, aslında şimdiye kadarki Öcalan’la görüşmelerde adı geçen “devlet yetkilileri”nin yerleşeceği yer) komisyon ile “koordinatörlük”un karşılıklı konumu: Öcalan için tüm “sürecin” değil sadece “silah bırakma ve örgütün tasfiyesi”nin koordinatörü olarak düşünüldüğünü ortaya koyuyor. Nitekim metinde (devlet tarafındaki iki ya da üç ya da iki buçuk komisyon doğal olarak devlet hukukunun içindeyken) Öcalan’ın statüsü açık biçimde “fiili sosyal statü” olarak ifade ediliyor.

Bahçeli imzalı metin Öcalan’ın “mahkumiyet hali saklı kalmak üzere” dediğine göre, oluşturulan bu kurumsallık da onun yapıp edeceği işler de İnfaz Kanunu’nun sınırlarına uygun olmak zorunda. Fakat hem öngörülen iş ve hem de işi görmek üzere sıfatlandırılan ana aktör olarak Öcalan’a ilişkin hükümlülük hali bu sınırları fazlasıyla aşar. İnfaz Kanunu’na göre Öcalan “örgütün tasfiyesi için” bile olsa idari bir fonksiyon üstlenemez, metinde tanımlanan genişlikte iletişim ve diyalog imkanları kullanamaz, siyasi çalışma hiç yapamaz. Zaten metin Öcalan’ın öngörülen rol ve faaliyetini hiçbir yerde “siyasal” olarak tanımlamıyor, bütün o tumturaklı diller meselenin “teknik bir güvenlik işi” olarak algılanmasını sağlamak için dökülüyor. DEM Partililerin ya da örgütün yahut da tabanın “statü” talebi ve vurgusu aslında mevcut hukuki gerçeğin ortadan kaldırılması için yapılıyor. Bahçeli metni ise, “mevcut hukuki gerçek sürecek” diyor.

İSTİSNA HUKUKU YÜRÜRLÜKE

Metne hakim olan “dersini iyi çalışmış, konuya hakim devlet otorite” edasına bakacak olursak böylece statü sorunu çözülmüş oluyor. Peki bu Öcalan’ın ya da örgütün ya da meseleyi yakından takip eden tabanın düşündüğü, beklediği “statü” müdür?

Metin zaten “Hayır” diyor, ona az sonra değineceğim ama önce Bahçeli’nin dediği söz, “fiili sosyal statü” sözünün hukuki bir anlamı olabilir mi, ona bakmak gerek. Yürütme idare eliyle bir işe giriştiği zaman ya bir işlem yapar ya da bir eylem yapar, burada hem işlem var hem eylem var. Bu işlem ve eylemin daima bir hukuki dayanağı olmak zorundadır, kanunilik ilkesine riayet edilmeden işlem ya da eylem hukuki değer kazanmaz, dahası hukuksuzlukla malul olma riskiyle karşı karşıya kalır.

Peki mevcut hukuka aykırı bir durum varsa bu nedir? Aslında bu süreç başlamadan önce Öcalan’a dört yıl uygulanan tecriti mümkün kılan şey ne ise odur. O neydi peki? Basit bir hukuk ihlali mi? Metinde atıf yapılan “meri hukuk”un yani yürürlükteki, geçerli, uygulanması gereken hukukun askıya alındığı, böylece bir “istisna hali” yaratan “olağanüstü hukuk”tu. Konu Kürt meselesi olunca iyi biliniyor ki olağanüstü hukuk, istisna hukuku sadece “olağanüstü hal” ya da sıkıyönetim ilan edilen zamanlarda değil, devletin “bu meseleyle ilgili olduğu”na kanaat getirdiği her kişi ve yer için sürekli uygulamada tuttuğu hukuktur. Devlet buna daima o kadar çok önem verdi ki mesela Merdan Yanardağ sadece İnfaz Kanunu niye uygulanmıyor dediği için tutuklanıp hapse atıldı, “örgüt propagandası”nda iki yıl altı ay ceza verildi. (Merdan Yanardağ şimdi başka bir tuhaf suçlamayla, casusuluk suçlamasıyla cezaevinde tutuluyor.)

O halde metin, Öcalan’a hukuki statü vermek yerine, yeni bir “olağanüstü hal hukuku” uygulaması öneriyor; hukuki bir tartışma çıkmasın diye de bunu “fiili sosyal statü” olarak tanımlıyor.

ESKİ BİR NUTUK

Elbette bu “statü” bir istisna hali uygulaması olsa bile olağan hukuk açısından başka bir tanımı davet ediyor: İdare hukukunda geliştirilen “fiili memurluk teorisi”, savaş, salgın, afet gibi olağanüstü hallerde (kamu hizmetleri aksamasın, meri hukukun şekli gerekleri o zorlu durumla baş etmeye engel olmasın diye) resmi sıfatı, yetkisi olmayan kişilerin karar, işlem ve eylemlerini geçerli kabul etmeyi öngörür. Dolayısıyla metin Öcalan’a Kürt meselesini “savaş ve çatışma” zemininden “hukuk ve siyaset zemini”ne çekme gücünü gösterebilmesi için gerekli hukuki statüyü değil, “örgütün tasfiyesi sürecinin tamamlanması için” uygun görülen, adı “fiili sosyal statü” olarak vaftiz edilen bir “olağanüstü hal” görevlisi statüsü öneriyor. Zamanında bazı devlet yetkililerinin PKK meselesini “düşük yoğunluklu iç savaş” diye tanımlamış olduğunu hatırlayacak olursak, işin “olağanüstü hal mantığı” çerçevesinde ele alınmasını anlamak mümkün olabilir; hal böyleyse yani “hukuki statü” en fazla olağanüstü hal hukuku (ve onun idare hukukundaki özel bir düzenlemesi) çerçevesini asla taşmayacak özenle formüle edilmişse bu metnin neyi çözeceğini umabiliriz? Bu nokta itibarıyla Bahçeli, vaktiyle en çok Türkeş’in söylediği ama iktidarıyla, muhalefetiyle devlet ve siyaset erbabının sık sık tekrar ettiği, “Silahı bırakıp Türk adaletine teslim olsunlar, haklar kısmına o zaman bakarız” sözünü tekrar etmekten öteye gitmiyor mu? Cevap için metnin başka yerlerinde bu tabloyu değiştirecek bir şeyler olup olmadığına bakmak gerek, var olanlara geçmeden yok olan bir şeye de işaret etmek lazım: Bahçeli’nin tarihi (22 Ekim 2024) konuşmasındaki “Umut Hakkı”na hiçbir vurgunun olmaması, meseleyi olağanüstü hal mantığından ayrılarak ele almayı hayli zorlu hale getiriyor.

DEMOKRASİ VE HUKUK NEREDE?

Metnin (aslında sürecin) kurgusu bu iki başlığın “silah bırakma ve tasifyenin tamamlanmasından sonra” o da belki ele alınacağını söyler gibi yapıyor; yani eski slogan farklı ifadelerle tekrar ediliyor. Öcalan’ın bu tamamlanma sürecindeki rolü, vasıfları, liderlik gücü ayrıntılı biçimde dile getirilmişken, sonraya ilişkin kısımlar genel, soyut ve herhangi bir demokrasi ve hukuk devleti el kitabında yer alabilecek tasvirlerden ibaret. O kadar ki tasvirden öteye bir anlam mesela bir taahhüt ya da vaat çıkarılmasın diye yine aynı özen ve diplomatik ifade usulleri kullanılmış. “Hukuk” ceza hukuku ile ve orada yapılacaklar da “silah bırakmayı ve tasfiyeyi” tamama erdirecek şeyler olarak ifade edilmiş.

“… yalnız dağdaki terörün değil bütünüyle şiddetin bitirilmesi” derken insan örgüt ile eş anlamlı kullanılan terörün yanı sıra ayrıca bir “şiddet”ten bahsettiğine göre bir şey diyeceğini umuyor, devamı, “Millet olma gerçeğimiz ve demokrasi kültürümüz dikkate alındığında kimlik, siyasetin öznesi yapılmamalıdır” cümlesiyle geliyor. Ki bu da şiddet teriminin “kimlik siyaseti”nin bir tür eş anlamlısı olarak kullanıldığından başka sonuç çıkarmayı zorlaştırıyor.

Sonrası biraz umut veriyor gerçi: “Bu anlamda Türk siyasetinde kimliğe dayalı siyaset yerine müşterekleri ön plana çıkaran, farklılıklara hürmetkâr bir anlayış hâkim olmalıdır.”

Ümit arayanı heyecanlandıracak bir başka cümle: “Toplumda kültürel etkileşimi artıracak adımların atılmasıyla millî kimliğe sahip çıkılırken onun bir homojenizasyon ve kültürel tek tipleştirme olmadığı, aksine birleştirici bir unsur olduğu da anlaşılmış olacaktır!”

Fakat metin bir “yol haritası” ise bu umut devşirmeye yol açabilecek ifadelerin bir zamana bağlanmadığını, söylenenlerin bir taahhüt ya da vaat gibi algılanmaması gerektiğini, bu iyi şeylerden bazılarının “terörsüz”lüğe ulaşınca sanki kendiliğinden olmuş sayılacağı, bazılarının da yine kendiliğinden yeşereceği bir ifadelendirme biçimi özellikle tercih edilmiş durumda.

Özellikle işin “toplumsal mutabakat”a vurgu yapılan bölümdeki bir ifade meselenin taahhüt ya da vaat değil de kendinden menkul bir evrime havale edildiğini düşündürüyor: “Toplumsal mutabakat; toplumsal dönüşüm, barış ve uzlaşmanın önemli bir parçasıdır. Barış ve uzlaşma literatüründeki egemen görüş, bireylerin ve halkların geçmişle yüzleşmesinin, affetmeye ve bağışlamaya hazır ve istekli olmalarının, onları toplum içinde daha kuvvetli ve sağlam ilişkiler kurmaya hazırladığı yönündedir.”

Burada “yüzleşme ve affetme” görevi ya da meziyeti doğrudan “bireylere ve halklara” atfedilirken, devletin yüzleşme gereğinden de “af” yükümlülüğünden de azade tutulması söz konusu. Oysa söz konusu literatür için “yüzleşme” halkların değil, bireylerin hiç değil ama devletlerin ve kurumlarının bir yükümlülüğüdür, af ise iki düzlemli bir meseledir: Ceza yetkisini sahip olduğu cebir tekeli nedeniyle elinde tutan devletin bir hukuksal işlemidir “af” ve “olağanüstü hukuk”tan “hukuk”a geçişi sağlamaya yarayacak bir enstrümandır. Devam cümleleri zaten “acıların bir daha yaşanmaması için” tedbirlerden söz ederken, “toplumsal ayrışmaları unutmak”tan dem vuruyor. Piramit tamamen ters yerleştiriliyor burada: Cezasızlık mekanizmasının tasfiyesinden söz edilmiyor, dışlayıcı, eşitsizliği esas alan ve böylece “ayrışma” yaratan mekanizma ima yoluyla bile anılmıyor, “ceza hukuk tedbirleri” var ama bunlar adalet idesine yaklaştıracak iyileştirmeler değil “terörün bitmesine” yarayacak düzenlemeler olarak zikrediliyor.

“KÜRT” SADECE NEGATİF İFADEDE VAR

Birçok yerde “Türkiyeli” ifadesi yer alsa da “Kürt” kelimesi sadece olumsuzluk belirtmek için bir kere dile getiriliyor:

Dolayısıyla bu koordinatörlük, Kürtlerin lider ve temsilcisi, etnik ve kategorik hakların savunuculuğu gibi hususları kapsamamaktadır.”

Cümle yine eski “örgüt başka, Kürtler başka” formülünü tekrar ederken, etnik ve kategorik haklar diye bir şey olduğunu zikrediyor ama “lider ve temsilci” statüsünü tanımıyor. Bahçeli’nin süreçteki eski konuşmalarında sık sık, Erdoğan’ın ise bir iki kere kullandığı “ittifak” ifadesi de yine bu metinde yok.

Fotoğraf giderek netleşiyor: İyice anlaşılıyor ki bu tek ya da iki taraftan kaynaklanan çeşitli sorunlar nedeniyle yavaşlayan ya da hızlanan bir süreç değil, hızı, ritmi, zamanlaması iç/dış siyasi gelişmeler ve bu gelişmelere dair çeşitli ölçümlere, değerlendirmelere göre belirlenen bir süreç. Beyanlar da bu çerçevede şekilleniyor. Siyasetin aldığı biçim, sürece umut bağlayanlar ya da destekleyenlerin hükümeti daha açık, daha belirgin, daha işin hukukuna uygun hareket etmeye zorlama imkanlarını ortadan kaldırıyor.

EN SIK SORULAN İKİ SORU

Bahçeli metni tartışılırken (“Öcalan iktidar blokundan yana tavır geliştiriyor değil mi, sorusundan sonra) en çok sorulan soru şuydu: Öcalan bunu kabul eder mi? Cevap için fazla uğraşmaya gerek yok, araya giren mutlak butlan kararının harareti sürerken DEM Parti heyeti İmralı’ya gitti, döndü ve bir açıklama yaptı.

Doğrudan meselenin özüyle ilgili, yani Bahçeli’nin “önerisi”ne cevap gibi okuyabileceğimiz bölüm şöyle:

“Ve elbette tüm yapılanların yasal bir temele kavuşması önemlidir. Beklentide kalmak, beklenti halini sürdürmek sadece risk üretir. Kaybedecek zamanımız yoktur. Bütün aktörlerin bu tarihi sorumluluk anlayışla hareket edeceğine ve TBMM’nin de çalışmaları bu hassasiyetle yürüteceğine inanıyorum.”

“Çerçeve bir yasa, demokratikleşme sürecinin kök hücresini oluşturabilir. Yasal düzenleme bizi gerçek bir pozitif inşaya, demokrasi çarkının döndüğü bir sürece sokacaktır. Demokratikleşme hayati bir ihtiyaçtır ve sürecin başarısı bizi bu hedefe yakınlaştırır.”

Metnin tamamına hakim olan dil, yürütülen sürece inanç ve güveni yansıtıyor, burada ise “koordinatörlük” önerisinin çözüm olarak düşünüldüğü statü ve hukuksal çerçeve meselesine vurgu tekrar ediliyor. Öneriye “olumlu” bir bakış söz konusu olsa bunu bu çok büyük ihtimalle bu açıklamanın içinde görebilirdik, “Beklenti halini sürdürmek sadece risk üretir” sözü de öneriye pek olumlu bakmadığının işareti olarak okunabilir. Zamanın daraldığı vurgusu da. Denilebilir ki CHP’ye bu kadar ağır saldırılar varken öneriyi yerinde bulduğunu doğrudan söylemekten imtina etmiş olabilir; belki ama bana göre bu düşük ihtimal. Esasen Öcalan’ın Bahçeli metnindeki “önerinin” çerçeve yasa derken sözünü ettiği hukuki niteliğe sahip olmadığını görmediği ya da önemsemediğini düşünmek bana pek makul görünmüyor. Metindeki “Kaybedecek zaman yok” vurgusu ve CHP meselesinde kurduğu demokrasiyle ilgili cümleler birlikte okunduğunda, açıkça reddetmiş değilse bile öneriyi “uygun” bulmadığını söylemek mümkün.

ÖCALAN’IN CHP/DEMOKRASİ SÖZLERİ

Son olarak, sıcak güncel meseleye dair Öcalan’ın sözlerine değinerek bitireyim. Sözleri de tutumu tevil, tefsir gerektirmeyecek kadar açık, balyoz, demagoji, lafazanlık  türü rahatsızlığının derinliğini yansıtan cümleleri tercih ediyor. Meseleyi CHP ya da CHP-iktidar arasında bir mesele değil “cumuhriyetin temelindeki demokrasi ilkesinden yoksunluk” olarak tarif etmesi, işin (cumhuriyetin demokratik niteliğini geliştirmek) aciliyetine vurguyla biten ifadelerle uyumlu.

Bu ifadeler aynı zamanda doğrudan muhatabı olan “devlet ve iktidar yetkilileri”yle tamamen zıt konumda olduğunu ortaya koymaktan çekinmeyen ifadeler. Bahçeli’nin hem sözleri hem somut önerisi ile bu açıklama arasındaki uyumsuzluk gayet açık.

ÖCALAN, ÖNERİLEN STATÜYÜ KABUL EDER Mİ?

Hal böyleyken Öcalan bütün bunlara rağmen Bahçeli’nin önerdiği statüyü ve çerçeveyi kabul eder mi Düşük de olsa böyle bir ihtimal var ama uzun bir mesele olduğu için onu başka bir yazıda genişçe ele almak gerek, şimdilik birkaç söz ederek (asıl amacı Bahçeli metnini çözümlemek olan) bu yazıyı bağlayayım:

Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağırısında “Sorumluluk bana ait” vurgusuyla dile getirdiği kararlar ve eşlik eden çözümlemelere bakıldığında, silah bırakma ve PKK’nin feshinin kendisi için bir pazarlık meselesi değil, mücadele stratejisinde köklü bir değişiklik meselesi olduğu açık. Yine bu süreç nedeniyle okuyabildiğimiz beyanları “hukuk ve demokrasi”yi devletten ya da hükümetten beklemediğini ama bir mücadele alanı ve hedefi olarak koyduğunu gösteriyor; bu son açıklamada da bu açık. Dolayısıyla Öcalan Bahçeli metnini/önerilerini içerik olarak tamamen reddetse bile önerilen sorunlu statüyü kabul edebilir, zira düşündüğü “yeni mücadele strateji ve yönetmleri”ne dair önerileri fesih işlemleri süresince kullanacağı nispeten mevcut halden daha geniş ve sürekli iletişim ve diyalog imkanlarını kullanarak geliştirmeyi tercih edebilir. Örgüt feshediliyor ama ne örgütlü insanlar ne de kitle tabanı yok oluyor, ne de Öcalan’a müracaatı gerekli kılan bölgesel ve küresel konjonktürel gelişmeler devlet tarafından yönetiliyor.

Yine, kabul etmemesi de hiç şaşırtıcı olmaz, çünkü bu kadar çok “güven sağlayıcı” adım atmış olmasına rağmen devletin “sıfır adımla mutlak sonuç” alma oyununu kesmeyi tercih edebilir. Öyle anlaşılıyor ki devlet kendisine (ve ittifaklarına) güvenirken Öcalan da örgütüne ve tabanına olan güvenle hareket ediyor. Bu görüşmeye izin çıkması, açıklamadaki eleştirel tona rağmen, Öcalan’ın “statü ve yasal çerçeve” sorunlarının çözümü için umutlu olduğunu ve umudun onaylandığını gösteriyor. Bahçeli’nin teklifinin aynısı mı gelecek, Öcalan’ın beklediği gibi “gelecekteki hukuk ve demokrasinin kök hücresi” niteliğinde bir düzenleme mi gelecek, onu bekleyerek göreceğiz.

Ali Duran TOPUZ kimdir?

1994 yılında başladığı gazeteciliğinin 17 yılını Radikal Gazetesi’nde geçirdi. Gazete Duvar’ın kurucu editörleri arasında yer aldı. “Dünya Hali” (Radyo Sputnik) programını ve İMC TV’de sunuculuk ve medya eleştirisi yaptı. Gazete Duvar’dan ayrıldıktan sonra Artı Gerçek’te köşe yazmaya başladı. Hukuk, çalışma hayatı ve siyaset üzerine yazılarla öykü ve şiir yazıyor.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz