Ercan Jan Aktaş
“Bitti”, “tıkandı”, “artık yolun sonuna gelindi” denilen bir zaman diliminde, Bahçeli’nin 18 Mayıs tarihinde Türkgün Gazetesi’nde yayınlanan on altı sayfalık rapor niteliğindeki yazısı “barış”, “çözüm” ve “demokratikleşme” tartışmalarıyla süreci yeniden siyasal gündemin merkezine yerleştirdi derken, CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı ile gündemler yeniden alt üst oldu. Bir yandan on sekiz aydır devam eden sürece dair devlet tarafından sunulan somut yol haritası, diğer yandan CHP’ye dönük tasfiye operasyonu yan yana konulduğunda sürecin her zaman olduğundan daha da zorlu bir mücadeleyi içereceği netlik kazanmaktadır.
“Terörsüz Türkiye” Söylemi ile Demokratik Çözüm Arasındaki Gerilim
Bu ikili tezat durumu başka bir yazıya bırakarak Devlet Bahçeli’nin rapor niteliğindeki metni ile devam edersek; Kullanılan dilin ve kurulan kavramsal çerçevenin sürecin yönünü doğrudan belirlediği bir kez daha görülüyor. Bahçeli’nin son açıklamaları ve “terörsüz Türkiye” başlığı altında şekillenen yaklaşım, bir yandan çatışmasızlık ve siyasal normalleşme arayışını içerirken; diğer yandan Kürt meselesinin tarihsel, siyasal ve toplumsal boyutlarını güvenlik merkezli bir parantez içine sıkıştırma riskini taşıyor. Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca önerilen mekanizmalar değil; aynı zamanda bu mekanizmaların hangi siyasal dil, hangi demokrasi anlayışı ve hangi toplumsal eşitlik perspektifi üzerinden kurulduğudur.
Öncelikle “terörsüz Türkiye” parantezi içinde ifade edilecek her türlü siyasi programın daha en başından sorunun sebeplerini adeta yok sayarak, eksik bir yerden kurulduğunu ifade etmek gerekir. İçerik ne kadar güçlü olursa olsun, bu başlık o içeriğe daha en başından sınırlar çizmektedir. Metinde “terörsüz Türkiye” ifadesi, büyük/küçük harf farkı gözetmeksizin toplam 44 kez kullanılmışken Kürt kelimesi metinde tek bir defa geçiyor. Bu sebeple Bahçeli’nin ifade ettiklerinin daha etkili ve sonuç alması için öncelikle bu ifadenin artık ortadan kalkması gerekmektedir. Çünkü “terörsüz Türkiye” parantezi devletin Kürt meselesinde sorunun bir tarafı, hatta kaynağı olduğunun üzerini örtmeye devam etmektir.
Metin, güvenlik eksenli refleksleri öncelleyen bir dil üzerinden kurulmuş olmasına rağmen, “milli bütünlük, vatandaşlık statüsü yanında; ortak mazi, kültür, lisan ve değerler manzumesi etrafında kristalleşen bir toplumsal aidiyet hissidir. Bu nedenle sıklıkla karşımıza çıkan “milli dayanışma”, “toplumsal kucaklaşma” ve “ortak istikbal” gibi kavramlar; milli birliğin sadece devlet aygıtının hamleleriyle değil, toplumun her bir ferdinin katılımıyla tahkim edilebileceği inancını yansıtır”, değerlendirmesi “milli güvenlik”e dair şimdiye kadar kurulan dili aşan pozitif bir perspektif sunduğunu da not etmek gerekiyor.
Devamında gelen “önemli olan toplumun her kesiminin, milletimizin her ferdinin kendisini ait hissedeceği kuşatıcı, kapsayıcı ve koruyucu bir devlet ve toplum düzeni inşa etmektir. Türk milletinin her ferdinin kendisini ifade edebileceği, ayrıştırmak yerine birleşmeyi, dağılmak yerine toplanmayı, kavga yerine barış ve huzuru arayacağı, “hep birlikte Türkiye” anlayışıyla geleceğin güçlü Türkiye’sinin inşasını mümkün kılan bir zeminde buluşmaktır. Bu kapsamda yasama yürütme ilişkilerine, yürütmenin kapsayıcılığına, yargının bağımsız ve tarafsızlığına, katılımcılığa ve temsil adaletine, aynı zamanda da yönetim istikrarına uygun düzenlemeler yapılabilecektir”, değerlendirmesi ile birlikte ele alındığında Ekim 2024 tarihinde başlayan sürecin beklentilerini karşılamaya dönük emek verilmiş bir yol haritasına dair bir çalışmanın olduğunu görmekteyiz.
Türkiye’deki sistem daha kuruluşundan itibaren kişinin etnik ve dinî kökenine, mezhebine, meşrebine ve siyasî aidiyetine baktığı için tekçi/militer kodlar üzerinden kendisini inşa ederek bir asırdır bitmeyen sorunların merkezinde durmaya devam etmektedir.“Barış”ın kalıcı hale gelmesini yalnızca PKK’nin silah bırakma iradesine değil, aynı zamanda devletin demokratik ve hukuki adımları ile yeni bir toplumsal aidiyet üzerinden devam edecek yeni bir yapılanma sürecine devletin sorumlulukları üzerinden işaret etmesi önemlidir.
Devlet’in Güvenlik Ekseninde Çözüm Arayışı
Metin ayrıca, silahlı örgütlerde kurucu liderlerin ideolojik ve örgütsel bağlılık açısından belirleyici rol oynadığını, bu nedenle fesih ve çözülme süreçlerinde liderliğin etkisinin kritik olduğunu ifade etmektedir. ETA ve IRA örneklerine atıfla, PKK’de de Abdullah Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin devam ettiği ve bunun sürecin yönetiminde kullanılmasının amaçlandığı belirtilmektedir. Bu çerçevede, Öcalan’ın mahkûmiyet hali korunarak örgütün silah bırakma ve tasfiye sürecini yönlendirebileceği özel bir statü veya mekanizmanın oluşturulması gerektiği savunulmaktadır.
Ancak, “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” alt başlığı altında önerilen modele göre Abdullah Öcalan, yalnızca örgütün feshi ve silahsızlandırılması süreciyle sınırlı bir “koordinatör” statüsüne sahip olacak. Altı çizilen konu ise, bu rolün Kürtlerin siyasal temsilciliği ya da etnik hak savunuculuğu anlamına gelmeyeceğidir. Metin, bu yapının amacını örgüt üzerindeki etkiden yararlanarak barış sürecini hızlandırmak, silah bırakmayı koordine etmek ve siyasal alanın güçlenmesini sağlamak şeklinde açıklamaktadır.
Ayrıca devletin denetimi altında kurulacak iletişim ve lojistik mekanizmalar sayesinde Öcalan’ın örgüt unsurlarıyla temas kurabileceği, kamuoyunda barış ve “terörsüz Türkiye” hedefinin toplumsal karşılığını güçlendirecek faaliyetlerde bulunabileceği belirtilmektedir. Bu yaklaşım Öcalan’ın bu süreci yürütmede gerekli olan özgür çalışma koşullarını sağlamasında ne kadar yeterli olacaktır? Sorusuna yeterli bir yaklaşım sergilemekten uzaktır. Zira sürecin etkili bir şekilde yol alması sadece devlet ile süren müzakere/mücadeleyle sınırlı değil, diğer yandan da 50 yıllık bir mücadele geleneğinden gelen devasa bir yapının yeni paradigmaya göre değişmesi ve yol alması gerçeği var.
Devletin rolüne ve yol haritasına yönelik değerlendirmelerini “Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik” komisyonu üzerinden izah ederken, “terörsüz Türkiye” hedefinin bir yol haritası çerçevesinde kurumsal olarak planlanacağını ve sürecin düzenli şekilde raporlanıp takip edileceğini ifade etmektedir. Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü’nün faaliyetleri ilgili komisyonlarda değerlendirilecek, gerekli idari ve yasal adımlar devlet kurumları arasında paylaştırılarak uygulanacaktır. Süreç şeffaflıkla kamuoyuna aktarılırken, nihai hedefin yalnızca güvenlik değil; ekonomik, demokratik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla bütüncül bir dönüşüm olduğu vurgulanmaktadır. Bu çerçevede “terörsüz Türkiye”, milli birlik ve kardeşliği güçlendiren, kalıcı barış ve refahı hedefleyen tarihsel bir dönüşüm olarak sunulmaktadır.
“Toplumsal mutabakat; toplumsal dönüşüm, barış ve uzlaşmanın önemli bir parçasıdır. Barış ve uzlaşma literatüründeki egemen görüş, bireylerin ve halkların geçmişle yüzleşmesinin, affetmeye ve bağışlamaya hazır ve istekli olmalarının, onları toplum içinde daha kuvvetli ve sağlam ilişkiler kurmaya hazırladığı yönündedir,» şeklinde geçen ifadenin nasıl hayat bulacağı önem arz etmektedir. Türkiye’de farklı toplumsal kesimler ile iletişim/diyalog halinde kurulmuş bir toplumsal metin hiçbir zaman olmadı. Bu sebeple yukarıdaki yaklaşımı teorik ve pratik anlamda güçlendirmek ve bunu bir bir toplumsal barış metni ve yol haritasına dönüştürmek Devlet aklına terkedilemez. Buradan hareketle de Türkiye’de bir bütün olarak demokrasi güçlerinin bu yaklaşımı güçlendirmeye dönük sorumluluk üstlenmeleri gerekmektedir.
“Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü”, “Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik” ve “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” başlıkları altında yürütülen yeni çalışmanın gerçekten “Herkes Eşittir Türkiye” sonucuna ulaşıp ulaşamayacağı önemli bir sorudur. Çünkü demokratik bir sistemin en temel unsurlarından biri temsiliyettir. Farklı toplumsal kesimlerin parlamentoda, yürütmede, yerel yönetimlerde ve karar alma mekanizmalarında yeterince yer alması olmadan adil ve kapsayıcı bir siyasal düzen kurmak mümkün değildir. Bu nedenle asıl mesele, açıklanan hedeflerin somut demokratik adımlarla tamamlanıp tamamlanmayacağıdır.
Temsil, Eşit Yurttaşlık ve Toplumsal Barış
Özetle; ‘Kürt Sorununa Demokratik Çözüm’ raporu olarak da görebileceğimiz bu metinde silahlı çatışmanın yerine demokratik siyasetin geçirilmesini açık biçimde savunması, parlamentoda, yerel yönetimlerde ve karar alma mekanizmalarında farklı toplumsal kesimlerin temsil edilmesi gerektiğinin açık bir şekilde ifade edilmesi önemlidir. Ancak daha metindekiler tartışılmadan CHP’ye dönük yeni dalga tasfiye operasyonu sürece dair kaygıları güçlendirmiştir. Metindeki ifadeler Türkiye’de demokratikleşmenin yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, siyasal katılımın genişlemesiyle mümkün olabileceğini kabul ediyor olsa da bunun pratik adımlarının daha önemli olduğunun altını bir kez daha çizmek durumundayız.
Öte yandan raporda yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokratik standartların yükseltilmesi gibi başlıklara yer verilmesi önemli bir eşik oluşturuyor. Devletin de süreç içinde sorumluluk taşıdığına dolaylı biçimde işaret edilmesi, geçmiş dönem metinlerine göre farklı bir ton yaratıyor. Ancak, Kürt meselesinin hâlâ “terör” parantezine sıkıştırılması metnin en temel zayıflığına işaret etmektedir. Kürt sorununu siyasal, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla ele almak yerine büyük ölçüde “terörsüz Türkiye” söylemi içine hapsetmesidir. Bu dil, devletin tarihsel sorumluluğunu görünmez kılıyor ve demokratik çözüm perspektifini daraltıyor. Eşit yurttaşlık ve anayasal güvence konusunda somut adımlar eksik bırakılmış. Rapor kapsayıcılık ve kardeşlik vurgusu yapıyor; ancak anadil, yerel demokrasi, kültürel haklar, ifade özgürlüğü ve siyasal temsil gibi temel demokratik meselelerde somut bir çerçeve sunmuyor. Demokratikleşmenin yalnızca güvenlik eksenli değil, hak ve özgürlük eksenli tartışılması gerekiyor.
Önerilen mekanizmalar büyük ölçüde devlet merkezli ve yukarıdan aşağıya işleyen yapılara dayanıyor. Oysa kalıcı barış süreçleri; sivil toplumun, muhalefetin, yerel aktörlerin ve toplumsal kesimlerin aktif katılımını gerektirir. Şeffaflık ve toplumsal denetim boyutu raporda yeterince güçlü değil. Rapor, bir yandan farklılıklara saygıdan söz ederken diğer yandan “kimlik siyaseti yapılmamalıdır” yaklaşımını öne çıkarıyor. Oysa Kürt meselesi tam da uzun yıllar bastırılmış kimlik, dil, kültür ve siyasal temsil sorunlarından doğmuştur.
Bu nedenle demokratik çözümün yolu, kimliği görünmez kılmaktan değil; eşit yurttaşlık temelinde anayasal ve siyasal güvence altına almaktan geçmektedir. Raporda en çok geliştirilmesi gereken alan da budur. Kalıcı ve toplumsal karşılığı olan bir barışın sağlanabilmesi için yalnızca silahların susması değil, Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi gerekmektedir. Bunun yolu ise Kürt meselesini sadece güvenlik eksenli değil; eşit yurttaşlık, hukuk devleti, ifade özgürlüğü, anadil hakkı, yerel demokrasi ve siyasal temsil çerçevesinde ele almaktan geçmektedir.
Sürecin başarıya ulaşabilmesi için parlamentonun güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığının güvence altına alınması, kayyum politikalarının son bulması, farklı toplumsal kesimlerin karar alma mekanizmalarına katılımının artırılması ve sivil toplumun sürece aktif biçimde dahil edilmesi zorunludur. Demokratikleşme yalnızca devletin güvenlik politikalarını yeniden düzenlemesi değil; aynı zamanda toplumun tüm kesimlerinin kendisini eşit, özgür ve güvende hissedeceği yeni bir toplumsal sözleşmenin kurulabilmesidir.







