Yüksel MUTLU
Rus yazar Aleksandr Puşkin’in şu sözleri, Çerkes halkının yaşadığı büyük trajediyi bütün çıplaklığıyla anlatır:
“Çerkesler bizden nefret ediyor. Çünkü onları özgür yaylalarından attık, köylerini yaktık ve kabileleri toptan yok ettik.”
Soykırım; bir halkın, topluluğun ulusal, dinsel ya da politik nedenlerle planlı biçimde yok edilmesi olarak tanımlanır. Çerkes halkının yaşadığı da tam olarak budur. 19. Yüzyıl, Kafkasya halkları açısından büyük bir yıkım dönemi oldu. 21 Mayıs 1864, Çerkes halkı için sadece bir tarih değil; sürgünün, katliamın ve parçalanmanın simgesidir. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen bu büyük insanlık suçunun unutulmaması gerekiyor.
Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’nin de belirttiği gibi, Osmanlı’nın Kırım Savaşı’nı kaybetmesinin ardından Rusya’nın Kafkasya üzerindeki baskısı daha da arttı. Şeyh Şamil’in teslim olmasının ardından Kafkas halkları tarihin en büyük sürgünlerinden biriyle karşı karşıya kaldı.
Başta Adigeler olmak üzere birçok Kafkas halkı Çarlık Rusya’sı tarafından sürgüne zorlandı. Teslim olmayanlar katliamlarla karşı karşıya bırakıldı. Kadın, çocuk demeden yürütülen bu yok etme politikası sonucunda yüz binlerce insan yaşamını yitirdi, yüz binlercesi ise Osmanlı topraklarına sürüldü. Türkiye, Suriye, Balkanlar ve Ortadoğu’nun birçok bölgesi bu zorunlu göçün durakları oldu.
Sürgün özellikle Karadeniz kıyısındaki Vubıh, Abaza ve Adige topluluklarını ağır biçimde etkiledi. Sadece Trabzon’da on binlerce Çerkes’in yaşamını yitirdiği söylenir. Bugün artık Vubıh dilini konuşan hiç kimse kalmadı. Bu bile başlı başına bir hafıza kaybıdır.
Çerkes halkının yaşadığı sadece sürgün değildi. Cumhuriyet döneminde de inkâr ve asimilasyon politikaları sürdü. II. Meşrutiyet döneminde kurulan Çerkes dernekleri ve okulları kapatıldı. Çerkes Ethem üzerinden bütün bir halka “hainlik” yaftası vuruldu. Gönen ve Manyas’taki Çerkes köylerinin sürgün edilmesi, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, soyadı politikaları ve çocuklara “Çerkes olduğunu söyleme” baskısı bu halkın hafızasında derin izler bıraktı.
Bu durum aslında Türkiye’de yaşayan birçok halk ve inanç için tanıdık bir hikâyedir. Alevilere yıllarca “Alevi olduğunu dışarıda söyleme” denildi. Kürtlere kendi dillerini konuşmaları yasaklandı. Tekçi ulus devlet anlayışı farklı kimlikleri bastırmaya çalıştı.
Katliam, sürgün ve asimilasyon birbirinden bağımsız değildir. Bunlar aynı zihniyetin farklı biçimleridir.
Bugün Türkiye’de yaşayan Çerkesler hâlâ kendi anadillerini öğrenme ve yeni kuşaklara aktarma konusunda ciddi sorunlar yaşıyor. Anadilde eğitim hakkı başta olmak üzere en temel demokratik haklar hâlâ karşılanmış değil.
Resmi olarak Çerkes Soykırımı tanınmadan gerçek bir yüzleşmenin yaşanması mümkün değildir. Oysa demokratik bir gelecek, ancak geçmişle yüzleşerek kurulabilir. Acıyı tanımadan adalet sağlanamaz.
Çerkes halkı bugün hâlâ hafızasına sahip çıkıyor. Soykırımı, sürgünü ve asimilasyonu unutmadan mücadele etmeye devam ediyor. Eşit yurttaşlık, anadilinde eğitim ve tarihsel adalet talepleri son derece meşru ve vicdanidir.
Hiç unutmuyorum; Çerkes arkadaşlarla yaptığımız bir görüşmede bir arkadaş şöyle demişti:
“Biz Kürtler yüzünden anadilimizde eğitim alamıyoruz.”
“Neden?” diye sorduğumda ise şöyle devam etmişti:
“Bizim devletten bir toprak talebimiz yok. Sadece temel haklarımızı istiyoruz. Ama mesele Kürtler olunca devlet anadilde eğitimi kabul etmiyor. Böyle olunca biz de bundan payımızı alıyoruz.”
Bu sözler aslında Türkiye’deki demokrasi sorununun ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Bugün başta Kürt sorunu olmak üzere yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci tam da bu nedenle önemlidir. Bu topraklarda yaşayan bütün halkların ve inançların eşit, özgür ve onurlu bir yaşam kurabilmesi için demokratik bir zemine ihtiyaç var.
Çerkes halkının yaşadığı acılarla yüzleşmek, soykırımı tanımak ve tarihsel adaleti sağlamak yalnızca Çerkesler için değil, bu ülkede ortak bir gelecek kurmak isteyen herkes için önemlidir.
Çünkü adalet de özgürlük de hepimiz içindir.






