BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Kurumlar çökerken güçlü adamlar neden yükselir?

Kurumlar çökerken güçlü adamlar neden yükselir?

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Donald Trump ve benzer popülist liderlerin birden fazla kere başkan seçilmesi, yalnızca bir seçim sonucu değildir. Olay, çok daha büyük bir kırılmanın işaretidir. Trump’ın yükselişi, Amerikan demokrasisinin bağışıklık sisteminin zayıfladığını; medya, akademi, siyasal partiler, yargı, bürokrasi ve entelektüel elitlerin toplumun önemli bir bölümünü temsil etme kapasitesini kaybettiğini gösteren tarihsel bir semptomdur. Sorun yalnızca Trump değildir. Asıl sorun, Trump’ı mümkün kılan toplumsal ve kurumsal zemindir.

Doğu ERGİL

Modern çağın en büyük siyasal yanılgılarından biri, demokrasilerin kendi kendilerini otomatik olarak koruyabildiğine inanılmasıdır. Oysa tarih, hiçbir rejimin yalnızca anayasal metinlerle, seçimlerle ya da kurumsal prosedürlerle ayakta kalmadığını tekrar tekrar gösterdi. Rejimleri ayakta tutan şey, toplumun ortak gerçeklik duygusu, kurumlara duyduğu güven ve geleceğin bugünden daha iyi olacağına dair inançtır. Bu inanç çözüldüğünde, sistem teknik olarak yaşamaya devam etse bile siyasal meşruiyet çürümeye başlar.

Donald Trump ve benzer popülist liderlerin birden fazla kere başkan seçilmesi, yalnızca bir seçim sonucu değildir. Olay, çok daha büyük bir kırılmanın işaretidir. Trump’ın yükselişi, Amerikan demokrasisinin bağışıklık sisteminin zayıfladığını; medya, akademi, siyasal partiler, yargı, bürokrasi ve entelektüel elitlerin toplumun önemli bir bölümünü temsil etme kapasitesini kaybettiğini gösteren tarihsel bir semptomdur. Sorun yalnızca Trump değildir. Asıl sorun, Trump’ı mümkün kılan toplumsal ve kurumsal zemindir.

Uzun süre boyunca liberal demokrasi kendisini tarihin doğal ve nihaî rejimi olarak sundu. Özellikle Soğuk Savaş’ın ardından Batı dünyasında yaygınlaşan düşünce şuydu: Serbest piyasa, küreselleşme, teknolojik ilerleme ve anayasal kurumlar insanlığı daha istikrarlı, daha özgür ve daha müreffeh bir geleceğe taşıyacaktır.
Ancak son otuz yıl bu iyimser anlatının tersine işledi. Küreselleşme, sermayeyi güçlendirirken emek güvencesizleşti; teknoloji, bilgiye erişimi artırırken hakikati ve insan hayatının bütünlüğünü parçaladı; neoliberal ekonomi, büyümeyi sürdürürken eşitsizlikleri derinleştirdi. Sonuçta milyonlarca insan kendisini sistemin dışında, yalnız, güçsüz ve görünmez hissetmeye başladı.

Özellikle Amerika’nın sanayisizleşen bölgelerinde yaşayan işçi sınıfları için “Amerikan rüyası” artık ulaşılabilir bir gelecek değil, kaybedilmiş bir geçmiş haline geldi. Üniversite mezunu olmayan geniş kitleler, yalnızca ekonomik olarak değil kültürel olarak da hayatın dışına itildiklerini hissetmeye başladı. Büyük şehirlerde yaşayan eğitimli grupların (onları ‘elit’ diye adlandırıyorlar) dili, değerleri ve yaşam tarzı; kırsal kesimler ve alt-orta sınıfta giderek bir aşağılanma ve yabancılaşma duygusu yarattı. İnsanlar artık yalnızca gelir dağılımının adaletsiz olduğuna değil, aynı zamanda saygının ve dayanışmanın da eşitsiz dağıtıldığına inanır hale geldi.

Trump tam bu kırılma noktasında ortaya çıktı. Onun siyasi gücü ideolojik derinliğinden değil, sisteme duyulan öfkeden beslendi. Trump birçok seçmen için bir devlet adamından çok bir rövanş figürüydü. İnsanlar ona her söylediğine inandıkları için değil; ‘elitlere’ karşı olduğu(nu söylediği), yerleşik düzeni aşağıladığı ve mevcut sisteme karşı bir tür intikam duygusunu temsil ettiği için yöneldi. Bu nedenle Trumpizm klasik muhafazakârlığın ötesinde bir anlam kazandı: Kurumlara duyulan güvenin çöküşü…

Modern demokrasilerde medya uzun süre kamusal hakikatin üretildiği temel alanlardan biri olarak görüldü. Ancak dijital çağla birlikte medya yapısı köklü biçimde değişti. Algoritmaların yönettiği dikkat ekonomisi, bilgiyi değil tepkiyi ödüllendirmeye başladı. Algı, hakikatin yerini aldı. Sosyal medya platformları yurttaşları ortak bir gerçeklikte buluşturmak yerine farklı gerçeklik evrenlerine ayırdı. Artık insanlar aynı olayları izliyor ama tamamen farklı gerçeklikler görüyor. Böyle bir ortamda komplo teorileri, alternatif gerçeklik anlatıları ve siyasal paranoya olağan hale geldi.

Hakikatin parçalanması, demokrasinin parçalanmasıdır. Çünkü demokrasi yalnızca oy verme sistemi değildir; aynı zamanda ortak gerçeklik üzerinde uzlaşabilme kapasitesidir. Eğer toplum hangi bilginin doğru olduğu konusunda bile ortaklaşamıyorsa, siyasal tartışma, yerini kabile savaşına bırakır. Bugün birçok Batı toplumunda yaşanan şey tam olarak budur: Vatandaşlıktan kabileciliğe (veya cemaatçiliğe) geçiş.

Bu kriz yalnızca ekonomik ya da teknolojik değildir; aynı zamanda elit krizidir. Son yıllarda Batı’da giderek daha fazla insan, kendilerini yöneten sınıfların toplumun geri kalanından tamamen koptuğunu düşünmeye başladı. 2008 finans krizi bu kırılmanın en önemli dönüm noktalarından biriydi. Bankaları kurtaran ama milyonlarca insanın hayatını koruyamayan sistem, geniş kitlelerde derin bir adaletsizlik duygusu yarattı. Irak Savaşı gibi yalanlar üzerine kurulu dış politika felaketleri, ‘uzman’ sıfatına duyulan güveni sarstı. Üniversitelerin ve kültürel elitlerin giderek günlük hayattan kopması ve kendi içlerine dönmesi, toplumdaki yabancılaşmayı daha da artırdı.

Kimlik siyaseti de toplumu ayrıştıran bir etki yarattı. Toplumsal kutuplaşma arttıkça kader birliği duygusu aşındı. İnsanlar artık yalnızca ekonomik olarak kırılgan olduklarını değil, kültürel olarak da aşağılandıklarını düşünmeye baaşladı. Bu nedenle popülist liderler yalnızca ekonomik vaatlerle değil, “saygınlığı geri verme”; “kaybedilmiş şanlı geçmişi geri getirme” söylemiyle güç kazandı.

Tarih boyunca kurumların zayıfladığı dönemlerde insanlar soyut ilkelere değil, güçlü figürlere yönelmiştir. Çünkü belirsizlik çağlarında güvenlik arzusu özgürlük arzusunun önüne geçer. Trump’tan Netanyahu,’ya; Putin’den Orban’a; Modi’den Erdoğan’a kadar birçok liderin yükselişi bu bağlamda okunabilir. Bu liderler yalnızca siyasi aktör değildir; toplumsal kaygının, parçalanmış kimliklerin ve düzen arayışının taşıyıcılarıdır.

Güçlü lider figürü genellikle aynı vaadi sunar: “Kurumlar sizi koruyamadı. Ben koruyacağım.”

Bu vaat özellikle kurumsal güvenin çöktüğü toplumlarda son derece etkili olur. Çünkü insanlar artık hukukun tarafsızlığına, medyanın dürüstlüğüne ya da parlamentoların işlevselliğine inanmaz olurlar. Böyle anlarda siyaset yurttaşlık temelinden çıkar ve sadakat ilişkisine dönüşmeye başlar. Demokrasi açısından en büyük tehlike de budur. Çünkü demokratik sistemlerin özü, kişilere değil kurallara bağlılıktır. Kuralların yerine liderlerin geçtiği yerde ise rejimler giderek kişiselleşir ve keyfileşir.

Amerika’nın bugün yaşadığı kriz, aynı zamanda bir imparatorluk yorgunluğudur. Tarihte büyük güçlerin son dönemlerinde benzer belirtiler görülür: Aşırı kutuplaşma; elit-halk kopuşu; ekonomik eşitsizlik; ortak anlatının/hikâyenin kaybı ve siyasal nihilizm. Roma’dan Britanya ve Osmanlı İmparatorluğu’na kadar birçok büyük güç, dış saldırılardan önce içerideki meşruiyet krizleriyle zayıflamıştır. İmparatorlukların çoğu dış saldırılar kadar içeriden çözülme ile zayıflamışlardır

Bu yüzden Trump tartışması yalnızca Amerika’ya ait değildir. Türkiye dahil birçok toplum, benzer sorunlarla karşı karşıyadır. Tümü şu soruları yanıtlamak zorundadır: Kurumlar gerçekten tarafsız mı? Medya hakikati temsil ediyor mu? Yargı bağımsız mı? Üniversiteler özgür mü? Seçimler tek başına demokrasi için yeterli mi? Devlet yurttaşı mı, yoksa yalnızca iktidarı mı koruyor?

Bu soruların çoğaldığı toplumlarda siyasal kutuplaşma yalnızca fikir ayrılığı olmaktan çıkar; sistemin meşruiyeti üzerine bir savaşa dönüşür. İşte tam bu noktada demokrasiler kırılganlaşır. Çünkü demokrasi yalnızca seçim sonuçlarına değil, güven duygusuna dayanır. Güven kaybolduğunda anayasal düzen teknik olarak devam etse bile siyasal topluluk çözülmeye başlar.

Trump, bu büyük çözülmenin nedeni değil sonucudur. Asıl mesele, modern toplumların kurum üretme kapasitesini, ortak hakikat duygusunu ve toplumsal güven zeminini kaybetmeye başlamasıdır. Eğer insanlar artık medyaya, yargıya, uzmanlara, seçimlere ve parlamentolara güvenmiyorsa, orada yalnızca siyasal kriz değil, toplumları ayakta tutan ahlak krizi de başlamış demektir. Bu bir medeniyetin sorgulanmasına kadar gider.

Tarih bize gösteriyor ki kurumların öldüğü yerde önce korku yükselir; sonra öfke…En sonunda da özgürlük küçülür.

TÜRKİYE ÖZELİ

Türkiye açısından bakıldığında mesele yalnızca belirli bir iktidarın, partinin ya da liderin başarısı veya başarısızlığı değildir. Daha derindeki sorun, Cumhuriyet tarihi boyunca tam anlamıyla kurumsallaşamamış bir demokratik düzenin sürekli olarak kişilere, krizlere ve olağanüstü dönemlere bağımlı kalmış olmasıdır. Türkiye’de devlet çoğu zaman toplumun üzerinde konumlanan bir güç olarak algılandı; yurttaşlık kültürü ise güçlü kurumlar üzerinden değil, aidiyet ağları, liderlik ilişkileri ve kimlik blokları üzerinden şekillendi. Bu nedenle siyasal krizler yalnızca hükümet krizine dönüşmedi; aynı zamanda rejimin meşruiyeti, devletin tarafsızlığı ve hukukun güvenilirliği alanlarında toplumsal kırılmalar yarattı. İnsanlar farklı siyasal kamplarda yaşasalar da ortak bir güvensizlikte buluşmaya başladı: “Kurumların (devletin) herkese eşit davranmaması.”

Son yirmi yılda Türkiye’de yaşanan dönüşüm, bir yönüyle modernleşme ve merkezî vesayet yapılarının çözülmesi anlamına gelirken, başka bir yönüyle kurumların giderek kişiselleşmesi, dolayısıyla yönetimin keyfileşmesi sonucunu doğurdu.

Medyanın kutuplaşması, liyakat sistemine duyulan güvenin aşınması, yargının tarafsızlığına ilişkin kaygılar, üniversitelerin entelektüel özerklik kaybı ve ekonomik kırılganlıklar, toplumun önemli bir bölümünde geleceğe dair belirsizlik hissini büyüttü. Bu ortamda siyaset giderek programlar ve ilkeler üzerinden değil; sadakat, kimlik ve güvenlik duygusu üzerinden işlemeye başladı. Böyle dönemlerde güçlü lider figürleri yalnızca siyasi tercih değil, aynı zamanda kaos korkusuna karşı psikolojik bir sığınak haline gelir. Çünkü kurumsal güven zayıfladığında insanlar soyut hukuk düzenine değil, somut güç merkezlerine yönelir.

Türkiye’nin önündeki temel mesele bu nedenle yalnızca iktidar değişimi değildir; asıl mesele, güven üretebilen bir demokratik ekosistemin yeniden kurulup kurulamayacağıdır. Demokratik rejimler yalnızca seçimle ayakta kalmaz. Bağımsız yargı, özgür medya, güçlü sivil toplum, liyakate dayalı bürokrasi, özerk üniversiteler ve birbirini düşman olarak görmeyen yurttaşlar olmadan demokrasi sürekli kriz üretir. Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir “kurtarıcı” değil; kişilere bağımlı olmayan, hukuku siyasal sadakatin üzerinde tutabilen ve farklı toplumsal kesimlerin kendisini eşit yurttaş olarak hissedebileceği kurumsal bir denge düzenidir. Çünkü tarih gösteriyor ki güçlü toplumlar güçlü liderlerden değil, güçlü ve güvenilir kurumlardan doğar.

 

Doğu ERGİL kimdir?

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken « Doğu Rapor »nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz