BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Bahçeli’nin gölgesi

Bahçeli’nin gölgesi

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Bana kalırsa Bahçeli bunun sözünü veriyor ve kestiği “racon”la, süreç üzerindeki gölgesini büyütüyor. İktidar, bu gölgeyi gölgeleyebilecek daha büyük bir güce sahip mi emin değilim. Çünkü, Bahçeli sürüncemede bırakılanın sadece süreç değil, kendisinin de olduğunu görüyor ve buna dönük hamle de yapıyor.

Akın OLGUN

Sürece dair, Devlet Bahçeli’nin yedi maddeden oluşan çıkışı oldukça tartışıldı ve sanırım daha uzun süre bunu tartışmaya, konuşmaya devam edeceğiz.

Bahçeli’nin yedi maddelik açıklamasının, Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına denk bir çıkış olduğunu ve devlet cephesindeki etkisini de yakında hissedeceğimizi düşünüyorum.

Süreç ve çözüm hakkındaki önerilerini, bir program haline getirerek kamuoyuna sunan ve Türkiye’nin “kanayan yarası” olarak tarif edilen soruna dair, ortaya güçlü bir irade koyan MHP ve Bahçeli’ye, diğer lider ve partilere baktığımız gibi bakmayacağımız bir gerçek. Bunun nedenlerini uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım.

1993 yılından bugüne, defalarca denenen tüm girişimlerin, bugün Bahçeli nezdinde somutlanan hali, çözüme çok daha yakın olduğumuzu gösterdiği kadar, çok daha tehlikeli olduğunu da anlatıyor bize.

Çözüme yakınız, çünkü devletin en şoven, en milliyetçi kanadı barış diyor. Tehlike çok büyük, çünkü devletin en şoven, milliyetçi kanadının çözüm iradesi boşa düşürülürse, akla hayale gelmeyecek şeylerle karşı karşıya kalabiliriz.

Bu nedenle, atılan her adımı soğukkanlı ve akılcı bir yerden değerlendiren tutumları çok anlamlı buluyorum.

Buradan hareketle duruma bakarsak:

MHP liderliği tarafından, dün sarsıcı ama dağınık ifade edilen tüm cümlelerin bugün bir programa oturtulması ve yapılan önerilerle sürecin önünü açma temelli sorumluluk beyan edilmesi, iktidarın edilgen pozisyonuna da bir tırnak geçirme olarak görülebilir.

İktidarın, zamana yayma stratejisinin, bölgenin ve Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma paralel kimi kopuş ve riskleri doğurabileceği ihtimali, sanırım MHP liderliğini de oldukça kaygılandırıyor.

Bu kaygılardan biri de Öcalan’ın örgüt üzerinde hakimiyetinin sarsılabileceği anlayışına dayanıyor olmalı. Bahçeli bunu açıktan ifade ediyor ve bu konuda haksız da olmayabilir.

Bu olasılık düşük bir risk ama olasılığın düşük olması, bunun yarın büyümeyeceği anlamına gelmez. Bölgesel gelişmeler öyle hale gelir ki durum herkesi aşar ve o andan itibaren kurulan cümlelerin artık bir önemi kalmaz. Çünkü sorun boyut değiştirmiştir artık.

Öcalan’ın beklentilerinin, taleplerinin (ki hepsi çözüme dair) devlet tarafından karşılanmaması, sürüncemeye bırakılması ve ciddiyetsiz söylemlerle ötelenmesi de bu riske bir altlık oluşturuyor diyebiliriz.

Baş müzakereci kılınmayan, statüsü açıkta bırakılan, örgüt adına verdiği kararları toplumsal anlamda güdük bırakan ve önemsiz-miş gibi yapan yaklaşımlara hem Öcalan’ın hem örgütün “sakin” yaklaşmasını beklemek elbette aşırı saflık olur. Öcalan’ın hem kendisine hem de ortaya koyduğu tarihsel tutuma dair ciddiyet istemesi boşuna olmasa gerek. Örgüt bu yanıyla aksiyonunu, beklentiyi zorlayan bir yerde tutuyor. Yani “devlet adım atmalı”

“Kurucu liderin”, örgütüne sürece dair attırdığı adımlar için “acele mi ettim” sorgulaması yapması, Bahçeli’nin neden Öcalan’ın liderliğinin ve barış rolünün altını kalın şekilde çizdiğini de açıklıyor biraz.

Öcalan’ın “acele mi ettim” yaklaşımı, aslında devleti bir bütün olarak ciddiyete davet etmenin de bir yolu olarak ortaya konulmuş görünüyor. Bunun örgütsel karşılığı frene basmak olmaz elbette ve böylesi bir merakları olduğunu da zannetmiyorum.

Aksine hızlanmak isteyen ve hızlanmak için tüm yolları açmaya çalışan bir yaklaşım görüyoruz. Çünkü hızlanmak, yakalanan çözüm fırsatlarını en yüksek şekilde değerlendirmek demek.

Aynısı Bahçeli siyasetinin temsil ettiği akıl için de geçerli.

Hızlanmak ve sonuçlandırmak isteyen zeminde Öcalan ile Bahçeli’yi görmemiz bu nedenle şaşırtıcı değil.

Dolayısıyla, Bahçeli’nin bölgesel gelişmeleri işaret etmesiyle, örgütün bu gelişmelere dair uyarılarını aynı yerden okumamız mümkün.

Hızlandırmak isteyenlerin sonuç alma iradesi, bunu zamana yaymak isteyenden daha önde diyebiliriz.

Özellikle İran cephesindeki gelişmeler, bölge devletlerinin yer aldığı pozisyonlar, İsrail ve ABD’nin yeni enerji yolları temelli kurmaya çalıştığı jeopolitik hat, her kesime çok fazla göz kırpıyor malum. Kürt realitesinin varlığı ve stratejik pozisyonu da en fazla göz kırpılanlar arasında.

Ve biz biliyoruz ki eğer bugün çözüm, süreç, barış konuşuyorsak, bunun en büyük nedenlerinden biri, yeni enerji hatları üzerindeki stratejinin varlığı ve bu stratejinin siyasete dayattığı mecburiyetlerdir. Bu denk geliş küçümsenmemeli ve iktidarın ikircikli tutumunun enerji hatları üzerinden alacağı payla ilgisiz olamayacağı da denkleme dahil edilmeli.

Özetle, kimsenin kara kaşına, gözüne göre yürümüyor bu süreç. Mecburiyetler zincirinin de dayattığı bir hakikat var karşımızda.

Gazze’yi yok eden, Hizbullah’ı çökerten, İran’ı boğazlamaya çalışan yeni dünya düzeni içinden baktığımızda, (ki bunu Gazze’ye ilk saldırılar başladığında defalarca anlatmıştık) içinden geçilen dönemin ne kadar hassas ve ne kadar kaotik riskler barındırdığı daha net görünür ve bu netlik, aynı zamanda Bahçeli’nin neden adım atma konusunda ısrarcı olduğuna da bir parça cevap verir…

Öcalan için de aynı durum geçerli. Ortadoğu’nun siyasi tabakalarının birbirini zorlayarak depremlere yol açtığını ve ne kadar yıkıcı olabileceğini, Gazze pratiği yaşanmadan önce gören ve masayı “kesin çözüm” temelli kurarak, çok parçalı sorunları tek paradigma altında toplayan stratejisi, hiç de öyle basitçe değerlendirilebilecek bir konu değil.

Bugün hem Bahçeli’yi hem Öcalan’ı bir arada ve aynı çözüm başlığında konuşuyorsak bundandır.

İşte Bahçeli de, Öcalan da bu hakikati bildikleri için yolu açmanın, hızlandırmanın siyasetini kuruyor, risk analizi yaparak, en makul olanı stratejik hale getiriyorlar.

Örgüt bunu gördüğü için liderliğin arkasında konumlanıyor, devlet bunu bildiği için süreci masada tutmaya çalışıyor ve bu denklem içinde herkes aynı zamanda kendi siyasetini fırsatlara açmaya çalışıyor. Bizim “ne oluyor” diye anlamakta zorlandığımız ve çelişkili gördüğümüz birçok şeyin altında olan da bu aslında.

Sürece ve çözüme dair Bahçeli’nin ifade ettiklerini, temsil ettiği siyaset gerçekliğinden bağımsız değerlendiren ve kurulan cümlelerden memnuniyetsizlik üreten halleri bu yüzden anlamakta zorlanıyorum.

Bahçeli’nin temsil ettiği yerden okuma yapamayan her tutum, kendi gerçekliğinden habersiz demektir oysa.

Kandil’den yapılan açıklamanın sabahında, Bahçeli’nin yaptığı kürsü konuşması ne kadar birbirinden bağımsız düşünülemezse, Öcalan’ın statü tartışması ile Bahçeli’nin statü arama formülü de birbirinden bağımsız düşünülemez.

Gazetecilerden, akademisyenlerden ve sivil toplum örgütü temsilcileri arasından belirlenen isimlerin yakın zamanda İmralı yolunda olacağı ise çok net görünüyor. Bugün kimi, çok fazla görüyorsak ekranlarda, yarın kosterde de onları göreceğiz özetle.

Bu bize, gelişmelerin çok hızlı yaşanacağının işaretini veriyor. Bana kalırsa Bahçeli bunun sözünü veriyor ve kestiği “racon”la, süreç üzerindeki gölgesini büyütüyor.

İktidar, bu gölgeyi gölgeleyebilecek daha büyük bir güce sahip mi emin değilim. Çünkü, Bahçeli sürüncemede bırakılanın sadece süreç değil, kendisinin de olduğunu görüyor ve buna dönük hamle de yapıyor.

MHP liderliğinin, yedi maddede ortaya koyduğu ve temsil ettiği siyasetin dengesini koruyarak programatik hale getirdiği görüşlerinin, iktidara çok fazla açık kapı bırakmadığını da söyleyebiliriz.

Dün iki uçta yer alanların, bugün “çözüm” merkezli bir zeminde buluşmasının anlamı konusunda bir gram fikri olmayanların, insanları “Öcalancı”, “Bahçelici” yakıştırması yaparak, aklı, fikri, düşünceyi durum okumasından uzaklaştırmaya çalışmaları boşuna olmasa gerek.

Bahçeli’nin ve Öcalan’ın kurduğu cümleleri aynı zeminde boşa düşürmeye çalışanların, okuma yapmaya çalışanlara dönük itibar suikastçılığına soyunması da gözden kaçmamalı.

Ve hem çözüme hem tehlikeye yakın olduğumuz gerçekliği içinde düşünülmeli hepsi.

 

Akın OLGUN kimdir?

1975 yılında Ankara’da doğdu.
1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık
2000 tarihinde adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu.
2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti.
Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak, insan hak ve özgürlüklerini konu alan yazılarıyla, düzenli olarak okurlarıyla buluştu.
Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri, Elalem, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi isimli beş kitabı bulunmaktadır.
Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri
ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri
yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi
Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz