BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Biraz anarşi: Siyah bayrağın hikayesi

Biraz anarşi: Siyah bayrağın hikayesi

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Siyah bayrağın 1883’te yükseldiği o an, yalnızca bir tarihsel olay değil; aynı zamanda insanın itiraz etme, reddetme ve başka bir yaşam kurma iradesinin sembolüdür. Bugün bu irade, tüketim toplumunun gürültüsü içinde yeniden hatırlanmayı beklemektedir.

Ercan Jan AKTAŞ

Günümüzde insanlık artık ürettiği kadar değil, tükettiği kadar bir eder sahibi olmayı gururla pazarlayan bir hâle gelmiştir. Tüketim alışkanlıkları, ekonomik ihtiyaçların karşılanmasının da ötesine geçerek, sürekli üretilen ve durmadan teşvik edilen bir arzu rejimi içinde şekillenmektedir. İnsanın biyolojik ihtiyaçlarıyla sınırlı olmayan bu durum, duyguların, kimliklerin ve hatta ilişkilerin dahi piyasalaştığı bir toplumsal düzene işaret eder hâle geldi.

Reklam, dijital platformlar ve küresel piyasa mekanizmaları aracılığıyla markalaşan birey, bitimsiz bir “istek üretimi” döngüsüne dâhil edilirken, bu süreç yalnızca kapitalizmin krizleriyle açıklanamayacak kadar derin bir toplumsal tükenişe işaret etmektedir. İhtiyacın yerini arzunun, kullanımın yerini tüketimin aldığı bu çerçevede, insanın doğayla ve kendi varoluşuyla kurduğu ilişki de radikal biçimde değişmektedir.

Bu nedenle anarşizmi yalnızca tarihsel bir düşünce geleneği olarak değil, aynı zamanda günümüzün bu yoğun tüketim ve insanlığın kendisiyle ve doğal hayatla yabancılaşma rejimine karşı bir eleştirel bakış imkânı olarak yeniden düşünmek önem kazanmaktadır. Devlet, piyasa ve hiyerarşi eleştirisi üzerine kurulu anarşist düşünce, insan yaşamını salt üretim ve tüketim döngüsüne indirgemeyen alternatif bir toplumsallık tahayyülü sunmuştur. Doğa ile uyumlu, karşılıklı dayanışmayı merkeze alan ve yaşamı metalaştırmayan bir perspektif, bugün yalnızca politik bir tercih değil; insanlığın, doğanın ve tüm canlıların ortak geleceği açısından da yaşamsal bir sorgulama alanı olarak ortaya çıkmaktadır.

Anarşizmin tarihsel kökleri, yalnızca 19. yüzyılın devrimci hareketlerine değil, çok daha eski özgürlük arayışlarına kadar uzanmaktadır. Modern anlamıyla anarşizm ise özellikle sanayi devriminin yarattığı eşitsizliklere, devlet otoritesine ve kapitalist sömürüye karşı gelişen işçi hareketleri içinde şekillendi. Anarşizm dendiğinde akla ilk gelen iki isim Pierre-Joseph Proudhon ve Mikhail Bakunin’dir.

Pierre-Joseph Proudhon, 19. yüzyılın en etkili siyasal düşünürlerinden ve modern anarşizmin kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilir. 1809 yılında Fransa’da doğan Proudhon, işçi sınıfı kökenliydi ve yaşamı boyunca devlet otoritesine, merkeziyetçiliğe ve sermaye tekeline karşı fikirler geliştirdi. En çok, 1840 yılında yayımladığı “Mülkiyet Nedir?” adlı eserindeki “Mülkiyet hırsızlıktır” sözüyle tanındı. Bu ifade, özel mülkiyetin emek üzerindeki tahakkümünü eleştiren güçlü bir politik çıkış olarak tarihteki yerini aldı.

Proudhon, toplumun devlet yerine özgür birlikler, kooperatifler ve karşılıklı dayanışma temelinde örgütlenmesini savunuyordu. “Karşılıklılık” (mutualizm) adını verdiği yaklaşımında, insanların hiyerarşik otoritelere ihtiyaç duymadan yatay ilişkiler kurabileceğini ileri sürdü. Onun düşünceleri daha sonra anarşist sendikalizmden kooperatif hareketlerine kadar birçok özgürlükçü akımı etkiledi. Aynı zamanda Karl Marx ile yaşadığı teorik tartışmalar, sosyalist düşüncenin farklı yönelimlerinin şekillenmesinde önemli rol oynadı.

Ardından Mikhail Bakunin, merkezi devletin her biçimine karşı kolektif özgürlüğü savunan görüşleriyle hareketi devrimci bir hatta taşıdı. Mikhail Bakunin de tıpkı Proudhon gibi 19. yüzyılın en önemli devrimci düşünürlerinden biri ve kolektivist anarşizmin kurucu figürlerinden birisi oldu. 1814 yılında Rusya’da aristokrat bir ailede doğmasına rağmen, genç yaşta Çarlık düzenine ve otoriter yapılara karşı radikal fikirler geliştirdi. Avrupa’daki devrimci hareketlere katıldığı için defalarca tutuklandı, sürgün edildi ve yıllarca hapis kaldı. Buna rağmen yaşamı boyunca devletin, kilisenin ve her türlü merkezi otoritenin özgürlüğü baskıladığını savunmayı sürdürdü.

Anarşist düşüncenin başka teorisyenlerinden birisi olarak kabul edilen Rus anarşist, düşünür, sosyolog, jeolog ve coğrafyacı Peter Kropotkin ise 1842 yılında Rusya’da aristokrat bir prens ailesinde doğdu. Ancak genç yaşta ayrıcalıklı sınıfını reddederek halkın yaşamını ve toplumsal eşitsizlikleri incelemeye yöneldi. Sibirya’da yaptığı bilimsel araştırmalar sırasında, doğada yalnızca rekabetin değil, dayanışmanın da temel bir yaşam ilkesi olduğunu gözlemledi. Bu deneyimler, onun daha sonra geliştireceği “karşılıklı yardımlaşma” düşüncesinin temelini oluşturdu. “Karşılıklı yardımlaşma”nın yalnızca etik değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın doğal bir ilkesi olduğunu ileri sürerek anarşizme güçlü bir toplumsal teori kazandırdı. Bu düşünceler, sendikal hareketlerden köylü isyanlarına kadar pek çok mücadelede etkili oldu.

Bütün bu teorilerin hayat bulduğu ilk şehirlerden birisi Paris oldu. 1883 yılındaki Paris, büyük toplumsal çelişkilerin iç içe geçtiği bir kentti. Bir yanda sanayileşme hızlanıyor, bulvarlar, fabrikalar ve modern şehir yaşamı büyüyordu; diğer yanda ise işçi sınıfı ağır yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik içinde yaşıyordu. 1871’deki Paris Komünü’nün kanlı biçimde bastırılmasının üzerinden yalnızca on iki yıl geçmişti ve Komün’ün hafızası hâlâ hem halkın hem de devletin zihninde çok canlıydı. Binlerce komünarın öldürüldüğü, sürgün edildiği ya da hapsedildiği bu dönemden sonra Fransız devleti, devrimci hareketlere karşı yoğun bir baskı politikası yürütüyordu. Buna rağmen işçi mahallelerinde sosyalist, anarşist ve sendikal fikirler yeniden filizlenmeye başlamıştı.

9 Mart 1883’te düzenlenen ve Louise Michel ile Émile Pouget’nin öncülük ettiği işsizler yürüyüşü tam da bu atmosferin ürünüdür. “Ekmek, iş ya da kurşun” sloganlarıyla yapılan bu gösteri yalnızca ekonomik talepler taşımıyordu; aynı zamanda devletin yoksulları görünmez kılan düzenine karşı politik bir meydan okumaydı. Yürüyüşün en önünde Michel, bir sopaya bağlanmış eski siyah bir şalı kaldırarak taşıdı. Böylece bir kumaş parçasını, dönemin cumhuriyetçi ve sosyalistlerinin kırmızı bayrağından açıkça ayrışmayı hedefleyen bir direniş sembolüne dönüştürdü. Siyah bayrağın ilk kez burada yükselmesi de tesadüf değildi. Çünkü siyah, hem yasın hem de mevcut düzene mutlak reddiyenin simgesine dönüşüyordu. Katılımcılar için siyah renk, sistemin kurbanlarıyla sömürülenlerin sefaletine duyulan yası temsil ediyordu; aynı zamanda halkları birbirinden ayıran tüm ulusal bayrakların reddi anlamına da geliyordu.

Invalides Meydanı’ndaki o andan itibaren siyah, yalnızca bir hüzün rengi olmaktan çıktı; otoritelere ve hiyerarşilere yer olmayan bir iktidar boşluğunu temsil eden anarşinin simgesine dönüştü. Michel’in bu jesti yalnızca estetik bir ayrıntı değil, aynı zamanda politik özerklik eylemiydi. Devletin ya da reformist partilerin renkleri altında yürümeyi reddeden bir hareketin kimliğini tanımladı ve bugün hâlâ, bizim gibi “sürünün dışında” olanların kendi koşullarıyla yürümeyi seçtiği, efendisiz ve sınırsız karşılıklı dayanışmada kararlı kaldığı görsel bir geleneğin temelini oluşturdu.

Ürettiklerin ve hayata kattıkların ile değil, dijital ortam pazarlamalarında tükettiklerin ile markalaştığın bu zaman diliminde insanlık, yalnızca üretim ilişkileri içinde değil, aynı zamanda arzu ve ihtiyaçlarının yönlendirilmesi üzerinden de kuşatılmış durumdadır. Bu kuşatma, bireyi sürekli tüketmeye, sürekli eksik hissetmeye ve bu eksikliği piyasa üzerinden gidermeye zorlayan bir yaşam biçimi üretmektedir. Ancak bu tablo, kaçınılmaz bir kader değil; tarihsel olarak kurulmuş bir düzenin sonucudur. Dolayısıyla değiştirilebilir, dönüştürülebilir ve aşılabilir bir yapıya işaret eder.

Bu noktada anarşizmin hatırlattığı temel ilke yeniden önem kazanmaktadır. Yaşam, sınırsız tüketim döngüsü üzerine değil, karşılıklı dayanışma ve doğayla uyumlu bir varoluş üzerine kurulabilir. Peter Kropotkin’in doğada gözlemlediği karşılıklı yardımlaşma fikrinden, Mikhail Bakunin’in otorite karşıtı özgürlük çağrısına ve Pierre-Joseph Proudhon’un mülkiyet eleştirisine uzanan bu düşünsel hat, bugün hâlâ insanlığın önünde alternatif bir yön olarak durmaktadır.

Bu nedenle yapılması gereken, yalnızca mevcut sistemin eleştirisini üretmek değil; aynı zamanda yeni yaşam biçimlerinin somut imkânlarını çoğaltmaktır. Tüketim yerine paylaşımı, rekabet yerine dayanışmayı, tahakküm yerine özerkliği koyabilen pratikler, bu dönüşümün gerçek zeminini oluşturacaktır. Küçük kolektifler, yerel dayanışma ağları, ekolojik yaşam biçimleri ve hiyerarşi karşıtı örgütlenmeler bu açıdan yalnızca “alternatif” değil, geleceğin temel nüveleridir.

Siyah bayrağın 1883’te yükseldiği o an, yalnızca bir tarihsel olay değil; aynı zamanda insanın itiraz etme, reddetme ve başka bir yaşam kurma iradesinin sembolüdür. Bugün bu irade, tüketim toplumunun gürültüsü içinde yeniden hatırlanmayı beklemektedir. Çünkü insanlığın, doğanın ve tüm canlıların ortak geleceği, ancak bu reddedişin yeniden örgütlenmesiyle mümkün olabilir.

Okuma önerileri:

Tanrı ve Devlet – Mikhail Bakunin
Mülkiyet Nedir? (Qu’est-ce que la propriété?) – Pierre-Joseph Proudhon
Ekolojik Bir Topluma Doğru – Murray Bookchin
Anarşizm: Teori ve Pratik – Daniel Guérin
Hapishanenin Doğuşu – Michel Foucault
Gösteri Toplumu – Guy Debord
Tek Boyutlu İnsan – Herbert Marcuse

Ercan Jan AKTAŞ kimdir?

Sosyal bilimci, yazar ve aktivist. Çalışma alanları toplumsal barış, şiddet, militarizm, toplumsal cinsiyet ve vicdani ret. Sertav Çiya’ya Mektuplar – Yürümek (anı-belgesel), Yürümek (roman) ve Paris’te École des hautes études en sciences sociales’te tamamladığı tezine dayanan Vicdani Ret ve Sosyo-Politik Yaşama Etkileri kitaplarının yazarıdır. Fransa’da politik mülteci olarak akademi, basın ve aktivizm alanlarında çalışmalarını sürdürüyor.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz