Eyyüp DEMİR
Türkiye’de ağır aksak bir süreç yürütülmektedir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, son açıklamalarında ileri sürdüğü “barış süreci koordinatörlüğü” ve Abdullah Öcalan’a “statü” tartışmaları gündeme oturan ana konulardı.
Hükümet cephesinde resmi anlamda bir beyan gelmedi, ancak Bahçeli’nin açıklamalarının ardında Adalet Bakanı Akın Gürlek’ten bir ifade geldi.
Gürlek süreç ile ilgili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bahçeli ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a teşekkür ederek, kanun teklifinin hazırlanmasının “Meclis’in görev alanında” olduğunu söyledi. Gürlek sürecin hızlandırılmasına da dikkat çekerek, “Bu sürecin bir an önce yasallaşması gerekiyor” dedi.
Ancak Adalet Bakanı yasallaşmadan söz ederken de burada hükümetin görüşünü değil, yaptığı önerinin kişisel fikri olduğunu belirtiyor.
Hemen ifade edeyim, Adalet Bakanı’nın açıklamaları gelişmeler açısından olumlu, fakat bir hükümet temsilcisinin bu kritik konuda topluma seslenirken hükümetin değil de kendi kişisel görüşünü beyan etmesi son derece garip.
Kaldı ki kamuoyu Bahçeli’nin fikrini biliyor, Bahçeli ne diyor? Diyor ki Abdullah Öcalan’ın statüsü belirlensin, mevcut süreç “Barış Süreci Koordinatörlüğü” olarak resmiyet kazansın.
Bahçeli çağrısını kime yapıyor? Her halde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e ya da DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’a ya da parlamentodaki diğer muhalif parti liderlerine değil, doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti iktidarına sesleniyor.
Herkes hükümettin görüş açıklamasını beklerken, hükümetin bu konudaki en yetkili kişisi hükümetin değil, kendi kişisel görüşünü dile getiriyor.
Zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan sürecin devam ettiğini, herhangi bir pürüzün bulunmadığını söylüyor, fakat sürecin pratik bir zeminde nereye varacağı konusunda net bir fikir ortaya koymuyor.
Eğmeden bükmeden söyleyeyim, bu konuda somut adım atılmayacak.
Neden?
Nedeni çok açık; seçim ya da erken seçim.
Türkiye’de genel seçimlerin 2028’in Mayıs ayında yapılması bekleniyor. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hukuki nedenlerden dolayı yeniden aday olabilmesi için erken seçim olması zorunlu.
Adalet ve Kalkınma Partisi’den gelen iç kulislere göre erken seçimin 2027 yılının Kasım ayı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ise 2027’in Ekim ayı içinde yapılmasını düşünmekte.
Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan yeniden aday olacaksa, onun hukuki durumundan dolayı AK Parti’nin erken seçim yapma zorunluluğu var, oysa CHP’nin böyle bir zorunluluğu yok.
İktidar ve muhalefet bir bütün halinde şu an itibarıyla seçime kilitlenmiş durumda. CHP’nin 84 ilde hareket başlatması, ki bu bir seçim çalışmasıdır, ister istemez iktidarın da harekete geçmesini sağlayacak ya da sağlamıştır.
Bahçeli, dikkatleri her ne kadar Orda Doğu’daki gelişmelere çekip, Türkiye’nin bir risk girdabı içinde olduğunu söylese de, ne iktidar ne de muhalefet buna pek aldırış ediyor, çünkü her ikisinin de gündeminde bu değil, seçim var.
Göründüğü kadarıyla Türkiye artık bir seçim sathına girmiş durumda.
Peki seçimlere kadar Bahçeli’nin deyişiyle “Barış Süreci Koordinatörlüğü” ve Öcalan’a “statü” konusu ne olacak?
Kanımca, bu seçimler sonrasına kaldı. Hükümet ve DEM Parti yöneticileri bunu net bir şekilde ifade etmeseler de, her ikisinin de totaldeki açıklamaları ve pratikteki adımlarından çıkan sonuç bu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, süreç konusunda kendi söylemlerinden geri adım atmış değil. Geçen hafta da İstanbul’daki fuarda, “Bundan geriye dönüş yoktur ve olmayacaktır” ifadesini kullandı. Ama hukuki ve siyasi adımların atılması konusunda ne bir zaman ne de bir şekil belirtiyor.
Bu konuda bazı çabalar yok değil, ama bu daha çok Bahçeli ve Kürt cephesinden gelmektedir. Barış Anneleri, MHP Genel Merkezi başta olmak üzere diğer siyasi parti merkezlerini de ziyaret ederek, bu çabaların hızlandırılmasını istemekteler ve DEM Parti de tüm bunlara eşlik ediyor.
Ancak bu esnada DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’dan da uyarıcı bir açıklama geldi, “Devlet adım atmayınca barış inancı zayıflıyor” dedi. “İnancın zayıflaması” ne demek? Çok açık, eğer süreç böyle giderse, ki şu ana kadar değişen bir şey yok, sürecin kesintiye uğrayabileceğini ifade etmektedir.
Tüm bu ve bunların dışında ortaya konulanları bir arada düşündüğümüzde “barış süreci”nin seçimler sonrasına ertelendiğini söylemek mümkündür. Yani nereden bakarsanız bakın en az bir yıl bu “çözüm süreci” defakto olarak buzdolabına kaldırılmış durumda.
Evet belki zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan “Terörsüz Türkiye” sürecinin devam ettiğine dönük açıklamalar tekrardan gelebilir ya da Bahçeli bu konuda umut aşılayan ifadeleri yeniden kullanabilir, tüm bunlar bir retorikten öteye gitmeyecektir.
Süreç beklentisi adeta Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklemek” oyununa dönüştü. Kaldı ki bir buçuk yıl önce de Bahçeli, “Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun” demişti.
Beklendi, beklendi, beklendi…
Evet, ironik de olsa Öcalan Meclis’te bekleniliyordu, fakat ne yazık ki halen onun nasıl bir pozisyonda bu işi yürüteceği bile netleştirilemedi. Bu konuda iktidar cephesinde de şu ana kadar bir ışık yok, hele bir projeksiyon hiç yok.
Göründüğü kadarıyla sırtında en büyük yükü taşıyan DEM Parti’dir ve işi çok zor. DEM Parti şu an AK Parti, CHP ve İmralı arasında tam bir sıkışma yaşıyor.
Öcalan DEM Parti’yi dönüştürmek istiyor, AK Parti adım atmadığı için, Öcalan da nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda kanımca zorlanıyor. CHP ise bu adımların atılmaması durumunda DEM Parti’ye açık kapı bırakarak onu yanına çekmeye çalışıyor. DEM Parti de sürecin vebali altında kalmamak için ne AK Parti’yi aşabiliyor, ne de CHP’nin bu yaklaşımına yanıt verebiliyor.
Sözün özü:
“Erken seçim” ve “çözüm süreci” DEM Parti açısından hızla bir girdaba dönüşüyor. Bu “süreç girdabı” da DEM Parti’yi kendine doğru çekiyor. DEM Parti bu girdaptan çıkabilecek mi, çıkamayacak mı bunu da DEM Parti’nin pozisyonu ve içinden geçtiğimiz genel süreç gösterecektir.







