Gerçekte 1966 Ortaca’dan başlayıp, Çorum, Maraş ya da Madımak saldırıları cumhuriyetin Alevi politikaları çerçevesinde bakıldığında Dersim ile bir süreklilik içindedir. Aynı Dersim’in Kürt politikaları konusunda da çok önemli bir istasyon olması ne şaşırtıcıdır, ne de çelişkilidir.
ALİ DURAN TOPUZ
Türkiye’de Alevi ya da Kürt meseleleri ele alınırken belki de en sık duyulan terimlerden biri “asimilasyon”dur. Fakat asimilasyon gerçekte iki başlık altında da ciddi sorunlar çıkaran bir tanımlamadır; çıplak, fizik şiddeti gizleyen, meseleyi modernleşme başlığı altında ve eğitsel, kültürel, toplumsal bir dönüşüm olarak çerçeveleyen bir mantığı davet etme riski taşır. Çoğunlukla (asimilasyonla) birlikte ele alınan “inkar ve imha” tasvir gücü yüksek bir ikileme olmakla beraber meseleyi tekilleştirme, sadece Türkiye’ye özgü bir mesele gibi ele alma yanılgısına zorlar.
İlk olarak “asimilasyon” tezinin tamamen çöpe atılmasa bile meseleyi baştan ve genel planda ele almak için yeterli olmadığını öne süreceğim; hem Kürt meselesinde hem de Alevilik meselesinde “asimilasyon” açıklayıcı olmaktan uzak olduğu gibi, kavramayı engelleyen gölgeleyici yanlar taşır. Siyasi tanımama, “inkar” ve inkar edileni yok etmeyi de hedefleyen “imha” betimleyici ifadeler olarak kalır, analitik imkanları daraltır; asimilasyon ise meseleyi doğrudan doğruya inkar ve imha saldırılarını yapan gücün kendi “ilerleme, gelişme, modernleştirici dönüşüm” anlatısını olumlayan, meşru gösteren handikaplara sahiptir. “Zorla asimilasyon” gibi tamlamalara başvurulmasının sebebi kavramdaki bu yetersizliktir.
Yalçınkaya, Clastres ve Schmitt
Mülkiyeli profesör Ayhan Yalçınkaya, muhtemelen benzer nedenle Alevilik tartışmalarında asimilasyon değil “kavimkırım” kavramını öne çıkarır: “Kavimkırım Alevileri ortadan kaldırmaya yönelmez; topluluğun kendi iç düzenliliğini (…), kendine yeterli hüküm verici kudretini dağıtmaya yönelir.” (Ayhan Yalçınkaya, Kavimkırım İkliminde Aleviler, Dipnot Yayınları, Ankara, 2014, s. 32.) Yazar Dersim Tertelesini “ulus-devletin kavimkırım politikasının tipik örneği” olarak inceler. “Asimilasyon” ancak ondan sonra devreye girecektir. Güncel tartışmalara dair polemik yön güçlü biçimde öne çıktığı için kavramsal arayış ve önerilerinin hak ettiği önemi görmediğini düşündüğüm kitapta Yalçınkaya, soykırım ve asimilasyon terimlerini karşılaştırmalı biçimde yeniden düşünür. Terimin mucidi etnolog Robert Jaulin ve geliştiricisi Fransız antropolog Pierre Clastres’deri; bir hukuki tanımlama olarak soykırım Dersim dahil birçok tarihsel vakayı ele alırken işe yarayacaktır elbette, fakat politik yönü daha güçlü olan kavimkırım hem modern hem modern öncesi kırımları ele almak için, özellikle de kolonyalist saldırganlığı anlama konusunda çok daha işlevseldir. İki terim gerçekte birbirinin alternatifi değildir, farklı alanları farklı perspektiflerden aydınlatma kapasitesini haizdirler.
Örneğin Dersim hukuki perspektifle bir soykırım olarak tanımlanabilir, ancak “kavimkırım” tanımı eşliğinde ele alındığında ihtiyaç duyulan tarihselleştirme daha mümkün hale gelir, hem fail hem de mağdur açısından biricikleştirme tuzağından uzaklaşmayı mümkün kılar. Çünkü, “soykırım halkların vücutlarını katlederken, kavimkırım onların ruhlarını” öldürür; ötekiler, “önerilen, dayatılan modelle özdeşleşinceye kadar (eğer mümkünse) değişmeye zorlanarak iyileştirilebilirler. (Pierre Clastres, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, çev. Alev Türker, Mehmet Sert, Ayrıntı Yayınları, 1992, s. 50-51)
Clastres söz konusu çalışmasında “fail” kimdir sorusunu sorarak misyonerlere ulaşır. Çünkü mutlak kötü yan yok edildikten sonra kurtarılabilecek yan onlar tarafından iyileştirilecektir. (aynı kitap, s 52)
Netameli hukuk bilgini Carl Schmitt kolonyalist pratikleri üç başlıkta gruplandırır: a) Zorlamaya dayanmayan apostolik tebliğ b) misyon yapılacak halkların önceden boyun eğdirilmesi (Conquistadorların uygulamaları) c) Askeri refakat eşliğinde misyon. (Carl Schmitt, Yeryüzünün Nomos’u, çev. M. Furkan Şimşek, Ketebe Yayınları, 2025, s.132.) Clastres kavimkırımı tartışırken elbette ne emperyalizm meselesine girer ne de Schmitt gibi hukuk ve siyaset meselesiyle ilgilidir; onun girişimi işin siyasal kavranışı ya da hukuki ele alınışı ne olursa olsun bir antropolog olarak beşeri düzlemdeki sonuçlarının kavramlaştırılmasıdır.
“Müstemleke siyaseti takip edilmeli”
Bu çerçevede dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın “Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı” (Faik Bulut, Dersim Raporları, Evrensel Basım Yayın İstanbul, 2013, s. 257.) ifadesi ile İsmail Hakkı Tekçe’nin “bence burada müstemleke siyaseti takip edilmelidir” sözleri yerine oturur. (Serap Yeşiltuna, (Cumhurbaşkanlığı Dersim Arşivi, İleri Yayınları, İstanbul, 2015, s.104.)
Dersim hazırlıklarının yapıldığı dönemin medyası incelendiğinde, Kürtlük meselesinin pek zikredilmediği, Alevilik teriminin ise çoğunlukla olumlu ve doğrudan Türklüğün kanıtı olarak işlendiği görülür; meşum “Tunçeli Kanunu” görüşülürken İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, sonrakı dönemde sık kullanılacak tanımı verir: “Türk asıllı ama dağlarda bozulmuş.” Buradaki tuhaf ifadeyi, kanunun çizdiği sınırla birlikte düşünerek, şu sonuca varabiliriz: Onlara Kürt denilmiyor, dolayısıyla bu harekat, yapanlar açısından “Kürtlere yönelik bir harekat” olarak görülsün istemiyor. Bunun yerine “Kürtler veya Kürtlük tarafından bozulmuş” Türklerden bahsediliyor. Bu söylemsel strateji yani Aleviliği hiç anmamak, anıldığında da güncel Alevilikle bağı olmadığını öne sürmek, Kürtlüğü de olumsuz etkinin bir sonucu olarak dile getirmek yani gerçekte güncel Kürtlükle de bir bağının olmadığı fikrini öne çıkarmak, harekatın hem o günlerdeki hem de “tarihte anılacağı zaman”ki meşruiyetini güvenceye almak için geliştirilmiştir. Dönem medyasında Dersimli, “insanlıktan nasibini almamış” bir canlı olarak sunulur: Vahşi, talim terbiyeye gelmez, bildiğimiz biçbir medeni toplumla ilişkisi ve benzerliği olmayan, üretim süreçlerine katılma arzusu taşımayan, sadece şiddete dayalı bir hayat süren…
Alevi ama değil, Türk ama değil, Kürt ama değil
“Dersimlilerin özde saf Türk oldukları, sonradan Kürtleşerek bozuldukları” tezinin yetersizliği başka türden etnogenetik uydurmalara da kapı açar; Mazhar Aren, Cumhuriyet gazetesinde 29 Haziran 1937’de şöyle yazar:
“Dersimlileri Türk sananlar var.
(…) antropolojik evsaf (vasıflar) ile Türk başkadır. Dersimli başkadır. Türkçe başkadır. Zaza dili başkadır. Bunlar benim kanaatımca tarihin pek eski zamanlarından beri o sarp dağlarda barınan ve kimse el değdirmediği için münkariz olmayan (çökmemiş, batmamış, yani yok olmamış) hususi bir ırktandır.”
Aren, harekatın hızla ilerlediği safhada ortadan kaldırılmakta olanların “Türk olduğu” iddiasının kamusal alanda yol açabileceği sıkıntılara tedbir almak ister gibidir; aynı zamanda gidişatın yönünü de meşrulaştırma vazifesini yerine getirir: “Dersimin ıslahına gerek yok. Temdide (uzatmaya) gerek yok. Dersim’i boşaltmak gerek. Biz yapmasak bu iş çocuklarımızın üstüne kalacaktır. (…) Bunlar müterakki (ilerlemiş, gelişkin) köylere iki-üç hane verilmiş olsalar, hem şekavetten, hem cehaletten, hem iğfal olunmaktan kurtulurlar. (…) Dersimde medeni adam yavrusu büyümez.”
Mazhar Aren, dönemin baskın propagandası olan “Türklük” tezine itiraz ediyor görünse bile yazısı dönemin konuyla ilgili tüm yazı, yorum, haber ve nutuklarının genetiğini taşıyan bir kesittir.
Yürürlükte olan “askeri harekat”ın sonrasında “asimilasyon” safhası gelecektir; askeri harekat Türklüğün kurtarılması için gerekli cerrahi işlemdir, sonrasında kalan “Türklüğü” sağaltacak terapötik ve pedagojik süreç başlayacaktır. Öz Türk olarak Aleviler, önce bozucu “Kürtlük”ten kurtarılacak, sonra da Alevilikleri “tashih” edilecektir. İlki için askeri müdahale, ikinci için eğitsel, kültürel manipülasyon. Asimilasyon ancak, “topluluğun kendi iç düzenliliği (…), kendine yeterli hüküm verici kudreti” tahrip ve tasfiye edildikten sonra tartışabilir, tartışılacaksa.
Uydurma bir figür: Bir Dersim kasabalısı
Kütahya Saylavı (milletvekili) Naşit Hakkı 17 Haziran 1937 tarihli Haber gazetesinin ilk sayfasından başlayan “Dersim’in başbelası Seyit Rıza kimdir” başlıklı yazıda, dönemin siyasetine ve medyasına hakim olan dilin ruhunu özetler. İlk sayfada Seyit Rıza’nın “esrar içtiği” ifade edilirken, aslında Şeyh Sait’e destek vermeye gönüllü olduğu da ima edilir, yazıda Alevi kelimesi de geçmez. Fakat final vuruşu, “bir Sivaslı’dan, bir Eğinli’den farkı olmayan” uydurma bir “Dersim’in kasabalısı”nın ağzından gelir:
“Dersimlinin kürt olmadığını tarih ve fen açık gösterir. Fakat, ne diyeyim efendim, bu zavallıların başında bu belalar, bu seyitler ve hele Seyit Rıza varken bunların ne türklüğü ne insanlığı kalıyor.”
Bu “uydurma” köylünün ağzından dile getirilen cins isim olarak “seyitler”e yönelik küçümseyici söz ile toplumuna yönelik askeri harekat sürdürülen Pir Seyit Rıza’ya yönelik küçümseyici söz, aslında sadece Dersim harekatını değil, Cumhuriyet’in başından beri Alevilere yöneltilen kavimkırıcı politikaları da meşrulaştırmayı amaçlar. Saylav efendinin köylüsü, Kızılbaşlara yönelik bir nefret makinesi gibidir, Baha Said kadar özgüven sahibi, Köprülü kadar alimane pozlar kesebilen biridir; “Bunlar” der, “Horasan’dan gelmiş, Timurleng’in, Yavuz’un önünden dağlara kaçmış Kızılbaş Türklerdir.” Elbette sadece bilgi vermek yetmez, duygu da yüklemek gerekir, şöyle devam eder: “Kaçgöç yok. Sünnete bir ustura dokundurup biraz kan çıkarmakla insan müslüman olur mu? Aile hayatları bizimkinden bambaşka. Bir kardeşin aldığı karıya diğeri bilaperva tasarruftan çekinmez; namus telakkileri bize uymaz… Aslen neslen Türk olduğuna şüphem olmasa da böyle adamlara nasıl Türk diyeyim?” Alevi demeden Alevileri aşağılama edebiyatının pespaye örnekleriden biridir saylav efendinin ifrazatı.
Hedef: Kolay, yontulabilir “çiftçi malzemesi”
Naşit Hakkı, işin propaganda ve ideolojik ajitasyon kısmını uydurduğu sözde “kasabalı”ya yaptırdıktan sonra, en sonunda kendi fikrini söyler, yani baklayı ağzından çıkarır:
“Aradan seyidi, ağayı kaldırınca Dersimi, kolay ve çabuk yontulmaya müstaid, sıhhatlı, çalışkan bir çiftçi malzemesi olur.”
İnsan değil “malzeme”dir söz konusu olan, şiddetin işi bitince geriye malzemenin işlenmesi kalacaktır. İşlenmiş malzeme yurttaş değil, hayali “Dersim kasabalısı” gibi kullanılacak bir figürdür. Elbette Saylav efendinin kendisini, saldırılan kavmin yontularak “çiftçi”leştirilmesinden elde edilecek kârları hesaplayan bir patron/ağa olarak hayal ettiğini söylemek de gerekmez.
Bütün bu nutuklar tipik bir kolonyalist stratejinin yürürlükte olduğunu gösterir; yani ne biriciklik söz konusudur, ne Türkiye’ye özgülük söz konusudur; emperyalizmin tarihindeki ifade, işlem ve eylem repertuvarı, Osmanlı mirası “milleti hakime” fikriyle kapitalist “ulus devlet”in biyopolitik ve nekropolitik icat ve keşiflerinin bir uygulaması olarak “kavimkırım” yürürlüktedir.
Kürt-Alevi tahterevallisini terk etmek
Dersim elbette sadece Kürt olduğu için hedef alınmamıştır ve elbette sadece Alevi olduğu için hedef alınmamıştır; Alevi ve Kürt olarak hedef alınmıştır. Alevilere yönelik dışlamada ana hedef toplumun kendisini yeniden üretme kapasitesini, kurumlarını baskılayarak yok etmektir; Dersim’e yönelik saldırı bu genel politikanın özel bir boyutunu oluşturur. Dersim Aleviliği elbette özgün ve özelliklidir, bütün Alevi toplumlarının çok önem verdiği ocak ve derganların bulunduğu bir coğrafyadır, saldırının sonuçlarından biri Dersim dışındaki ocak ve dergahlarla etrafında örgütlenen toplumsal kesimlerin umut ve cesaretini tahrip etmektir. Elbette toplumun Kürtçe konuşuyor olması yani Dersim’in Kürt yanı saldırıyı kolaylaştıran ve şiddetlendiren bir öğedir, nitekim Dersim’den sonra Kürt toplumu da derin ve uzunca bir sessizliğe bürünür. Hem Kürt hem Alevi olmanın bedelidir Dersim’e ödetilen; Aleviliğini görmemek ya da biricikleştirmek tuhaf biçimde saldırganlık günlerindeki söylemsel stratejilerle benzerlik taşır.
Dersim’in devamı olarak Maraş ve Madımak
Dersim’in etno-dinsel karakterinin etno kısmına ya da dinsel kısmına özel ağırlık vermek, sonraki dönemlerin bazı kırımlarını anlama konusunda da sorun yaratacaktır; Madımak’ta hedefin “Aydınlık cumhuriyet” olduğu iddiası bu sorunlardan biriyle maluldur; Alevilere yönelik kavimkırım politikasını görünmezleştirmektedir. Gerçekte 1966 Ortaca’dan başlayıp, Elbistan, Hekimhan, Kırıkhan, Sivas, Çorum ve Maraş saldırıları cumhuriyetin Alevi politikaları çerçevesinde bakıldığında Dersim ile bir süreklilik içindedir; aynı Dersim’in Kürt politikaları konusunda da çok önemli bir istasyon olması ne şaşırtıcıdır, ne de çelişkilidir. Dersim’de hafızayı ihya çalışmalarına karşı katı tutum ile Maraş ya da Madımak anmalarına karşı tutumlarla aynı fikri takip eder. Alevilik ve Kürtlük biri din diğeri etnos olarak tamamen farklı şeylerdir; fakat Kürt Alevilerin başına gelenleri Kürtlükten soyutlayarak ya da Kürtlüklerini esas alıp Aleviliklerini eğip bükmeye yönelerek ele almak “kavimkırım” stratejisinin “misyon” boyutuna ortaklaşmadan başka yere götürmez bizi.
KİŞİSEL BİR DUYURU
Hayli uzun süredir gazetecilik sahasından uzaktaydım. Sebeplerini ilerde medya hakkında yazıp çizerken tartışmayı umuyorum, ara dönemde üstünde çalıştığım işlerden biri oldu medya ve gazetecilikteki dönüşüm.
Eksik olmasınlar Numedya’yı çekip çeviren arkadaşlar öyle uzakta kendine çalışmak bir yere kadar, buyur gel beraber işe koyulalım dediler, nezaketleri ve dostça tutumları için müteşekkirim. “Cumhuriyet medyasında Alevifobi” başlığı bu sessizlik döneminde bir başka çalışma alanım oldu, hâlâ da sürüyor, kimi sonuçları burada tartışmaya açmayı umuyorum, kitaplar da bu yıl içinde yayınlanır umarım. Her işimde olduğu gibi babaannemin sözüyle tekrar merhaba diyeyim: Qêret ji me hîmet ji Heq.







