Menekşe Kızıldere
Ortadoğu’nun kavurucu coğrafyasında son haftalarda dikkat çekici bir doğa olayı yaşanıyor: Yağmur, uzun süredir uzaklaştığı Mezopotamya havzasına yeniden dönüyor. Bu durum ilk bakışta meteorolojik bir dalgalanma gibi görünebilir. Ancak daha derin bir perspektiften bakıldığında, bu gelişme yalnızca doğa olaylarının değil; aynı zamanda teknoloji, siyaset ve ekolojik varlıklar üzerindeki insan müdahalesinin sınırlarının da yeniden tartışmaya açıldığını gösteriyor. Gökyüzü bile artık bir mülkiyet alanına dönüştü ve atmosfer üzerinde kurulan teknolojik tahakkümün artık tartışılması gerekiyor.
Son yıllarda birçok devlet, özellikle kuraklıkla mücadele amacıyla Bulut Tohumlama (Cloud Seeding) teknolojilerine yatırım yapmakta. Bu teknik, atmosferdeki bulutlara gümüş iyodür gibi parçacıklar enjekte edilerek yağış oluşumunun teşvik edilmesine dayanıyor. Ancak bilimsel çalışmalar, bu müdahalenin etkisinin oldukça sınırlı olduğunu gösteriyor ayrıca uygun koşullarda yağışı yalnızca %5–15 oranında artırabilmektedir (1) Buna rağmen mesele yalnızca teknik kapasite değil. Asıl tartışılması gereken nokta şu: Atmosfer gibi küresel bir ortak varlığa yapılan müdahaleler, kimler için fayda üretmekte ve kimleri dışlamaktadır? Bu noktada iklim mühendisliği kavramı ortaya çıkıyor. İklim mühendisliği, yalnızca teknik bir de çözüm değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin de yeniden üretildiği bir alandır (2). Çünkü bu teknolojilere erişim eşit değildir ve uygulamalar çoğunlukla bölgesel çıkarlar doğrultusunda şekillenmektedir. Hatta teknolojiye sahip olan ülkeler adına yalnızca ülke çıkarları gözetilip tüm bölgenin doğal atmosferik düzeninin bozulmuş olduğuna şahit oluyoruz.
Atmosfer, klasik anlamda sahiplenilemeyen bir alandır. Ancak günümüzde gelişen teknolojiler, bu alan üzerinde fiili bir kontrol mekanizması yaratmakta. Bu durum, literatürde ‘Atmosferik Ortak Varlıklar’ tartışmalarıyla ele alınmaktadır. Tarihsel olarak toprak, su ve enerji kaynakları nasıl çitleme (enclosure) süreçlerinden geçtiyse, bugün benzer bir süreç gökyüzü için de tartışılmaktadır. Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Atmosfer fiziksel olarak bölünemez bir bütün olsa da, teknolojik müdahalelerle sağlanan yerel fayda üretimi, ekolojik imkânların adaletsiz dağılımına yol açarak küresel bir eşitsizlik yaratır. Bu bağlamda “bulut hırsızlığı” gibi popüler söylemler bilimsel olarak abartılı olsa da, tamamen temelsiz değildir. Çünkü sorun, yağmurun doğrudan çalınması değil; atmosferik süreçlere yapılan müdahalelerin bölgesel etkilerinin eşitsiz dağılımıdır.
Son dönemde Ortadoğu’da artan jeopolitik gerilimler, birçok teknolojik altyapıyı doğrudan veya dolaylı olarak etkiliyor. Savaşın yarattığı yıkım, paradoksal bir şekilde atmosferik müdahale kapasitesinin (seeding istasyonları, radar ağları) bazı bölgelerde zayıflamasına yol açmış olabilir. Ancak burada dikkatli olunması gereken kritik bir nokta vardır. Yağış artışlarını doğrudan teknolojik sistemlerin çöküşüne bağlamak bilimsel olarak kesin değildir. Atmosfer, son derece karmaşık bir hidrolojik döngü içinde işler ve kısa vadeli değişimler çoğunlukla doğal çeşitli değişkenlerin sonucudur (3). Bununla birlikte, insan müdahalesinin azalması durumunda doğanın kendi dinamiklerinin daha görünür hale gelmesini mümkün kılar. İnsanlığın sürekli unuttuğu bir gerçek hala gerçekliğini koruyor. Doğa, tam anlamıyla kontrol edilebilir bir sistem değildir.
Mezopotamya, yalnızca bir coğrafya değil; aynı zamanda binlerce yıllık bir ekolojik belleğin taşıyıcısıdır. Fırat ve Dicle havzaları, tarih boyunca tarımın, yerleşik yaşamın ve toplumsal örgütlenmenin merkezlerinden biri olmuştur.
Bugün bu bölgedeki yağış değişimleri, sadece meteorolojik bir veri değil; aynı zamanda ekolojik sistemlerin kırılganlığını ve dayanıklılığını birlikte gösteren bir işarettir. Demokratik Modernite perspektifinden bakıldığında, ekolojik varlıkların korunması yalnızca toprağı değil, atmosferi de kapsamak zorundadır. Çünkü gökyüzü de tüm canlıların ortak yaşam alanıdır.
Gökyüzünde doğrudan bir sömürü olup olmadığı tartışmalı bir zemin olsa da insanlığın atmosfer üzerindeki asimetrik müdahale kapasitesinin yarattığı adaletsizlik gün gibi ortadadır. Bu teknolojik tahakkümün panzehiri; atmosferi bölünemez bir küresel ortak varlık olarak tescil eden, iklim müdahalelerini uluslararası etik ve hukuk zırhına büründüren ve ekolojik varlıkların komünal korunmasını merkeze alan radikal bir ekolojik sözleşmedir. Unutulmamalıdır ki yağmur, yalnızca fiziksel bir doğa olayı değil, yaşamın sürekliliğini sağlayan ortak bir değerdir; ve hiçbir ortak değer, hegemonik güçlerin sınırsız müdahale iştahına terk edilemez.
Referanslar
(1) World Meteorological Organization (2023). Weather Modification and Cloud Seeding Review Report.
(2) Intergovernmental Panel on Climate Change (2022). Climate Change 2022: Mitigation of Climate Change.
(3) NASA (2021). The Water Cycle and Climate Variability.







