Özgür Taburoğlu
Mehmet Gürses ve Hacı Çevik tarafından yayıma hazırlanan, The Kurds of Central Anatolia (2026) Orta veya İç Anadolu’daki Kürt topluluklarına odaklanıyor. Bu bütünlüklü ve odağını yitirmeyen derlemeye katkı sunan yazarlar her alt bölümde bu toplaşmanın farklı noktalarına odaklanıyorlar. Bir zamanlar Kürdistan’dan zorla veya rızaları dâhilinde göç etmiş bazı aşiretlerin geçmişteki ve günümüzdeki durumlarına bakıyorlar. Vesikalar üzerinden onların yaklaşık dört yüz yıldır bulundukları yerlere nasıl taşındıklarını anlamayı deniyorlar. Bu tarih yazımına göre, Osmanlı idaresi, özellikle Şii topluluklarla arasına mesafe koymak istediğinde Kürtleri yerlerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Göçebe Kürt aşiretleri birbiriyle pek geçinemeyen iki medeniyet arasında tampon hizmeti görüyorlar. Genel olarak Osmanlı’nın ve sonradan Cumhuriyet idaresinin türlü huzursuzluklarda hatırladığı, yedeğinde bulundurduğu bir hareketli güç gibi konumlanıyorlar. Bu başvuru dışında genel olarak unutulup, kendi yazgılarına terk ediliyorlar.
Onları yerlerinden uzaklaştıran bir başka tarihsel anlatı ise aşiretleri göçebe hayat tarzından uzaklaştırma girişimleri sayılabilir. Tanzimat yıllarına kadar süren bir çabayla onları yerleşik hayata geçirmeye çalışırlar. Hayvanlarını belli bir yerde otlatmaları istenir onlardan. Ankara, Konya, Kırşehir, Yozgat civarlarında karar kılarlar onlar da. Buralarda göç hareketlerine son veren aşiretler, Arzu Yılmaz’ın ifadesiyle, bundan böyle bir “Türklük denizi” ortasında bazı adalar oluştururlar. Hemen yakındaki Türkmen köylerinin sakinleri onlardan çok farklı hayatlar sürmeseler de, farklı bir dünyanın yerlileri gibi görünürler onlara. Böyle bir yakınlıkta bu kadar ayrı düşmeleri biraz şaşırtıcıdır. Bazen kasaba veya köylerde, bitişik mahallelerde aynı ortamı paylaşırlar. Reyhan Özşahin’in metinde dile getirdiği gibi, yan mahallenin sınırına kadar gitmek tekinsiz bir eylem halini alabilir. Sınırlarda köpekler saldırmaya hazır bekler. Komşunun yaşam alanı bir çeşit çatışma sahası, mayınlı bir memnu mıntıkadır âdeta. Huzursuz köpeklerin ve mahalle sakinlerinin bakışlarıyla gözettikleri bir sınırın ötesini her iki tarafın sakini için de daha “kirli”, “habis” bir kalabalık doldurur sanki.
Tarihte Asayiş Kayıtları
Yalçın Çakmak, yaklaşık dört yüz yıl önce, ana Kürt bölgesinden uzaklaşmaya başlayan Kürt aşiretlerinin, bir kısmı birbiriyle ilişkisiz göç hareketlerinin kroniğini oluşturur. Çakmak, kaleme aldığı bölümde, Kürtlerin bu yerlerinden edilme veya yer değiştirme hareketlerini takip için Osmanlı Arşivleri’ne ve özel olarak da asayiş kayıtlarına bakar. Kürtlerin zaman içerisindeki suç kayıtları onların tarihini ele verir âdeta. Çakmak bu sayede aşiretlerin ayak izlerini kısmen de olsa takip edebilir. Son dört yüzyıl içinde Osmanlı arşivlerinde genelde bir güvenlik sorunu olarak Kürtlerin işaretlendiğini bulgular. Yani Orta Anadolu’da zuhur eden bir topluluğun seyri tarih içerisinde bazı huzursuzluk anlarıyla işaretlenir. Onların düzenli tarihini tutacak pek kimse yoktur. Bu koşullarda tarihi kuranların etrafında onlara dert çıkardıkça görünür olan bazı aşiretlerden söz etmek durumunda kalırız. Genellikle olağan hadiselerin kahramanları gibi tarihin sayfalarına eklenmezler. Geçmişe dönük kurgusal bir tarihçe belirlemek bu durumda zorunlu olur. Bir çeşit madun olarak onların tarihe kaydolmaları olağandışı vakalar sonucunda gerçekleşir. Tarihi yazarak değil de bozarak görünür olurlar sanki. Vesikalar onları öyle göstermese de, tarihin madunları olurlar bir bakıma. Madunlukları, zaman içinde ne Rum, Ermeni veya Süryaniler gibi tam olarak kovulmalarından ne de yerleşmelerine izin verilen bir topluluk olmalarından ileri gelir.
Orta Anadolu’da Türkmen deniziyle çevrelenmiş Kürt adalarında bu karşılaşmalar neticesinde Kürtlük sürekli dile gelen etnik bir bilgiye dönüşür. Oysa Kürt ana kıtasında, Kürdistan’da aynı şuuru her an hatırlatan böyle bir başkasına pek rastlanmaz. Devlet uzun aralıklarla varlığını hatırlatıp sonra onları kendi hakikatleriyle baş başa bırakır. Bu nedenle böyle bir hafızanın oluşması ana kıtada lüzumlu ve mümkün olmaktan çıkar. Orada yaşam sürenler, kendisiyle yakın nesepten birisini en fazla farklı bir aşiretten sayabilir. Bu durumda etnik bir kimlik olarak Kürtlük değil de aşiret bağı etkin olur. Orta Anadolu Kürtleri içinse aşiret bağı, benim de hatırladığım kadarıyla, daha çok samimi sohbetlere, hatta mizahi yaklaşımlara konu olurdu. Civardaki Türkmenler için de onlar aşiretinden bağımsız Kürt sayılırlar. Bu müşterek atıf nedeniyle, belli bir aşiretten olmak biraz folklorik bir bağlamın içeriğini oluşturur. Böyle bir araştırma var mıdır bilmiyorum ama nüfusa oranlanırsa Orta Anadolu Kürtlerinin yakın zamanlarda Kürt hareketine desteğinin ana bölgeye göre belirgin şekilde daha fazla olduğu, varsayımsal olarak da olsa iddia edilebilir. Bu durumda Orta Anadolu Kürtlerinin nereden geldiklerine dair bir soruyu daha önemli saymaları da doğaldır. Kendilerine atfedilen ötekiliğin, başkalığın kaynağını bilmek elzem bir soruya dönüşür.
Hayali Soy Ağaçları
Metin içerisinde de dile geldiği gibi, bu sorunun muhtemel cevabının saklı olduğu göç yollarının hem nedeni hem de tarihsel seyri konusunda bir malumat noksanlığı dikkat çeker. Arzu Yılmaz’ın kaleme aldığı bölümde, saha araştırmalarını birlikte yaptığı Zehra Yılmaz’ın da bu müşkülle karşılaştıklarını fark edebiliriz. Saha araştırması yapan diğer yazarlar da benzer bir durumu belirlerler. Aynı köyde, hatta yakın akrabalar arasında bile, nereden ve ne zaman geldiklerine dair çok farklı, birbirini tutmayan sayısız hikâye ortaya çıkabilir. Bu durumun uluslaşma süreciyle bağdaşık hayali cemaat oluşturma süreciyle kayıp ilişkisi de ayırt edilebilir. Bu farklı efsaneleri konsolide edecek bir ulus devlet yapısı olmayınca, herkes kendi soy ağacını icat edip ona inanmakta serbest kalır. Doğrusu bu konuda sahici bir hikâye oluşturmak da zor görülebilir.
Bütün metin boyunca dile gelen o etnik şuurun dayanağı da bu biraz hayali veya kurmaca nitelikte cevaplardan oluşur. Türk denizinde bir adada yaşam sürmek Kürt varlığını etnik bir çerçeveyle donatır. Tarihin ve tarihçilerin odaklandığı diğer topluluklar gibi madunluktan sıyrılarak esas kimlik halini alırlar. Bu soru cevaplandığında sanki “Dağ Türkleri” olmaktan çıkıp “Çöl Kürtleri” olabilirler. Çünkü geçmişe doğru uzandığı varsayılan bu kimlik gereği, zamanında belli bir yerden belli bir amaçla yola çıkmışlardır. Kimlik arayışları sırasında, tesadüfen, zorla bir yerlere yerleştirilmediklerini bilmek isterler. Bu sayede bir topluluk mizacıyla ve iradesiyle donanıp, tarih içerisinde kendilerini ifade ettikleri bir mazinin bilgisine varabilirler.
Unutmaya Direnç
Orta Anadolu’da Türkler arasında olmak Kürtler için iki türlü tesirde bulunur: Ya Kürt olduklarını daha fazla hatırlarlar ya da bu iki kimlik iç içe geçmeye ve kenarları, köşeleri silikleşmeye başlar. Kürtçe öğrenme ve konuşma hevesi biraz kaybolur. Örneğin Kürt düğünleri dışarıdan bakınca ya olağan bir Türk düğünü gibi görünür ya da Kürtlüğün altının kalın çizgilerle çizildiği tepkisel bir gösteriye dönüşebilir. Her durumda olağandışı bir etkinlik ortaya çıkar. Eskilerin ifadesiyle, Kürtler Türklere aksülamel yaparak kendi kimliklerine şekil verirler. Bir topluluğun kendi tarihine, şuuruna gönderme yapan, kendi hayali kimliğini sorgulamaktan ve tadil etmekten uzak özgüveni kaybolabilir.
Orta Anadolu Kürtlerinde pek rastlanmayan bir rahatlığa ana toprakların sakinlerinde rastlamak muhtemelen daha zordur. Çünkü gün içerisinde Kürt olduklarını hatırlatan karşılaşmalara daha az maruz kalırlar. Dolayısıyla biz kimiz, nereden geldik gibi bir soruyla daha az uğraşırlar. Oysa Orta Anadolu Kürt coğrafyasının sakinleri bu soruyu belli aralıklarla kendilerine sorarlar. Çoğu zaman anakronik ve birbiriyle tutarsız cevaplara ulaşırlar. Nereden geldiğimiz sorusu biraz da nereye gittiğimiz sorusundan önce yanıtlanması gerekir gibi bir aciliyet kazanır. Biraz da “Siz nereden çıktınız?” sorusunu karşılıksız bırakmamak için cevaplanır. Fakat bu sorunun tam bir cevabı olmayınca da başka sorulara sıra gelmez sanki. Kürt diasporası denilen başka bir adada çıkan ve metin içerisinde sıkça atıf yapılan iki derginin, Bîrnebûn ve Weger’in de yayın tarihi yoğunlukla böyle konu başlıklarından oluşur muhtemelen.
Arzu Yılmaz’ın yazdığı bölüm için Zehra Yılmaz benimle de mülakat gerçekleştirdi. O da nereden geldik sorusunun tüketici taraflarına değindi. Bu sorunun bir semptom gibi okunmasının daha yaratıcı olacağına dair bir fikir belirttim ben de. Arzu Yılmaz’ın dile getirdiği “kolektif amnezi”nin veya müşterek unutkanlığın olumsuz olsa da açıklayıcı bir görüngü gibi okunması faydalı olabilir. Nereden geldik sorusuna öncelik tanımak, bir çeşit madunluk şuuruyla ilişkili görülebilir. Diasporadaki toplulukların da temel ilgisini oluşturur. Örneğin Fransa’daki mühendislik görevim sırasında, çöl köylerinden oraya taşınmış bir aileye misafir olmuştum. Orada Kırşehir’de doğduğum yere yakın köylerden bir kadının sohbetine tanık oldum. Yaklaşık otuz yıldır ülkesine dönmemiş bu kadının akrabalarımı benden daha yakından tanıdığını fark ettim. Beni ve ailemi ayrıntılı bir soy ağacı içerisine yerleştirdi. Benim için doğal ve güncel bir hayat bilgisinin devamı bazı bilgiler onun canlı hafızasının parçası olmuştu. Onun durumunda, unutkanlığa ek aşırı bir hatırlama, unutmaya şiddetli bir direnç ayırt edilebilir.
Kaynakça
Gürses, Mehmet ve Hacı Çevik (2026). The Kurds of Central Anatolia: The History, Identity and Future of a Forgotten People, London: I.B.TAURIS.







