BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Namık Kemal Dinç yazdı

Anadolu, Kürdistan, Mezopotamya tartışmalarına katkı

Namık Kemal Dinç yazdı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Anadolu terimi sadece kelime kökeni itibarıyla çarpıtılmamış; özellikle Kürdistan ve bir miktar Mezopotamya terimlerinin görünmez kılınması, hatta yok edilmesinde, yayılmacı bir işleve sahip olmuştur.

Namık Kemal Dinç

Bir televizyon programında kendisini “aydın” addeden bir “yorumcu” Anadolu teriminin kökeni için, “analarla dolu olduğu için bu coğrafyaya ‘Anadolu’ denilmiştir” buyurmuştu. Türk “aydını”nın entelektüel seviyesine örnek olabilecek bu anekdot, yurdum insanının coğrafya ve tarihle mesaisini ve ideolojik endokrinasyonunu göstermesi açısından hayli öğreticidir.

Türkçülüğün kör kuyusundan dünyaya bakmayı milliyetçilik ve vatanseverlik sananlar, Osmanlı mirası üzerinde ulus devlet inşa etmek adına tarih ve coğrafyayı alt üst etmek, çarpıtmak ve hedefleri doğrultusunda değiştirmek için sayısız operasyon gerçekleştirmişlerdir. Yer isimlerinin değiştirilmesi için yaptıkları başlı başına bir tartışma konusudur.

Anadolu, Kürdistan, Mezopotamya terimleri de bunlardan fazlasıyla nasibini almıştır. Anadolu terimi sadece kelime kökeni itibarıyla çarpıtılmamış; özellikle Kürdistan ve bir miktar Mezopotamya terimlerinin görünmez kılınması, hatta yok edilmesinde, yayılmacı bir işleve sahip olmuştur.

Anadolu, coğrafya olarak doğal sınırlarını aşıp, Kürdistan’da genişlerken; eşzamanlı olarak Kürdistan teriminin tarihten silinmeye çalışılması, Anadolu tabirinin yayılmacı bir nitelik kazanmasına neden olur. Bunu, siyasal bir üniteyi ifade eden Türkiye ismiyle özdeşleştirerek (Türkiye eşittir Anadolu, Anadolu eşittir Türkiye) yayılmacı niyetini pekiştiren bir hamle yapar.

Anadolu’nun coğrafi sınırlarını Kürdistan’a teşmil etmek demek, Mezopotamya hakikatini de görünmez kılmak, silmek demektir. Sıradan insanın Mezopotamya denilince aklına sadece Aşağı Mezopotamya (Bağdat ve civarı) gelmesinin sebebi de budur. Dicle ve Fırat’ın doğduğu, Göbeklitepe gibi uygarlık mirasının ilk kalıntılarının boy verdiği Yukarı Mezopotamya (yani Kürdistan) Anadolu’nun bir parçası (Güneydoğu Anadolu) gibi gösterilerek tarihsel coğrafyayla da oynanmak istenmiştir.

Anadolu, Mezopotamya değildir; Mezopotamya da Anadolu. Birbirine sınırdaş, geçişken, bağlantılı iki coğrafyanın topografyası da iklimi, kültürü, habitatı da farklıdır. İkisi de insanlık alemine medeniyetler bahşeden, tarihsel mirasın yaratıcısı güzide coğrafyalardır. Birbirleriyle yakın ilişki içinde oldukları en eski yazılı kayıtlara kadar uzanmaktadır.

MÖ 24. yüzyılda Akad Kralı Sargon’a ait tabletlerde Mezopotamyalı tüccarların Anadolu ile ilişkilerine dair bilgiler bulunmaktadır. Asur zamanında Anadolu’da kurulan, “karum” denilen ticaret kolonileri de bu temel üzerine şekillenecektir.

“Anadolu-Mezopotamya ilişkisinin derin tarihsel köklerinin” belki de bundan daha eskilere uzandığı, yeni arkeolojik araştırmalarla ortaya çıkacaktır. Nitekim, Yukarı Mezopotamya’da neşet eden Neolitik yerleşimlerin sonrasında ilk uğrağının Anadolu olması da bu tarihsel ilişkiye katkı sunar.

ANADOLU NERESİYEDİ?

Anadolu teriminin kökeni, Antik Yunanca’daki “Anatolia” kelimesine dayanır. “Güneşin doğduğu yer” veya “doğu” anlamına gelir. Ses uyumuna istinaden Anatolia’nın Anadolu’ya dönüştüğü genel kabul görür.

O zamanlar, Anatolia terimi coğrafi olarak yarımada için, yani takriben Sivas’ın batısında kalan kısımları kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Doğu Roma (Bizans) 7. yüzyılda başlayan Arap İslam akınlarını durdurmak için “Anatolikon” isminde bir eyalet (thema) kurmuştur. 11. yüzyıla kadar varlığını sürdüren eyaletin doğu sınırı, Kapadokya olarak belirlenmiştir.

Bizans’ın mirasını Osmanlı Devleti devam ettirmiştir. Balkanlar’da kurduğu Rumeli Eyaleti’nin ardından 1393’te Ankara merkezli Anadolu Beylerbeyliği’ni kurmuştur. 15. yüzyılda, II. Beyazıt devrinde Anadolu Eyaleti on yedi sancaktan teşekkül etmektedir. “Bunlar Kütahya, Saruhan (Manisa), Hudâvendigâr (Bursa), Aydın, Menteşe (Muğla), Bolu, Hamîd (Isparta), Ankara, Kangırı (Çankırı), Kastamonu, Karahisâr-ı Sâhib (Afyon), Koca-ili, Biga, Karesi (Balıkesir), Sultanönü (Eskişehir), Alâiyye (Alanya) ve Teke (Antalya) sancaklarıdır”[i].

1825’te köklü bir değişlikle idari olarak daha sınırlı bir alanı (Kütahya merkez olmak üzere Afyon, Sultanönü ve Ankara) kapsayan Eyalet, 19. yüzyılın ikinci yarısında vilayet sistemine geçişle birlikte ortadan kaldırılmıştır. Fakat, idari bir birim olmasa da coğrafya ismi olarak “Anadolu” varlığını sürdürmüştür.

Şemsettin Sami 1890-1900 yıllarında kaleme aldığı ve ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamûs-ül-a’lâm adlı eserinde Anadolu’yu uzun uzun ve her boyutuyla anlatır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Anadolu’nun karadan hududunun tayin edilmesinde zorluklar olduğunu, ancak Fırat nehri mecrası, Kürdistan ve Suriye ile sınırın çizilebileceğini söyler[ii].

ANADOLU’NUN YENİDEN KEŞFİ

Osmanlı’nın gözbebeği, bir numaralı eyaleti olan Rumeli’dir. Sadece ilk kurulan eyalet olması hasebiyle değil, birçok açıdan da Rumeli özel bir öneme haizdir. Rumeli Beylerbeyi diğer emsallerinden üstündür. Paşa rütbesine sahiptir ve Divan-ı Hümayun’a katılma yetkisi vardır. Osmanlı hiyerarşik sisteminde vezirliğe yükselmek için son mertebedir. Rumeli Beylerbeyliği’nden vezirliğe oradan da veziriazamlığa geçilir.

Anadolu Eyaleti ve coğrafyası Osmanlı için Rumeli’nden sonra gelir. Fakat 19. yüzyılın son çeyreğinde bütün bu algıyı yerle bir eden savaş ve jeopolitik değişiklikler yaşanmıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında Rusların Balkanlardaki bütün Osmanlı topraklarını ele geçirip, İstanbul-Yeşiköy sınırına dayanmaları ve Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nı imzalatmaları dengeleri sarsmış ve Osmanlı’yı varlık-yokluk sorunuyla yüz yüze getirmiştir.

Bu tarihten itibaren adım adım Osmanlı Devleti yönünü Anadolu’ya dönmüştür. Osmanlı’nın artık Avrupa’da yani Rumeli’nde tutunmasının mümkün olmadığını, buralardan tamamen çekilip Anadolu’yu merkez alan, hatta hantal imparatorluğun yüklerinden kurtulmak için Arap coğrafyasından el çekerek yeni bir devlet kurması gerektiğini söyleyen ilk kişi, ordunun modernizasyonu için Almanya’dan gelecek olan Von Der Goltz Paşa olacaktır[iii].

1883’te üç yıllığına görevli olarak gelen ama on üç yıl kalan Goltz Paşa, 1895 tarihinde yazdığı makalede fikirlerini açıktan dile getirir. Hatta başkentin İstanbul’dan alınıp Ankara, Kayseri gibi bir yere taşınmasını önerir. Goltz Paşa’nın bir diğer özelliği de Osmanlı’nın son dönemine damgasına vuracak askeri zevatın hocası olarak tarihe geçecek olmasıdır[iv].

Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk isimli kitabında, Mustafa Kemal’in daha askeri okul yıllarında şu fikirlere sahip olduğunu söyler: “Osmanlı Devleti yıkılacak. Çoğunluğu Türk olan bir sınır çizerek bunu savunmak gerekir. Doğu ve Batı Trakya dışında tüm Rumeli’nden çekilmek gerekir. Güney hudutlarımız Hatay, Halep ve Musul vilayetlerini içine alacak, diğerleri Araplara verilecektir. Anadolu’nun doğu ve doğu kuzeyinde bir değişiklik olmayacak. Yeni Türkiye içinde kalacak olan Rum, Bulgar ve Sırp azınlıklar orada kalan Türklerle mübadele edilecektir”[v].

DÖNÜM NOKTASI: 1913

1913 yılı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, yeni bir devletin temellerinin atılması anlamında kritik bir yıldır. Ocak ayında Babıali Baskını’yla iktidarı tamamen ele geçiren İttihatçılar, Türkçülüğü resmi devlet politikası olarak uygulamaya koymuşlardır. Irkçılığa dayanan İttihatçı Türkçülük, Türk unsuruna dayanan yeni bir devlet inşa etmeyi hedefler.

Balkan savaşları sonucunda Batı Trakya dahil bütün Rumeli’yi kaybeden Osmanlı Devleti yönünün tümüyle Anadolu’ya çevirmiştir. İttihatçı elitlerin Arapların çoğunlukta oldukları topraklara dair gelecek umutlarının olmadığı daha o zamandan anlaşılıyor. Geriye Anadolu’daki azınlıklar ve Osmanlı Şark’ında kalan Kürtler ve Ermeniler kalıyor.

Anadolu’nun coğrafi kapsamının doğuya doğru genişletilip, Kürdistan, Ermenistan gibi tarihsel coğrafya isimlerinin silinmek istenmesi de aynı zamanlara denk gelmektedir. İttihatçıların bu akılla ürettikleri planı en sarih bir şekilde ortaya koyan metin “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak Mı? Yaşamayacak Mı?” başlıklı Londra Konferansı’na sunulduğu iddia edilen kitaptır.

Sıkça yaptıkları gibi sahte, yabancı bir yazar ismiyle (Johns Mool) hazırlanan metin, yukarıda Goltz Paşa’nın kısaca ortaya koyduğum fikirlerinin, Balkan Savaşları konjonktürüne uyarlanmış halinden başka bir şey değil. Konferans Aralık 1912’de Birinci Balkan Savaşı’nın ardından toplanır. Metin, yüksek ihtimalle 1913 yılının başlarında hazırlanmış olmalıdır. Yani İttihatçıların darbe yapıp, devlete tümüyle hâkim olduğu bir zaman diliminde.

Arabistan, Irak, Yemen, Suriye topraklarını yeni Türkiye’nin dışında bırakan yazar, doğu mıntıkasını ele alırken Kürtler ve Ermenilerden bahsediyor ama nüfus açısından çoğunluğun Türk olduğunu iddia ediyor. Bir tek Van’da Ermeniler, Bitlis’te Kürtler çoğunlukta ama geri kalan bütün vilayet ve sancaklarda Türkler çoğunlukta diyor. Bakalım halen kullanılmakta olan coğrafya isimleri için ne söylüyor.

“Doğu mıntıkası ki, buna Kürdistan diyorlar, bu isimlendirme katiyen doğru olmaz. Eski Kürdistan, Rusya, İran ve Türkiye arasında paylaşılmış olduğundan yalnız Türkiye’de kalan kısmına Kürdistan isminin verilmesi tarihsel gerçeklerle pek uygun düşmese gerek. Ermenistan ise, bir demogojiden, bir eğlenceden ibarettir”[vi].

KÜRDİSTAN İSMİNİN YASAKLANMASI

Ulus devlet inşasının en büyük krizi, siyasal sınırlarla kültürel sınırların uyuşmaması halinde dışa vurur. Farklı kültür, inanç ve etnik gruba mensup topluluklar, tahayyül edilen tek ulus kimliğine uymadığı için kültürel hakimiyeti kuramayan ulus-devlet; siyaseten farklı politikalar izleyerek “kültür” ve “siyasal hakimiyeti” uyumlu hale getirmeye çalışmaktadır. İskan politikaları, etnik temizlik, kırım, mübadele, dil ve kültür yasakları gibi uygulamalar bu politikanın araçları olarak karşımıza çıkıyor.

Cumhuriyet döneminde Kürtlerin halk olarak inkârıyla birlikte Kürtçe’nin ve Kürdistan isminin yasaklanması da söz konusu olmuştur. 24 Eylül 1925’te devlet erkanı tarafından imzalanarak yürürlüğe giren Şark Islahat Planı, Kürt ve Kürdistan politikasının rehber metnidir. Bütün bu yasaklar ve halk olma halini ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar Plan’da ayrıntılı bir şekilde maddeler halinde sıralanmıştır.

Görüldüğü kadarıyla Kürdistan teriminin yasaklanması da bu tarihten itibaren resmen yürürlüğe girmiştir. Zira, 8 Aralık 1925’te Maarif Vekâleti yani Eğitim Bakanlığı “Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar” başlıklı bir bildiri yayınlar ve bildiride “Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi” kararlılığı talimat olarak bildirilir.

Osmanlı’nın son dönemlerinde Kürdistan’la birlikte Osmanlı Vilayât-ı Şarkiyyesi veya sadece Vilayât-ı Şarkiyye tabirlerinin kullanıldığı görülmektedir. Cumhuriyet’e geçildikten sonra ise bu tabirin de giderek tedavülden kalktığı, yerine önceleri sadece Şark veya Doğu, ilerleyen zaman içinde ise Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu denilmeye başlandığı görülür. Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu terimleri 1941 yılında toplanan “Birinci Türk Coğrafya Kongresi”nde karar altına alınır.

NETİCE İTİBARIYLA

Yüzyılı aşkın süredir bu topraklarda tarihsel hakikate aykırı bir şekilde izlenen politikaların Türkiye’yi ve bölgeyi getirdiği nokta, bugün yaşadığımız bölgesel savaş, emperyalist müdahale, sömürü, katliam ve soykırımlar şeklinde dışa vuruyor. “Türkiye ve bölge yüzyıl öncesine göre daha iyi bir düzeye vardı” diyemiyor olmanın temelinde de aynı olgu yatmakta.

19 ve 20. yüzyıllarda ulus devlet inşası adına yapılanlar, insanlığın bir çeşit delirme halini ifade eder. En güvenli, en huzurlu liman olarak görülen ulus devletler öylesine haksızlıklar, zulümler üzerine kurulmuş ki, hangi birisine yar olmuş, dönüp arkasına bakmalı. Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Doğu’da bitmeyen kavgaların bir nedeni de bu değil mi?

Kürdün ve Kürdistan’ın inkârı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin abad olabildiğini kim ileri sürebilir? Kürdün huzurlu olmadığı yerde Türkün, Arabın, Farsın huzuru bulması mümkün mü? Tarihi, yalanlarla değil hakikate sadakatle yazmak gerekir.

[i] https://islamansiklopedisi.org.tr/anadolu-eyaleti

[ii] Kürt Tarihi Araştırmaları I, Osmanlı Kürdistanı, Kürdoloji Çalışmaları Grubu, bgst Yayınları, İstanbul 2011, s. 31.

[iii] Ramazan Çalık, Colmar Freiherr Von Der Goltz (Paşa) ve Bazı Görüşleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi 12 (36): 765-815.

[iv] Goltz Paşa’nın hayatı ve fikirleri ayrı bir makale konusu olduğu için burada kesiyorum. Sadece şu kadarını yazarak tamamlamak isterim. Goltz Paşa 1909’da tekrar Osmanlı’da göreve döner. 1916’da Irak’taki 6. Ordu’nun Komutanı olarak görev yaparken Bağdat’ta tifüsten ölür.

[v] Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Baha Matbaası, İstanbul 1967, s. 116-117.

[vi] Johns Mool (Tercüme: Habil Adem), Anadolu’da Türkiye Yaşayacak Mı?, Selis Kitapları, İstanbul 2009, s. 53.

Benzer Haberler

Onlarca kişi yaralandı

Kütahya'da yolcu otobüsü devrildi

AKP önergesi kabul edildi

Meclis'in çalışma süresi uzatıldı

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz