Tugay Karakuzu
Aklın ve cümlelerin sınırlarını aşanı anlatmak mümkün müdür? Değilse, anlatılamayanla ne yaparız? Anlatmanın etik sorumluluğu ile anlatmamanın ağırlığı arasında nasıl konumlanırız?
Ermenilerin Մեծ եղեռն (Medz Yeghern) yani büyük suç/felaket ya da Աղետ (Aghet), yani felaket olarak tanımladığı 1915 Ermeni Soykırımı’nı anlatmaya ve göstermeye yönelik her girişim, bu soruları beraberinde getirmelidir. Çünkü tarihsel felaketler, özellikle kurmaca bir anlatı içinde yeniden kurulduğunda, etik bir meseleye dönüşür.
Claude Lanzmann, Holokost’u konu alan 1985 yapımı dokuz buçuk saatlik belgeseli Shoah’da hiçbir arşiv görüntüsü kullanmaz; yalnızca hayatta kalanlara ve tanıklara söz verir. Lanzmann’a göre Holokost’u yalnızca tanıklık aktarabilir; hiçbir görüntü buna muktedir değildir. Öte yandan Didi-Huberman, Her Şeye Rağmen Görüntüler adlı çalışmasında Auschwitz’te gizlice çekilmiş dört fotoğraf üzerinden, soykırımın “tasavvur edilemez” veya “temsil edilemez” olduğu fikrini sorgular. Görüntüler eksik olabilir, ama yine de düşünmenin zorunlu araçlarıdır: Felaketin dehşeti hayal gücünü aştıkça, ondan koparılmış her parça daha da gerekli hâle gelir. Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın 2002 yapımı Ararat filmi, tam da bu gerilimde konumlanır: Gösterilemeyen ile onu gösterme arzusu arasındaki çatışmada. Film, soykırımı doğrudan temsil etmekten ziyade, onu temsil etmenin sınırlarını sahneye koyar.






