Akın OLGUN
“Tıkandı mı?” sorusu eşliğinde aranıyor sürecin akıbeti bu ara. Dolayısıyla, tıkandığına inananlarla, böyle olmasını arzu edenler arasında dönen sorular ve üretilen cevaplar bizi gerçeğe değil, niyete ve kaygılara taşıyor.
Niyet ve kaygılar elbette durumdan bağımsız gelişmez. Somutlanmayan her gelişme sürece dair kaygıyı büyütür, tıkanmasına dair arzu edileni güçlendirir. Bu ikisi birbirini besleyen olgulardır ve bunu bilenler, özel olarak bu alanı sürekli olarak kaşımayı çok severler.
“Bir yol alınamıyor”, “boşa kürek sallanıyor” serzenişinin, süreci yönetenlere dair güvensizliğe dönüşmesi de çok olası ve bunun birilerinin temel beklentisi olduğu da tartışmasız.
Özellikle, barış paradigmasını kuran ve devletle aynı masada bu paradigmayı işler kılmaya çalışan Öcalan’a karşı yürütülen anti propaganda, sadece Öcalan’ı değil, barış ve müzakere siyasetini de boşa düşürmeye çalışıyor ki barış ve müzakere paradigmasının, Kürt siyasetini, bölge ve yerel politikada etkin ve başat kıldığı gerçeği, deneyimlerle önümüzde duruyor.
Devlet açısından, içinden geçtiği sosyal, ekonomik ve yönetimsel kriz ve jeopolitik sahadaki pozisyonu ile Kürt siyaseti açısından değişen dünya ve bölge gerçekliğinin dayattığı hakikatin varlığının, bir masa etrafında buluşmanın kaçınılmazlığını ortaya koyduğunu biliyoruz.
Bunun pozitif bir gelişmemi doğuracağı yoksa negatif bir sonuç mu çıkaracağı sorusu elbette kıymetlidir.
Bu noktada tecrübenin ne kadar olgun kılındığının ve esnekliğin, rasyonel olanla bağının ne kadar akılcı kurulduğunun tartışmasız çok belirleyici rolü var. Öte yandan, bölgesel gelişmelerin, dünya siyasetindeki çalkantıların, çatışma sahasındaki sıçramaların etkisini ve bu etkilerin süreci çıkmaza sokma tehlikesi üretebileceğini de akılda tutmak gerekir. Bu, asıl olarak neye hazır olunması gerektiğini de işaret eder. Hazır olmadığınız şeyle baş edemezsiniz çünkü.
Sürecin akıbetini belirsizliğe sürükleyen devlet tarafının tutumunu, bu belirleme içinde değerlendirmek mümkün.
Hiçbir şey vermemenin, süreci iktidarın geleceğine paralel bir çizgide götürmenin ve Kürt siyasetini mecbur etmenin arayışı içinde oldukları söylenebilir. Paralel olarak CHP’yi kimliksizleştirme, ifadesizleştirme operasyonlarını da buna bağlayabiliriz.
CHP’ye dönük, anti demokratik operasyonların yarattığı öfkeyi kendi üzerlerinden alıp, Dem Parti’nin üzerine atma ve bunu en hin yöntemlerle yapma konusu, “görünen köy kılavuz istemez” netliğinde. Dem Parti kurullarından gelen açıklamalar da bunu gören bir yerden ifadelendiriyor siyasetini.
CHP’yi sürecin önüne koyarak hareket eden sanki DEM Parti’ymiş gibi yapanların, aslından kendilerinin CHP’yi sürecin önüne koyduklarını ve DEM Parti’den buna ses çıkarmamalarını beklediklerini, ses çıkardıkları için de iktidar sözcüsü tarafından parmak sallandığını anlıyoruz.
Uzun zamandır “mutlak butlan”ı bir sopa gibi CHP üzerinde kullananların, o sopanın sapını Kürtler de tutuyormuş gibi yaparak, biriken öfkeyi Kürt siyasetine yönlendirmenin hesabını yaptıkları artık daha görünür halde.
Beklenen kimi tahliyeleri, bu temelde ele aldıkları ve CHP’ye dönük “el koyma” pratiğine paralel hayata geçirecekleri şüphesini de yükseltiyor bu durum.
Demirtaş’ı itibarsızlaştırma aklının da bu temelde işlediğini düşünmek yanlış olmaz.
Kürt siyasetinin toplumsal zeminini çalmanın ve kitlelerle kurulan Türkiyelileşme bağının, dezenformasyona uğratılmasının kötücül bir yolu da bu aynı zamanda.
Hem Öcalan’ın hem Kürt siyasetinin hem de Demirtaş’ın toplumsal zeminini zayıflatan ve bu yolla daha az etkili olmalarını hedefleyen bir aklın olmadığını söylemek, devlet ve Türkiye gerçekliğinden bakınca ahmaklık sayılabilir.
Dolayısıyla tam bu noktada, siyaseti kitlelerle birlikte kurmanın ve onu pratikleştirmenin önemi, daha fazla öne çıkıyor tüm muhalefet açısından. Sorunun tek sahibi Kürt siyaseti değil çünkü.
Öcalan’ın komün/komünler önermesine buradan bir kapı aralamak da olası.
Komün anlayışı olacakları bekleyen değil, onu gören, rasyonel olanı görmezden gelen değil, onu okuyan, pratiği öteleyen değil onu kuran ve devlet-iktidar gerçekliğinde hem kolaylaştıran hem zorlayan bir siyaset ve örgütlenme modeli sunuyor.
Kürt siyasi aktörlerini, kitleler nezdinde “şaibeli” kılmanın, “şüphe” içine alarak, yarının siyasetinde etki alanlarını daraltmanın, devlet siyasetinin bir parçası olduğu daha net görünüyor.
CHP’ye yakın ve bu tabloyu görmekten uzak kesimlerin, iktidarın bu siyasetini güçlendiren bir yerden pozisyon almaları, bazen gerçekten ibretlik bir hal alıyor. Bazılarının Kürt nefretinin, iktidara duydukları nefretten daha büyük olduğunu görmek şaşırtıcı değil ama ürkütücü.
Kürt siyasetinin masadan kalkmasını isteyenler, sonrası için hiçbir şey önermiyorlar. Doğacak sonuçlara dair hiçbir belirlemede bulunmuyorlar. Kürtler, ülkede ve bölgede büyük bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya kaldığında, ne yapacaklarını söylemiyorlar.
Direnen Kürdün başına nelerin getirildiğini bilenlerin hafızasını bu kadar küçümseyen bir yaklaşıma, sadece tebessüm edilebilir.
Kürde yönelen devlet şiddetiyle, kendilerine yönelen şiddeti aynı kefeye koyan yaklaşımın kendisi bile, neyin ne kadar idrak edildiğine dair çok veri sunuyor hepimize.
Kürtlerin kandırıldığını, iktidarın hiçbir şey vermeyeceğini pişirip pişirip Kürtlerin önüne getirenlere, (kendileri de iktidarın yerinde o masada olsa aynı şeyi yapacakları bir tarafa) ısrarla anlamadıkları şeyi tekrar etmekte fayda var sanırım.
Evet Kürtler “hiçbir şey” kazanamayabilir, evet Kürtlerin eli “boş” kalabilir ve bu onlar için hiç de şaşırtıcı olmaz ama Kürtler masada ve kendi siyasetlerini masa etrafında örgütleyerek, yarın yine masada olmaya devam edecekler. Bunun anlamı, o masaya oturacak güce sahip olmaya devam edecekleridir.
Şimdi, bunun da ötesine geçmiş gözüküyorlar.
Yani bir şey almayı, koparmayı merkeze koyan bir mücadeleyi değil, (çünkü o zaten yaşanandır) yarını kurmanın becerisine sahip olmanın ve vazgeçilmezliğini kurucu olarak inşa etmenin siyasetine sahipler. İkisi arasında çok fark var.
Bu toplam üzerinden meseleye bakınca, “yaşanan” ile olan arasında bir denklem olduğu görülecektir.
Örgüt ne kadar adım atmak zorundaysa, devlet de o kadar adım atmak zorunda ki bu zorundalığın kendisi bile bir güç ilişkisine ve kabule tekabül eder.
İşte devletin bozulduğu ve bu duyguyu aşağıya çekmek için çeşitli hamlelerle kendini hissettirdiği şeye biz devlet şiddeti diyoruz.
“Bayrak indirdi” diyerek linç edilen çocuğun kırılan kemiklerinden yükselen sesi, cenazesi sokak ortasında bekletilen Taybet Ana’nın betonda kıvrılan kanı, kızı Cemile’nin cenazesini kokmasın diye buzdolabında saklayan annenin göz yaşları bunu anlatır.
Devlet şiddetinin dozunda bile, kendisine en acımasız düşeni yaşayansanız eğer, attığınız her adımın, aldığınız her tutumun, kurduğunuz her cümlenin ağırlığını bir başka taşırsınız.
Tekrar başa dönersek; sürecin tıkandığına dair ifadeler, devletin atmadığı adımların ve ayak sürtme siyasetinin bir yansıması olarak karşımızda duruyor ama zaten devlet gerçekliği de budur.
Zorlar, kanırtır, tekrar başa sardırır ve karşısındakinin inadını, iradesini, direnme zeminlerini zayıflatarak, istediği sonuca yakın bir pozisyonu oluşturmaya çalışır. Örgüt açısından da bu böyle.
İşte buna “müzakere” deniyor.
Adımlar bu anlayış içinde atılıyor veya geri çekiliyor ve süreç okuması yapan bizler de, tüm bu yaşananları, bölge, ülke ve konjonktür temelinde takip etmeye çalışıyoruz.
Suriye’de atılan adımlara, ikili görüşme trafiğine ve ortaklaşan çözümlere baktığımda, Suriye ve Rojava entegrasyonunun, süreç için bir güven inşası olarak değerlendirildiği kanaatine varıyorum.
Duruma paralel, iktidarın çoklu iç siyaset hesapları, Kürt demokratik siyasetinin bu hesaplara karşı geliştirmeye çalıştığı ve demokratik zemini korumaya dönük hamleleri ve hatta CHP ile iktidar arasında yaşanan gelgitli ataklar vb. hemen hepsi, sadece yakın siyasi tarihe içkin değil, daha çok yarının Türkiye’si ile bağlantılı görünüyor. Yarının Türkiye’sinde kimlerin siyasette olup, olmayacağının da stratejik, taktiksel tutumları bana göre bu yaşananlar.
Burada asıl hesap edilemeyen ve çekinilen ise John Lenon’ın sözünden hareketle söylersek “hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir” diyebiliriz.
Toplumsal meselelerde, nerede, ne zaman, nasıl ve hangi nedenle gelişeceğini, patlayacağını tahmin edemeyeceğimiz dinamiklerin varlığı yani.
İktidarın şiddete, hukuksuzluğa, belirsizliğe dayalı siyasetinin, nefessiz ve çaresiz bırakılan bir toplumu neye dönüştüreceğini tahmin etmek de pek kolay değil ama fitil ateş alırsa, yangını söndürmenin hiç kolay olamayacağı açık. Çünkü politik isyanın geriletildiği yerde, lümpenin isyanı birikir ki o yağmaya, talana, kör şiddete meyillidir.
Özetle:
Barış, demokrasi, hukuk ve adalet cesaret isteyen bir noktaya geldiyse, üzerine herkesin ama en başta iktidarın düşünmesi gereken bir şey var demektir.
Süreci geciktirmek, adımları ötelemek ve olması, yapılması gerekenleri bitmeyen şartlara bağlamak, bir ülkenin kaderiyle, tehlikeli şekilde oynamak demektir.
Tehlikeyle yaşamaktan bıkmış, usanmış ve barışa, adalete susamış bir toplum var oysa. Yani umut var hala gelecek için.







