BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Doğu Ergil yazdı

Hürmüz krizi sonrası gücün, gıdanın ve küresel jeopolitiğin yeniden tanımı

Doğu Ergil yazdı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Doğu Ergil

Bu yazıyı İran merkezli savaşın sonuçları konusunda dış kaynaklı okumalar yaptığım sırada rastladığım şaşırtıcı bilgilerin etkisiyle yazıyorum. Bulgular hiç bilmediğimiz ve ulusça ihmal ettiğimiz konuları içeriyor.

YENİ BİR STRATEJİ ARAYIŞI

Tarih, evrimindeki kırılmaları çoğu zaman savaşların başlangıç tarihleriyle ilişkilendirerek kaydeder. Oysa gerçek dönüşümler, savaşın görünmeyen etkilerinde saklıdır. Bugün Hürmüz Boğazı etrafında şekillenen kriz de bu türden bir kırılmadır. Bu kriz, yalnızca bir askeri gerilim ya da enerji arzı meselesi değildir; küresel düzenin en temel varsayımlarını sarsan, sistemin görünmeyen katmanlarını açığa çıkaran bir eşiktir. Bu kez mesele petrolün fiyatı değil, toprağın verimidir; mesele enerji akışı değil, insanlığın beslenme sorunudur.

Yirminci yüzyılın jeopolitiği petrol üzerine inşa edilmişti. Güç, rezervlerle, varillerle, boru hatlarıyla ve tankerlerle ölçülüyordu. Ancak yirmi birinci yüzyılın eşiğinde bu tanım sessizce değişti. Bugün güç, yalnızca enerjiyi kontrol etmekten değil, gıdaya erişim ve üretimini kontrol etmekten geçiyor.

Bu dönüşümün merkezinde, modern uygarlığın en az konuşulan ama en kritik keşiflerinden biri yer alıyor:  Azotu, tarımın hizmetine sunan kimyasal işlemler, insanlık tarihinde gürültüsüz bir devrim yarattı. Bugün dünya nüfusunun yaklaşık yarısı, bu kimyasal işkemlerin dolaylı ürünleriyle besleniyor.

Tam da bu nedenle Hürmüz Boğazı’nın kapanması ya da “daralması”, klasik anlamda bir enerji krizinden çok daha derin sonuçlar doğurmaya aday.

Bu dar su yolu yalnızca petrolün değil, aynı zamanda gübre üretiminin temel girdilerinin—üre, amonyak ve sülfürün—küresel dolaşımını sağlıyor. Bu akış kesildiğinde, etkiler sadece enerji piyasalarında değil, doğrudan tarımsal üretimde hissedilecek. Ancak asıl mesele burada da bitmiyor.

Azot arzındaki bir daralma, sülfür piyasasını etkiliyor; sülfür eksikliği fosfat üretimini sınırlıyor; fosfat üretimindeki düşüş, küresel tarımın verimliliğini olumsuz etkiliyor.

Aynı süreç, bakır ve nikel üretimini de etkileyerek enerji dönüşümünü yavaşlatmak potansiyelinde. Bir başka sınuç da petrokimya zincirinde yaşanan kırılmalar. Bu, gıda ambalaj maliyetlerini yükseltiyor ki market raflarına yansıyan fiyatları artırması kaçınılmaz.

Daha kritik olan bir başka hat da ilaç üretimi. Küresel ilaç üretiminin önemli bir bölümünü gerçekleştiren Hindistan, petrokimyasal girdilere bağımlı. Bu zincirin aksaması, yalnızca ekonomik değil, doğrudan insani bir kriz anlamına gelir. Böylece sistem, birbirini besleyen çok katmanlı bir kırılma mimarisi üretmektedir: Gıda, enerji, sağlık ve sanayiin pek çok kolu aynı anda baskı altındadır.

Bu noktada krizin yalnızca ekonomik değil, stratejik boyutu olduğu da görülmektedir. Enerji ve sınai üretim piyasaları artık yalnızca arz-talep dengesiyle şekillenmeyecek. Bunlar, jeopolitik araçlara dönüşecek.

Donald Trump ve ekibinin yapmak istediği de bu: Ekonomik araçları birer silaha dönüştürmek… Bu yeni paradigmada amaç, fiyatların yükseltilmesiyle korku yaratmak, ardından kontrollü bir düşüşle rahatlama sağlamak ve bu dalgalanmayı siyasi ve ticari kazanca dönüştürmek. Bu, klasik diplomasinin ötesinde bir strateji. Artık savaş, yalnızca askeri araçlarla değil, piyasa mekanizmaları üzerinden de yürütülmektedir.

Bu gelişmeler, küreselleşmenin son otuz yılda kurduğu yapının sürdürülemezliğini de gözler önüne seriyor. O model, maliyet optimizasyonuna dayanıyordu: Üretim en ucuz nerede yapılabiliyorsa oraya kaydırılıyor, tedarik zincirleri maksimum verimlilik için daraltılıyordu.

Ancak verimlilik, dayanıklılık ve süreklilik anlamına gelmez. Hürmüz krizi, bu farkı sert biçimde ortaya koydu. Çünkü sistem, az sayıda tedarikçiye ve tedarik yoluna bağımlı hale gelmişti ve bu yollar tıkandığında alternatifleri yoktu. Şimdi dünya, geç kalmış bir farkındalıkla yeni bir denge arıyor: Stoklama, çeşitlendirme,  yerelleşme ve yeni tedarikçiler ile tedarik yolları bulmak…

Bu dönüşümün en ağır bedelini ise kırılgan ekonomiler ödeyecek. Gıda ithalatına bağımlı, yüksek borç yükü altındaki ülkeler için bu kriz, yalnızca ekonomik bir daralma değil, doğrudan bir istikrar sorunudur. Artan gıda fiyatları bütçeleri zorlayacak, sosyal gerilimleri artıracak ve siyasal kırılganlıkları derinleştirecektir. Bu noktada gıda, yalnızca bir ekonomik değişken olmaktan çıkıp; doğrudan bir güvenlik meselesine dönüşmektedir.

Bütün bu gelişmeler, dünya düzeninin temelinde yatan bir yanılgıyı da açığa çıkarıyor. İnsanlık, petrol krizlerinden ders alarak stratejik rezervler oluşturdu, enerji güvenliği doktrinleri geliştirdi. Ancak aynı öngörü gübre ve tarımsal girdiler için gösterilmedi. Bugün devletler petrol depolayabiliyor, ama toprağın verimliliğini depolayamıyor. Bu asimetri, modern devlet aklının en kritik zafiyetlerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Bu ihmalin en başta gelen örneklerinden biri tarımını ve tarım sanayiini geciktirmekte geciktiren Türkiye.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, alışıldık kriz anlatılarının ötesinde bir şey. Bu, yalnızca bir savaşın ya da bir bölgesel gerilimin hikâyesi değil. Bu, verimlilik üzerine kurulmuş ama dayanıklılığı, sürekliliği ihmal etmiş bir stratejini sınavıdır. Dünya artık birbirine bağlı sistemlerden oluşmuyor; birbirine bağımlı sistemlerden oluşuyor. Ve bağımlılık, gücün en saf ve en kırılgan biçimidir.

Belki de bu krizin en sert dersi şudur:

Tohumlar müzakere etmez. Toprak diplomasi bilmez ve doğa, insanın kurduğu düzeni beklemez.

Yeni dünya düzeni, işte bu gerçek üzerine kurulacaktır.

ÇÖKEN DÜNYA DÜZENİNE TÜRKİYE’DEN BAKMAK

Hürmüz merkezli kırılma, yalnızca küresel sistemin zayıf noktalarını açığa çıkarmadı; aynı zamanda ülkelerin bu yeni düzende nerede durduğunu da görünür kıldı. Türkiye için bu kriz, dışsal bir şoktan ibaret değil. Aksine, jeopolitik konumunun, ekonomik yapısının ve kurumsal kapasitesinin aynı anda test edildiği bir eşik de. Çünkü Türkiye, ne tam anlamıyla bir üretici güç ne de tamamen edilgen bir tüketici. Tam tersine, kırılganlık ile fırsat arasında salınan bir ara konumda yer alıyor.

Türkiye’nin en temel sorunu, bu yeni çağın merkezinde yer alan girdilerde—enerji, gübre ve kritik hammaddeler—yüksek dışa bağımlılık taşıması. Tarım sektörü, modern dünyanın diğer tüm ülkelerinde olduğu gibi, sentetik gübreye dayanıyor ve bu da doğrudan küresel tedarik zincirlerine bağlanmasına neden oluyor. Enerjide dışa bağımlılık, üretim maliyetlerini doğrudan etkilerken; gübredeki dalgalanmalar, tarımsal verimliliği ve dolayısıyla gıda fiyatlarını belirliyor. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanan bir aksama, Türkiye’de yalnızca enerji faturası olarak değil, sofradaki ekmeğin fiyatı olarak da hissedilecek.

Ancak Türkiye’nin durumu yalnızca kırılganlıktan ibaret değil. Aynı zamanda önemli bir jeostratejik avantaja sahip. Avrupa ile Asya arasında bir geçiş noktası olması, enerji ve ticaret hatlarının kesişiminde yer alması, onu potansiyel bir “dengeleyici aktör” haline getiriyor. Küresel tedarik zincirlerinin parçalandığı bir dönemde, bu tür ara ülkeler yeni lojistik merkezlere dönüşebilir.

Türkiye, eğer doğru stratejiler geliştirirse, yalnızca bir tüketici değil, bölgesel bir dağıtım ve işleme merkezi haline gelebilir. Ancak bu, kendiliğinden gerçekleşmez; bilinçli bir devlet aklı ve uzun vadeli planlama gerektirir.

Bu noktada en kritik mesele, Türkiye’nin hâlâ eski dünyanın refleksleriyle hareket etmesidir. Küreselleşmenin sunduğu ucuz girdi modeline bağımlı bir ekonomi, yeni dönemin “dayanıklılık” mantığına uyum sağlamakta zorlanacaktır. Artık soru “en ucuz nerede?” değil, “en güvenli nasıl?” sorusudur. Türkiye’nin enerji ve tarım politikalarını bu yeni gerçeklik üzerine yeniden kurması gerekir. Bu, sadece arzı çeşitlendirmek değil; aynı zamanda yerli üretim kapasitesini artırmak, alternatif kaynakları geliştirmek ve stratejik stok mekanizmaları oluşturmak anlamına gelir.

Tarım özelinde mesele daha da kritiktir. Türkiye, tarihsel olarak güçlü bir tarım ülkesi olmasına rağmen, son yıllarda girdi bağımlılığı nedeniyle bu avantajını büyük ölçüde yitirmiştir. Oysa yeni dünya düzeninde tarım, yalnızca ekonomik bir sektör değil, doğrudan bir ulusal güvenlik olgusudur. Gübre arzının kesintiye uğradığı bir senaryoda, üretim düşüşü kaçınılmazdır ve bu da gıda enflasyonu, ithalat bağımlılığı ve toplumsal gerilim olarak geri döner. Bu nedenle Türkiye’nin yapması gereken şey, yalnızca üretimi artırmak değil; üretimin dayanıklılığını artırmak, sürekliliğini sağlamaktır.

Enerji boyutunda da benzer bir gerçeklik vardır. Türkiye, klasik anlamda bir enerji üreticisi değildir; ancak enerji yollarının coğrafî kesişiminde yer almaktadır. Bu durum, doğru kullanıldığında stratejik bir avantaja dönüşebilir. Avrupa’nın artan enerji güvensizliği, Türkiye’ye yeni bir rol sunmaktadır: Bir enerji köprüsü olmanın ötesine geçerek, enerji ticaretinde aktif bir oyuncu olmak. Bunun için ise yalnızca altyapı değil, aynı zamanda öngörülebilirlik, kurumsal güven (hukuk devleti güvencesi) ve uzun vadeli anlaşma kapasitesi gerekir.

Bütün bu alanlarda ortak bir eksen ortaya çıkar: Kurumsal kapasite ve siyasal akıl. Çünkü bu tür krizler, yalnızca kaynak meselesi değildir; aynı zamanda yönetme becerisi meselesidir. Türkiye’nin en büyük riski, bu krizi geçici bir dalgalanma olarak görmesidir. Oysa bu bir dönemsel şok değil, kalıcı bir dönüşümdür. Bu dönüşüme hazırlıksız yakalanan ülkeler, giderek daha bağımlı ve kırılgan hale gelecektir.

Sonuç olarak Türkiye için mesele basittir ama ağırdır: Ya bu yeni dünya düzeninde edilgen bir tüketici olarak kalacak, ya da krizleri fırsata çeviren bir stratejik aktöre dönüşecektir.

Bunun için yapılması gerekenler teknik olduğu kadar zihinseldir. Kısa vadeli çözümlerden uzun vadeli stratejiye geçmek, verimlilik yanında dayanıklılık ve süreklilik bilincine yönelmek. En önemlisi de, ekonomiyi yalnızca büyüme değil, güvenlik perspektifiyle yeniden düşünmek…

Yeni çağın gerçeği şudur: Devletler artık yalnızca sınırlarını değil, tedarik zincirlerini de savunmak zorundadır ve bu savunma, savaş başladığında değil, henüz kriz ufukta göründüğünde yapılmalıdır.

 

Benzer Haberler

4 hafta önce tutuklandılar

NATO tutukluları tahliye edildi

Onlarca kişi yaralandı

Kütahya'da yolcu otobüsü devrildi

AKP önergesi kabul edildi

Meclis'in çalışma süresi uzatıldı

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz