Ecehan Balta
Ekolojik kriz üzerine konuşmaya başladığımız anda tartışma çok hızlı biçimde kalkınma meselesine geliyor. Madenleri, enerji yatırımlarını, ağır sanayiyi, fosil yakıtları eleştirdiğinizde karşınıza çoğu zaman aynı soru çıkıyor: Peki kalkınmayalım mı?
Bu soru ilk bakışta son derece güçlü görünüyor. Çünkü işsizlik gerçek, yoksulluk gerçek, enerji ihtiyacı gerçek, insanların geçinme kaygısı gerçek. Fakat tam da bu nedenle kalkınmadan ne anladığımızı biraz daha dikkatli düşünmek gerekiyor. Bugün hâkim yaklaşım, kalkınmayı ekonomik büyümeyle; büyümeyi de daha fazla üretim, daha fazla enerji kullanımı ve daha fazla hammadde tüketimiyle neredeyse özdeş hale getiriyor. Ekolojik krizin bize dayattığı asıl tartışma ise tam burada başlıyor.
Bir ekonominin ne kadar büyüdüğünü ölçmek görece kolay. Ne kadar çelik üretildiğini, ne kadar elektrik tüketildiğini, ne kadar ihracat yapıldığını, kaç kişiye istihdam sağlandığını hesaplayabiliyoruz. Fakat aynı ekonomik faaliyetin kirlettiği suyu, kaybettirdiği toprağı, yarattığı sağlık yükünü, ağırlaştırdığı bakım emeğini ve gelecek kuşaklara bıraktığı maliyeti aynı kolaylıkla hesaba katmıyoruz. Ekonomik değer görünür, toplumsal ve ekolojik maliyet ise çoğu zaman görünmez kalıyor.






