BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Süreç ve “ağrı eşiği”

Süreç ve “ağrı eşiği”
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Mücadelenin ne anlama geldiğini bilen herkes, devlet denen mekanizmanın nasıl ağır, şiddet dolu ve kanırtıcı olduğunu da bilir. Burada derdimiz devlet abartısı sunmak değil, meselenin zor, katmanlı ve ağır olduğunu hatırlatmak sadece. İster beğenelim ister beğenmeyelim, demokratik siyasetin ve yeni bir Türkiye hikayesinin yolu Kürt barışından ve Kürt silahlı siyasetinin demokratik dönüşümünden geçiyor.

Akın Olgun

Bir süredir sürece dair çok fazla negatif tespitler yapılıyor ve cümleler kuruluyor. Süreç karşıtı temelli olanları bir kenara ayırırsak, anlaşılır olduğunu da söyleyebiliriz.

Anlaşılır, çünkü görünür adımlar olmadığında, şüphenin ve kaygının büyümesi kaçınılmaz olur. Daha da önemlisi, şüphe ve kaygı söylentilerle birleştiğinde, kötücül siyasetin kullanışlı aracına dönüşebilir ve bu öyle hale gelir ki ön almak imkansızlaşır.

Devleti yönetenlerin, anti demokratik uygulamalarla otoriterliği sistematik kılmaları ve hesap vermez tutumları, çok açık ki sürecin önemli handikaplarından biri ve aşılmak zorunda. Toplumun haklı itirazlarının, hukuk, adalet arayışlarının ve gelecek umutlarının sürekli ağızlarına tıkılması ve tepkisizliğe bakılarak her şeyi yapma cesaretinin bulunması büyük bir hata aynı zamanda.

Bu, kısa vadede kurtarıcı olabilir ama sürdürülebilir olduğunu iddia etmek, buna inanmak ahmaklık olur. Yönetenlerin bu kadar ahmak olmadığını düşünmek istiyor insan. Sürecin varlığı açısında da tehlikeli olur bu “ahmaklık” çünkü.

Kürt siyasal hareketinden gelen uyarılara bu gözle de bakmak iyi olabilir. Toplumdan yükselen “Demirtaş” çağrısını da bu zeminde değerlendirebiliriz.

“Barış”, “çözüm” ve “Demokratik Türkiye” deniliyorsa, bunun toplumsal sahada karşılığı olmak zorunda.

Geciktirmek, talepleri müzakere masasında rehin tutmak ve her adımda Öcalan’ın önüne yeni bir düğüm atmak, çözüme dair duyulan güveni ve Türkiye’nin geleceğine dair umutları çıkmaza sürükleyebilir.

Evet, iktidar sürecin önüne, iç siyasi hesaplara uygun olarak kimi düğümler atıyor, bu bir gerçek. O düğümlerle muhtemelen zaman kazanıyor ve “konjonktür” adlı rüzgârın kendisinden yana esmesini bekliyor.

Bazen de örgüt düğümler atıyor ve süreci kendisine karşı silah gibi kullanmaya ve en geri yerden müzakere masasını kilitlemeye çalışan devlete, hem “yaptığını görüyoruz” hem de “alternatifsiz değiliz” mesajını veriyor.

Bu durumu, devlet olmayan ama devlet gibi düşünen bir örgüt aklının yansıması olarak tarif edebiliriz. Murat Karayılan’ın “belki devlet değil ama bir devletten daha fazla kapsam ve sisteme kavuşmuş” dediği şeye tekabül ediyor biraz da.

Düğüm atma mevzusu elbette müzakerenin ve siyasetin taktiksel bir parçası olarak görülebilir lakin bunu sürekli kullanmak, bunun taktiksel olmaktan çok stratejik kılındığı duygusunu oluşturuyor ki işte örgütten gelen kimi uyarılar kanaatimce bununla ilgili.

Süreci, tüm topluma karşı çileye dönüştüren yaklaşıma, örgütten, demokratik siyasetten tahammül beklemek, kendine suç ortağı yaratmak olacaktır ve bu müsaade edilemeyecek kadar saçma bir yaklaşım.

Buradan hareketle, fon yolsuzluğunun iktidar için önemli bir kırılma olduğunu ve önünde iki tercih bulunduğunu söyleyebiliriz:

Ya şiddeti arttıracak ve toplumun ağrı eşiğini daha da zorlayacak ya da sürecin önünü açacak ve demokratik adımlarla toplumu rahatlatacak bir güven alanı oluşturacak.

İşte tam o aşamadayız diye düşünüyorum.

“Ağrı şoku”

Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu’nun “Köprüden Geçerken” adlı kitabında bahsettiği “ağrı eşiği” mevzusunu bu yanıyla hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum.

Önemli bir tespitte bulunuyor Mavioğlu, yaşadığı bir işkence deneyiminden yola çıkarak.

1987’de gözaltına alınıyor ve bir işkence yöntemi olan ters askıya çekiliyor. Uzun süre askıda kalınca kollarını ve bedenindeki ağrıları hissetmemeye başlıyor. İşkencecilerden biri “ağrı şokuna girdi” diyor.

Yaşadığı deneyimden hareketle Mavioğlu “Toplumlar da tıpkı insanlar gibi; yaşanan acıları bir eşiği atladıktan sonra artık duymaz oluyorlar” tespitini yapıyor.

“Bu kadar şey oluyor neden kimsenin kılı kıpırdamıyor” sorusuna da bir cevap üretiyor sanırım bu tespit. Yani toplumlar da hissizleşir.

Bunun ise ikili bir yanı var:

Toplum hem yaşatılanlara karşı hissizleşiyor hem de eşik aşıldığı için her şeyi göze almanın duygusuna sahip oluyor. (Bkz Gazi ve Gezi isyanları)

İşte bu çizginin üzerinde şimdi toplum.

Bunun anlamı, iktidarın şiddet ve hukuksuzlukla bu süreci daha fazla taşıyamayacağıdır.

Tam da bu nedenle; onu demokratik olana yönlendirmek, demokratik zeminde kalmasını sağlamak, Kürt sorunun çözümüne dair, anlamlı adımlar atmasının politik atmosferini yaratmak önemli görünüyor.

Erdoğan karşıtlığı temelinde geliştirilen popülist siyasetin sonuçları ağır oldu malum.

Erdoğan karşıtlığında geliştirilen dil ve yaklaşım, AKP seçmenini birleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Erdoğan’a geniş bir siyaset alanı sundu ve oluşan boşlukları hızla doldurmasını sağladı.

Devlet, gerçek anlamıyla siyasetin tam ortasında ve değilmiş gibi yapmayı bırakmak gerekiyor.

Süreç biterse iktidarın düşeceğini ve muhalefete iktidarın yolunun açılacağını sanmak, siyaseti çok basite almak olur. Süreç bitince ana muhalefet kazanmayacak, toplum rahatlamayacak, ekonomi düzelmeyecek, ülke aydınlığa çıkmayacak. Tam tersi eğer başarısız olunursa, bugünün baskı ortamı dahi mumla aranır hale gelecek. Tam da bu nedenle “geri dönüş yok” söylemi sürekli tekrar ediliyor. Çünkü ne Kürtler dünün Kürdü ne devlet dünün devleti.

Devlet, bölge ve dünya gerçekliğinden hareketle kendisine taşıyabileceği yeni alanlar oluşturmaya çalışıyor ve siyasete çok açık müdahalede bulunuyor.

Eskiden toplumun bir kısmının muhatap olduğu şeyle, bugün tüm toplum muhatapsa bundadır. Şiddetin, baskının çeperi artık herkesi kapsıyorsa bu yüzdendir.

Ülkenin bu ağrı şokundan ve şiddet sarmalından çıkmasının tek yolunun, sürecin olabildiğince sahiplenilmesinden, toplumsallaşmasına katkı sunulmasından, gerçek anlamda barışın hakkettiği şekilde savunulmasından geçtiğini belki de hatırlamak gerekiyordur. Onun karşısında durmanın demokratik olanı mı yoksa baskının kalıcı olmasını isteyen kesimleri ve bundan beslenen klikleri mi güçlendirdiği üzerine belki de daha fazla kafa yormalıyız.

Bugünün siyasetini yarını kurmak için yapmaktır bu.

Kürt demokratik siyaseti bu yanıyla örnek gösterilebilinir. Siyaseten sabrı, demokratik alanın parçası kılma konusunda oldukça mahir oldukları bir gerçek.

Bugün anlam veremediğimiz ve “neden böyle yapıyorlar” diyerek öfkelendiğimiz birçok şeyin, onlar nezdinde aceleci ve geçici duygular olarak görülmesinin bir sebebi de bu olabilir.

Mücadelenin ne anlama geldiğini bilen herkes, devlet denen mekanizmanın nasıl ağır, şiddet dolu ve kanırtıcı olduğunu da bilir. Burada derdimiz devlet abartısı sunmak değil, meselenin zor, katmanlı ve ağır olduğunu hatırlatmak sadece.

İster beğenelim ister beğenmeyelim, demokratik siyasetin ve yeni bir Türkiye hikayesinin yolu Kürt barışından ve Kürt silahlı siyasetinin demokratik dönüşümünden geçiyor.

O zemin ne kadar güvenli ve anlamlı kılınır ve ne kadar destek bulursa, demokratik siyasetin varlığı o kadar güçlü olur.

Demirtaş’ın özgürlüğü tam da burada anlamlı.

Osman Kavala’nın , Can Atalay’ın, Selçuk Kozağaçlı’nın…

Onları iktidarın karşısına koyarak siyaset yapma acemiliğinden, kendi söyleyemediklerimizi, yapamadıklarımızı onlara yükleyerek yapmaktan, her şeyin karşısına onları koyarak sıyrılma siyasetinden vazgeçerek; siyasetin yeni durumuna özgü konumlanarak, dili, politikayı, stratejiyi kurmak çok daha anlamlı olacaktır kuşkusuz. Bu konuda oldukça geç kalındığı ise aşikâr…

Özetle:

Süreç her şeye rağmen ilerliyor ve atılması gereken adımlar konusunda karşılıklı bir irade gözüküyor. Açıklamalardaki farklı ve yüksek tonları ise çeşitli alanlarda beklenen gelişmelerin yeterince hızlandırılmadığına bağlamak mümkün.

Çözümsüzlüğün ürettiği krizlerin ve anti demokratik uygulamaların yerini alacak kimi olumlu adımların öne çıkması çok olası diyebiliriz.

Kürt sorununun çözümü konusunda da “ağrı eşiği” aşıldı uzun zaman önce ve hem Kürt siyasi hareketi açısından hem devlet açısından “süreç” merkezli geliştirilen çözüm, aşılan bu eşiğin de bir parçası aynı zamanda.

Negatif olanı pozitife, pozitif olanı toplumsal alana, toplumsal olanı siyasetin bütüne hâkim kılmayı stratejik bir tutum olarak ele alan her yaklaşım, doğal olarak daha çok öne çıkacak. Sürece böyle bakan ve değerlendiren siyaset dinamiği küçümsenmemeli.

Muhalefetin ana gövdesi buna ne kadar hazır bilmiyoruz ama hazır olanın o gövdedeki yerinin çok daha büyüyeceği ve belirleyici olacağı çok net.

Akın OLGUN kimdir?

1975 yılında Ankara’da doğdu.
1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık
2000 tarihinde adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu.
2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti.
Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak, insan hak ve özgürlüklerini konu alan yazılarıyla, düzenli olarak okurlarıyla buluştu.
Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri, Elalem, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi isimli beş kitabı bulunmaktadır.
Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri
ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri
yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi
Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.

Benzer Haberler

Başakşehir’de okul önünde bıçaklı saldırı 

1 öğrenci yaşamını yitirdi, 7 öğrenci yaralı

AKP’den fon tasfiyesi için kanun teklifi

Cevdet Yılmaz Meclis'i bilgilendirecek

AYM Van için kararını açıkladı

Beş yıllık eylem yasağı hak ihlali sayıldı

Tutuklanan Vahap Seçer’den mesaj:

'Bu müdahaleyi kabul etmiyorum'

Erdoğan akademik yıl açılışında konuştu:

'Hedefimiz ilk 100 üniversite sıralamasına girmek'

CHP grup toplantısı

Kılıçdaroğlu: Mehmet Şimşek istifa etmeli

Meclis’e ‘İzleme Komisyonu’ çağrısı

Bakırhan: Kurul, Öcalan’ın koordinatörlüğünde çalışmaya başlamalıdır