BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Medine Sözleşmesi

Medine Sözleşmesi
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Medine Sözleşmesi modern bir eşitlik anayasası değil, farklı cemaatlerin bir arada yaşamasını mümkün kılmaya çalışan erken bir siyasal uzlaşma çabasıydı. Medine Vesikası’nın tarihsel başarısının bu olduğunu kabul edebiliriz. Ama yirmi birinci yüzyılın demokrasisini yedinci yüzyılın standardıyla ölçemeyiz.

Doğu ERGİL

Son dönemde ülkenin demokratikleşmesi ve çoğul sosyolojisine uygun bir hukukî yapıya kavuşması için her kesim kendi dünya görüşüne uygun katkı yapmaya çalışıyor. Bunlardan biri de toplumsal hayatın anlamını ve hukukun kaynağını dinde gören kesim. Onlar Peygamber’in hicret sonrasında Medine’de şekillenen ve bu şehrin adıyla anılan bir vesikayla tarihe geçen tecrübeyi öne çıkarıyorlar.

“Medine Sözleşmesi” gerçekten erken Medine döneminde Hz. Muhammed’in öncülük ettiği siyasal düzenin parçası olan tarihsel bir metindir. Esas itibarıyla Müslümanların, yörede meskûn Yahudi gruplarla ilişkilerini düzenleyen hükümler içerir. Fakat bugün bazen anlatıldığı gibi modern anlamda çoğulcu, eşit yurttaşlığa dayalı, dinler-üstü bir anayasa metni değildir. Onu “622 yılında yazılmış insan hakları anayasası” gibi sunmak zamanını aşan (anakronik) bir çabadır.

Pekiyi neydi?

Hicretten sonra Hz Muhammed, Medine’ye (o zamanki adıyla Yathrib veya Yesrip) geldiğinde modern anlamda bir devlet değil, kabileler, klanlar, müttefik gruplar ve farklı dinsel topluluklardan oluşan parçalı bir siyasal gerçeklikle karşılaştı.

“Medine Sözleşmesi” diye anılan metin, bu parçalı yapıyı ortak savunma, kan diyeti, esirlerin fidyesi, iç barış, savaş masrafları ve uyuşmazlıkların çözümü gibi konularda bir düzene bağlama girişimiydi. Nitekim Oxford Bibliographies adlı kaynak, “anayasa” adlandırmasının yanıltıcı olduğunu özellikle belirtir.

Metnin tarihsel çekirdeğinin doğru yansıtıldığı konusunda modern araştırmacılar fikir birliği içindedir. Vesikanın İslam tarihinin en eski belgelerinden biri olduğu kabul edilir. Fakat elimizde 622 yılında yazılmış orijinal belge yoktur. Metin daha sonraki kaynaklarda, özellikle İbn İshak geleneği ile Ebû Ubeyd’in Kitâb al-Amwâl’ında aktarılmıştır. Ayrıca bugün tek bir anda kaleme alınmış yekpare bir sözleşme mi, yoksa farklı zamanlarda yapılmış birkaç düzenlemenin sonradan birleşmiş biçimi mi olduğu tartışmalıdır. Örneğin, Saîd Amir Arjomand metni 622–627 arasında oluşmuş üç parçalı bir belge olarak değerlendirir.

Temel Hükümler Neydi?

En önemli hüküm kabaca şöyledir:

“Yahudilerin dini kendilerine, Müslümanların dini kendilerinedir.” Dolayısıyla metinde gerçek bir dinsel özerklik ve güvenlik unsuru vardır. Gruplar, kendi dinlerini korurlar; topluluk olarak varlıkları tanınır. Bunlar VII. yüzyıl Arabistanı bağlamında küçümsenecek hükümler değildir.

Arjomand da Yahudi müttefiklere din özgürlüğü güvencesi verildiğini ve bunun erken İslam’daki dinsel çoğulculuk bakımından önemli olduğunu savunuyor.

Diğer yandan, kentin ve mücavir alanın savunulmasında Yahudi gruplar ortak savunma sisteminin parçası olarak benimsenmiştir. Savaş halinde masraflara katılmaları öngörülür. Fakat buradan “Müslümanlarla Yahudiler eşit yurttaşlar haline getirildi” sonucuna varmak sorunludur. Çünkü modern eşit yurttaşlığın temel mantığı şudur:

birey → hukuk → eşit hak.

Medine belgesinin mantığı ise büyük ölçüde:

kabile/cemaat → anlaşma → karşılıklı yükümlülük ve (bunun sonucunda) koruma.

Bunun modern anlamdaki din karşısında tarafsız anayasal devlet modeli olmadığı açıktır.

Bir başka tartışmalı konu var: Vesika’nın Medine Yahudilerinin tümünü kapsadığı varsayımı tartışmalıdır.

Bu konuda çalışan en önemli çağdaş uzmanlardan Michael Lecker’e göre Medine’nin üç büyük Yahudi topluluğu olan Benî Kaynukâʿ, Benî Nadîr ve Benî Kurayza bu metnin Yahudi tarafları arasında olmayabileceğini ama her birinin Hz Muhammed’le ayrı ve daha sınırlı saldırmazlık/güvenlik anlaşmaları bulunabileceğini savunuyor. Dolayısıyla bugün “Müslümanlar ve Medine Yahudileri ortak anayasa yaptılar” diye anlatılan tablo, tarihsel gerçeklik açısından net değildir.

Gerçekler…

‘Vesika’da gerçekten önemli bir siyasal yenilik vardır: Kabilelerin üzerinde bir ortak düzen kurulmaya çalışılması; farklı dinsel gruplara belirli bir dinsel özerklik tanınması; karşılıklı güvenlik yükümlülüklerinin belirlenmesi ve şiddetin belli kurallara bağlanması. VII. yüzyıl bağlamında bunlar önemlidir.

Ama üç şeyi birbirinden ayırmak gerekir:

Dinsel hoşgörü, hukuksal eşitlik değildir; hukuksal eşitlik, modern yurttaşlık için yeterli değildir.

Medine belgesinde birincisinin önemli unsurları vardır. İkincisi ancak çok sınırlı ve tarihsel bağlamıyla söylenebilir. Üçüncüsü ise yoktur; çünkü zaten VII. yüzyılda modern yurttaşlık kavramının kendisi yoktur.

Üstelik Medine’deki Müslüman-Yahudi ilişkilerinin sonraki tarihi de “kurulmuş ve sürekli işleyen çoğulcu anayasal düzen” anlatısını zorlaştırır. Benî Kaynukâʿ ve Benî Nadîr’in Medine’den çıkarılması ve Benî Kurayza ile yaşanan çok daha ağır çatışma, sözleşmenin taraflar arasında kalıcı bir anayasal eşitlik rejimi yaratmadığını gösterir. Bunların nedenleri ve klasik kaynakların ayrıntılarının tarihsel güvenilirliği ayrıca tartışılabilir; fakat ilk anlaşmanın kalıcı, eşitlikçi bir yurttaşlık rejimi kurduğu iddiasıyla sonraki gelişmeler arasında açık bir gerilim vardır.

Farklı Zaman Dilimleri ve İki Farklı Yorum

Medine Sözleşmesi’nin tarihsel önemi ile günümüzde ona yüklenen siyasal anlam birbirinden ayrılmalıdır. Tarihsel Medine belgesi, bir VII. yüzyıl kabileler ve cemaatler arası siyasal pakttır. Günümüzdeki “Medine Sözleşmesi” söylemi ise çoğu zaman bundan hareketle üretilmiş bir modern siyasal mittir. Bu ayrım Medine Sözleşmesi’nin değerini azaltmaz. Tam tersine onu gerçekten tarihsel bir belge haline getirir. Sorun tarihin daha sonra nasıl kullanıldığıdır.

Modern toplumlar geçmişte kendilerini meşrulaştıracak atalar ve şanlı anlar ararlar. Demokrasi yükseldiğinde geçmişte demokratlar bulunur; insan hakları evrensel norm haline geldiğinde eski metinlerde insan hakları keşfedilir; çoğulculuk değer kazandığında geçmişte çoğulcu devletler aranır.

İslam dünyasında Medine Sözleşmesi’nin başına gelen biraz da budur. Modern Müslüman düşünür için çok çekici bir imkân sunmaktadır: “Çoğulculuğu Batı’dan öğrenmek zorunda değiliz; zaten Peygamber döneminde vardı…”

Fakat burada tarih ile meşruiyet üretimi birbirine karışmaktadır. Bir VII. yüzyıl toplumundan liberal anayasal demokrasi çıkmasını beklemek imkânsızdır. Magna Carta’yı evrensel insan hakları bildirgesi saymak ne kadar anakronikse Medine Sözleşmesi’ni modern eşit yurttaşlık anayasası saymak da o kadar problemlidir.
Belgenin önemi başka yerde aranmalıdır.

Hz Muhammed’in karşısındaki problem liberal demokrasi kurmak değildi. Parçalanmış, kan davalarıyla bölünmüş, farklı dinsel ve kabilesel aidiyetlere sahip bir toplumda birlikte yaşamanın siyasal kurallarını üretmekti. Medine Vesikası bu probleme verilen tarihsel bir cevaptır ve bu haliyle zaten yeterince ilginç ve önemlidir.

Asıl Miras

O halde Medine Sözleşmesi’ni ne yüceltmek ne de küçümsemek gerekir. Metin bize üç önemli şey söylüyor:
Farklı inanç topluluklarının aynı siyasal alanda yaşayabileceğini kabul ediyor. Dinsel farklılığın ortadan kaldırılmasını ortak siyasal düzenin önkoşulu yapmıyor; ve güvenliği yalnız bir topluluğun değil, anlaşmaya katılan çeşitli grupların ortak meselesi haline getiriyor.

Bunlar VII. yüzyıl Arabistanı açısından önemsiz değildir.

Fakat metin bize başka şeyler söylemiyor: İnsanların dinlerinden bağımsız bireysel haklara sahip eşit yurttaşlar olduğunu söylemiyor; halk egemenliği kurmuyor; iktidarlar ayrılığı getirmiyor; yönetici otoritesini gayrişahsî hukukla sınırlandıran modern anayasal devlet yaratmıyor.

Dolayısıyla iki uç yorumdan da kaçınmalıyız.

“Medine Sözleşmesi’nin hiçbir çoğulcu niteliği yoktu” demek tarihsel olarak haksızdır.
Ama: “Medine’de modern eşit yurttaşlığa dayalı çoğulcu bir anayasal devlet kuruldu” demek de tarihsel olarak savunulamaz.

Belki en doğru hüküm şudur:

Medine Sözleşmesi modern bir eşitlik anayasası değil, farklı cemaatlerin bir arada yaşamasını mümkün kılmaya çalışan erken bir siyasal uzlaşma çabasıydı.

Çünkü, tarihsel bir metne saygının ölçüsü onu olduğundan daha demokratik göstermek değildir. Onun içerdiği çoğulluk ilkesini kendi çağımızın çok daha ileri hukuk standartları içinde gerçekleştirebilmektir.

Bugünün demokratik ölçüsü artık “gayrimüslime dokunmamak” veya “cemaatine kendi dinini yaşama izni vermek” değildir. Ölçü, insanın çoğunluğun dinine mensup olup olmadığına bakılmaksızın eşit yurttaş olmasıdır.

Medine Vesikası’nın tarihsel başarısının bu olduğunu kabul edebiliriz. Ama yirmi birinci yüzyılın demokrasisini yedinci yüzyılın standardıyla ölçemeyiz.

Tarihi onurlandırmanın yolu onu efsaneleştirmek değil, kendi zamanı içinde doğru anlamaktır.

Doğu ERGİL kimdir?

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken « Doğu Rapor »nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.

Benzer Haberler

18 kişi hakkında gözaltı kararı

Ünlülere yönelik yeni uyuşturucu operasyonu

Türkiye’nin ‘umut hakkı’ dosyası

AB Bakanlar Komitesi'nin Aralık ayı gündeminde

Bini aşkın akademisyenden ortak bildiri:

Meslektaşlarımızın ve LGBTİ+ hareketinin yanındayız

7 ayı aşkın süredir tutukluydu

Gazeteci Elif Bayburt hakkında tahliye kararı

Provokasyon uyarısı: ‘Tedbirler alınıyor’

Efkan Ala: Alt kurullar sahada çalışmalara başladı

Mahkeme ‘ihtiyati tedbir’ kararını kaldırdı:

Kayyum Gürsel Tekin'in görevine son verildi

BM 81. Genel Kurulu

Erdoğan, Trump ile görüşecek: F-35’ler hala belirsiz

‘Erdoğan son kez aday olacak’

Uçum, Öcalan’ın yer alacağı komisyonu açıkladı