Yürekte şekillenen bilinç… Anlayan için bence büyük bir söz bu. Hele de şu “entelektüel destek” tartışması içinde kurulan “yüksek” cümleleri, “bedel” tartışmalarını annelerin yürek okumasına sunsak, kim bilir neler duyardık.
Akın OLGUN
Selçuk Mızraklı, yedi yılın ardından cezaevinden çıktı.
Çıkar çıkmaz barışa dair cümlelerini, her kesimin duyacağı açıklıkta kurdu.
O kesinlik ve açıklık, Kürtlerin sürece ve olasılıklara bakışını da yansıtıyor.
Sanılıyor ki Kürtler kör, sağır olmuş hiçbir eleştiriyi duymuyor, kulak asmıyor, dikkat kesilmiyor.
Oysa böyle değil. Hepsi duyuluyor, yorumlanıyor, kayda değer her cümle not ediliyor. Kaygılar, şüpheler ne varsa hepsi, sürecin bir parçası olarak görülüyor ve tartışılıyor.
Burada asıl sorun; Kürt siyasetinin bütün yükü sırtına almış ve yıllardır en ağır bedeli ödemiş, deneyimlememiş gibi, sanki daha dün mücadeleye başlamışlar gibi cümle kurulup, eleştirilmesinde.
Daha ironik ifade etmek gerekirse, her türlü konforu yaşayan ve hiçbir sorumluluk taşımayanların, kan revan içinde yıllardır mücadele eden ve ağır saldırılara karşı, direnenlere “hayat size güzel” tavrıyla yaklaşması.
Bu ironik halin, gerçeğe dönüşen cümlelerle karşımıza çıkması da gerçekten artık bir kara mizaha dönüşmüş durumda.
Kürdün nasıl tavır alması, nasıl konuşması gerektiğini en üst perdeden salık verenlerin rahatlığı bu yanıyla
bunaltıcı.
Yıllarını Kürt sorununun çözümüne ve özgürlükler mücadelesine vermiş, kendi deyimiyle “az buçuk devletin şiddetini tatmış” bir arkadaşımız, “ben cezaevine ilk girdiğimde, annem ziyarete geldi ve bana gözlerini dikip buradan başı dik çıkacaksın, başka türlü sakın karşımıza gelme” dediğini anlatıp, ardından “o gün annemin siyasi bilincinin en önce yüreğinde şekillendiğini anladım” demişti.
Yürekte şekillenen bilinç… Anlayan için bence büyük bir söz bu.
Hele de şu “entelektüel destek” tartışması içinde kurulan “yüksek” cümleleri, “bedel” tartışmalarını annelerin yürek okumasına sunsak, kim bilir neler duyardık.
Büyük çoğunluğunun okuma yazması olmayan bu annelerin bilinci, tutumu, desteği, algıladıklarını ifadelendirme biçimleri, entelektüel düzeyde değil ama hayatın pratiğinde gerçek bir öğreticidir. Bunu en çok, onlarla kol kola yürüyenler anlayacaktır. Çünkü onlar, yüzlerce cümlenin tanığıdır. Kurdukları her cümlenin, hayatın içinde sınanmış olduğunu anladığınızda, ağırlığını hissediyorsunuz elbette.
Romantizm ve nostalji havuzunda yüzenlerin, yıllardır bitmeyen o anlatıları bu yüzden bunaltılıyor insanları.
Hayatın gerçekliğinden ve direncinden kopmuş her duygunun, abartılara sığınmış yenik cümleler olduğunu bilenler, süreç tartışmasında Kürde karşı kurulan “anlaştılar”, “sattılar” gibi ucube ifadelerin gerçek sahiplerinin, aslında yenilmiş olanlardan çıktığını görürler.
Yeri gelmişken, omuz omuza mücadele edenlerin, birlikte siper yoldaşlığı yapanların eleştirileri bir haktır ve bence en samimi eleştiriler onlara aittir. Mesele eleştirilerinin ne kadar gerçeğe uygun olduğu değil, ne kadar hakiki olduğudur.
Dolayısıyla o annelerin çocuklarına “buradan başı dik çıkacaksın” seslenişi, bu mücadelenin yürekte bilinçlenen gücünü gösteriyor bize.
Şimdi o anneler, evlatlarının sıralı isimlerinin ve resimlerinin önünde, yaslarını başı dik taşıma sorumluluğu ve yakışık olanı ile duruyorlar karşımızda.
Havalı, Kızılyıldız tişörtleri yok üzerlerinde ama kocaman, bilinçli bir kalp taşıyorlar göğüs kafeslerinde.
Ve bir başsağlığı dileyecek cesareti olmayanların ve gözyaşlarına bir merhemlik cümle kuramayanlara inat, hala “barış” diyorlar.
Bir başsağlığı dilememek için üretilen bahaneleri, kaçışları ve hiç yokmuş, yaşanmamış gibi yapan o yüzsüzlüğü kimse görmüyor sanmak ne büyük ahmaklıktır oysa.
Bir şey denmiyorsa, yasın adabındandır bilesiniz.
Ana muhalefetten yükselen ve aslında “masadan kalkın”ı örgütleyen ve “Kürt sorununu biz çözeriz” vaadini sunanlar, bir başsağlığı dilemeyecek kadar korku doluysa, çözme iradesini nasıl ortaya koyacaklar?
Bu çok önemli bir ölçüdür. Evladını kaybetmiş annelerle yan yana duramayan, üzerine barış içerikli bir tek cümle kuramayan, “sorunu ben çözerim” dediğinde gülünç oluyor.
Annelerin yası arasında hiyerarşik ayırım yapıyorsanız, bütün hassasiyetleriniz ikiyüzlü demektir.
İktidar kanadından, kurulan taziye evlerine dönük olarak, “kulis haber” üzerinden “rahatsızlık” üretenler, bilin ki annelerin yası bu ülke için tehdit değil, gerçek anlamda barışın damıtılmış gücü ve duygusudur.
Bunu savunmak da, “başı dik çıkacaksın” diyen annenin yürek bilincine sahip çıkmaktır.
Silahını bırakmış ve sivil siyasette karar kılmış insanları kamplara kapatma gibi bir fikrin dillendirilmesi, bu yanıyla tehlikeli olduğu kadar, en geri yere mahkum etmek yaklaşımıdır diyebiliriz.
Masaya olmayacak şeyler koymak, masada olanın zihinsel dünyasını sürekli taciz etmek, mecburiyetleri araçsallaştırmak ve masaya getirilene “olur” üretmeyi taktikselleştirmek klasik bir yöntem elbette lakin her şeyi İmralı’nın sırtına bırakan o tuhaf edilgenlikten kurtulunamazsa, süreç uzar ve uzadıkça masa, stratejik olmaktan taktiksel olmaya meyil edebilir.
Selçuk Mızraklı’nın, cezaevinin kapısında, “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik” cümlesinin anlamı da burada işte.
Oğluna, “buradan başı dik çıkacaksın” diyen o anne ile “buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik” diyen Mızraklı’ya kurulan yürek bilinci çok sarsıcı şekilde kuruyor işte karşımızda.
Öte yandan başka bir şey daha söylüyor Mızraklı ve içeride olanın duygusunu ve neyin iradi kıldığını bir sihir gibi açıklıyor.
“Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü”
Bu sözün sihrini sürece taşımak, İmralı’da masada olanın, Edirne’de hücresinde direnenin elini güçlendirmek, sürecin ruhunu da belirleyecek diyebiliriz.
Vasat ve haset tartışmalardan uzak durarak, popülizimlerini, egolarını sürece dayatan her tutuma tavizsiz yaklaşarak, dikkati sürece yogunlaştırmak, enfekte olabilecek alanlara hızlı müdahale edebilme imkanı da sunacaktır.
Selçuk Mızraklı başı dik çıktı ve sözünün ağırlığını barıştan yana ortaya koydu.
İçeridekilerin varlığını süreç karşıtlığı için kullanmaya çalışanlara da “kelime konuşuyoruz burada” netliğinde bir tutum ortaya koydu.
Ez cümle:
Barış savunucuları olarak bu netliği savunmak ve içini doldurmak, anlamlandırmak yükümlülüğümüz var.
Düne kadar “süreçten bir şey çıkmaz” diyenlerin, bugün “oluyor” paniğine kapılması dikkatlerden kaçmamalı bu yüzden.
Ellerinde ne var ne yoksa sürecin önüne barikat olarak koyacakları açık.
S. Mızraklı’nın “hayat ilkesi” olarak tanımladığı ve annenin oğluna “buradan başı dik çıkacaksın” dediği yürek bilinci ve diyalektiği bu dönemin en güçlü tutumu olarak önümüze gelmiş görünüyor.
Oldukça da moral veriyor…
Malum, devlet kimse morallenmesin istiyor ama hayat kendi çatlağını hep buluyor işte.







