Demokrasi yalnızca anayasa değil; yarışmadır. Siyasette kişilikler, programlar, fikirler ve kadrolar yarışır. Yarış bir kültürdür; bazen kazanılır, bazen kaybedilir. Türkiye’de siyaset, genellikle “iktidarı paylaşma” değil “iktidarı ele geçirme ve bırakmama” mantığıyla işledi. Muhalefet iktidarı düşman, iktidar muhalefeti tehdit olarak gördü. Bu yüzden her seçim neredeyse rejim krizine dönüştü.
Doğu ERGİL
Türkiye’nin yaklaşık bir asırlık modernleşme ve seçim deneyimine rağmen tam anlamıyla demokratikleşememesinin çeşitli ve birbirini besleyen nedenleri var. Bunlar, tarihsel, kurumsal, kültürel, ekonomik ve jeopolitik unsurlardır.
Birinci temel neden, devletin toplumun içinden çıkmamış, dağınık unsurları toplayıp kendi toplumunu (sonra milletini) oluşturmuş olmasıdır. Avrupa’nın birçok ülkesinde burjuvazi, şehirler, orta ve işçi sınıfları ve sivil toplum, devletin gücünü oldukça sınırladı. Türkiye’de ise güçlü merkezî devlet geleneği, toplumu şekillendiren ana aktör oldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide “devleti koruma refleksi”, çoğu zaman “vatandaşın haklarını koruma” refleksinin önüne geçti. Bu nedenle siyaset, yurttaşın devleti denetlediği bir alan olmaktan çok, devletin toplumu yönettiği ve terbiye ettiği bir alan olarak gelişti. İktidar değişimleri oldu ama devlet aklı ve etkisi büyük ölçüde değişmeden kaldı. Demokrasi kültürü yerine “merkezî otoriteye bağlı düzen” anlayışı baskın kaldı.
İkinci büyük neden, Türkiye’de modernleşmenin çoğu zaman demokratikleşmeyle (aşağıdan yukarı) değil, yukarıdan aşağıya gerçekleştirilen dönüşümlerle ilerlemesidir. Cumhuriyet çok önemli modernleşme hamleleri yaptı; eğitim, hukuk, kadın hakları, laiklik ve ulus-devlet inşası açısından tarihsel dönemeçleri aştı. Ancak bu dönüşümler geniş tabanlı toplumsal müzakereyle değil, büyük ölçüde devleti kontrol eden bürokratik-siyasal elitler eliyle gerçekleştirildi. Böyle olunca toplumun önemli kesimleri modernleşmeyi özgürleşmeden çok “merkezin kendisini dönüştürme çabası” olarak algıladı. Bu durum ilerleyen yıllarda zaten var olan merkez–çevre gerilimini büyüttü. Türkiye’de siyaset uzun süre fikirlerin rekabetinden çok, kimliklerin ve yaşam tarzlarının çatışması şeklinde yaşandı.
Üçüncü neden, askerî ve bürokratik (devlet) vesayet(i) geleneğidir. Türkiye’de ordu uzun süre kendisini yalnızca güvenlik kurumu değil, rejimin kurucu ve koruyucu gücü olarak gördü. Bu durum çok partili hayat boyunca siyasetin üzerinde görünmez bir sınır oluşturdu. Darbeler yalnızca hükümetleri devirmedi; toplumun zihninde şu fikri yerleştirdi: “Son sözü halk değil, sistemin koruyucuları söyler.” Darbe kültürü demokratik güveni zayıflattı. Siyasetçiler de bu yüzden kurumsal demokrasi yerine devleti ele geçirmeye odaklandı.
Dördüncü neden, Türkiye’de bireyin tam anlamıyla güçlenememesidir. Demokrasi yalnızca kurumlarla değil, bağımsız karar verebilen birey tipiyle de ilgilidir. Türkiye’de aşiret, tarikat, cemaat, parti sadakati, lider bağlılığı ve patronaj ilişkileri çoğu zaman bireysel yurttaşlığın önüne geçti. İnsanlar hak ve yetki sahibi bağımsız bireylerden çok, bir grubun parçası olarak hareket etti. Bu nedenle eleştirel düşünce yerine aidiyet siyaseti güçlendi. Liderler de kurumsal sistem kurmaktan çok karizmatik otorite üretmeye yöneldi. Türkiye’de siyaset, genel olarak “program yarışı” değil “kurtarıcı liderlik” arayışına dönüştü.
Beşinci neden, hukukun hiçbir dönemde tam anlamıyla tarafsız ve bağımsız bir kurum haline gelememesidir. Demokratik sistemin özü, her türlü otoritenin, özellikle siyasal iktidarın hukukla sınırlandırılmasıdır. Türkiye’de ise hukuk çoğu zaman devletin veya iktidarın aracı gibi görüldü. İktidar değiştikçe yargının da yönünü değişti. dair toplumsal kanaat oluştu. Bu durum vatandaşın devlete güvenini aşındırdı. Güven olmayınca demokrasi seçimden ibaret kalıyor; insanlar sistemi ortak sözleşme olarak değil, güç mücadelesi alanı olarak görüyor.
Altıncı neden, ekonomik yapı ile demokrasi arasındaki ilişki. Güçlü demokrasi genellikle örgütlü orta sınıf, üretim ekonomisi, bağımsız sermaye ve kaliteli işgücü ile birlikte gelişir.
Türkiye tarihinde ekonomik bağımlılık (yetersiz sermaye, yetersiz yatırım, teknoloji ithalâtı ve verimsiz üretim) siyaseti sürekli etkiledi. Sermaye üretiminde ve ekonomik faaliyetleri düzenlemekte başat ekonomik aktör hep devlet oldu.
Devlet, ihalelerle, kamu kaynaklarını keyfince kullanmasıyla, vergi politikalarıyla (yani siyaset yoluyla) ekonomik patronaj ağları yarattı. Bu da rekabeti zayıflatmakla kalmadı. Demokrasinin gelişmesini de önledi. Ekonomik kriz dönemlerinde toplum özgürlükten çok güvenlik ve istikrar arayışına yöneldi. Bu da güçlü lider siyasetini besledi.
Yedinci neden, biraz Türkiye’nin jeopolitiğinden, biraz da bütünlüğünü kaybetme korkularıyla çözmediği sorunlardan kaynaklanan güvenlik kaygısıdır. Darbeler, komünizm korkusu, Soğuk Savaş, PKK ile çatışma, Irak sonra Suriye savaşları, göç dalgaları, bölgesel gerilimler… Güvenlik kaygısı arttıkça devletler genellikle özgürlük alanını daraltırlar. Türkiye’de “beka” söyleminin her alanı kaplar olmasının temel nedeni güvenlik endişesidir. Bu da demokratikleşmenin önüne geçmiştir.
Fakat en kritik sorun belki de şudur: Türkiye modernleşti ama tam anlamıyla demokratik bir siyasal kültür üretilemedi. Demokrasi yalnızca anayasa değil; yarışmadır. Siyasette kişilikler, programlar, fikirler ve kadrolar yarışır. Yarış bir kültürdür; bazen kazanılır, bazen kaybedilir. Türkiye’de siyaset, genellikle “iktidarı paylaşma” değil “iktidarı ele geçirme ve bırakmama” mantığıyla işledi. Muhalefet iktidarı düşman, iktidar muhalefeti tehdit olarak gördü. Bu yüzden her seçim neredeyse rejim krizine dönüştü.
Buna rağmen Türkiye’nin tamamen demokratikleşememiş olması, demokratikleşemeyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü toplumda güçlü bir seçim kültürü, siyasal katılım arzusu, genç nüfus, şehirleşme, eğitim artışı ve kamusal alanın dijitalleşmesi gibi dinamikler de var. Türkiye’nin temel meselesi aslında şurada düğümleniyor: Devletin topluma güvenmeyi, toplum kesimlerinin de birbirini eşit yurttaş olarak görmeyi öğrenmesi. Demokrasinin kurumlaşması ve yarış kültürüne kavuşması, ancak “iktidarın sınırlandırılması” fikrinin hem yönetenler hem toplum tarafından içselleştirilmesine bağlıdır.
Türkiye’nin demokratikleşme sorununu anlamak için mutlaka eklenmesi gereken bir başka temel boyut da şudur: Toplum tarihsel olarak çoğulcu olduğu halde, siyasal sistemin sürekli tekçi bir kimlik üretmeye çalışması.
Anadolu ve Osmanlı coğrafyası tarih boyunca etnik, mezhepsel, dilsel ve kültürel çeşitliliğin yaşadığı bir alan oldu. Türkler, Kürtler, Araplar, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler; Sünniler, Aleviler, farklı tarikatlar, seküler kesimler ve farklı yaşam tarzları aynı toplumsal zeminde bir arada var oldu.
Yani toplumun sosyolojik gerçekliği çoğuldu. Fakat modern devlet inşa süreci, bu çoğulluğu yönetmek yerine çoğu zaman onu sadeleştirmeye ve tek bir ulusal kimlik altında homojenleştirmeye yöneldi. Bunun nedeni, erken Cumhuriyet döneminde homojen bir ulusal kimlik oluşturulmasına ilişkin inaçlarıydı: “Çokluk veya çeşitlilik zayıflık üretir, birlik ise ulusu ve onu temsil eden merkezi otoriteyi güçlendirir.” Bu nedenle farklılıkların tanınması çoğu zaman demokratik zenginlik değil, güvenlik sorunu olarak görüldü.
Bu durum Türkiye’de demokrasinin gelişimini derinden etkiledi. Çünkü demokrasi yalnızca seçim sistemi değil, farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde birlikte yaşayabilme rejimidir.
Bu, devletin makbul vatandaş ve ulus tanımına uymuyordu: Belirli bir dil, belirli bir ulusal anlatı, belirli bir kültürel çerçeve ve kimlik olmalıydı. Bunun dışında kalan kimlikler ya görünmez olmaya zorlandı ya da potansiyel tehdit olarak algılandı, baskılandı. Kürt meselesinin onlarca yıl güvenlik eksenli ele alınması, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin sürekli ertelenmesi veya farklı yaşam tarzları üzerindeki kültürel gerilimler bu yaklaşımın sonuçlarıdır. Devlet, çoğulluğu kurumsallaştırmak yerine onu kontrol etmeye, hatta yok etmeye çalıştı.
Bu yüzden siyaset, doğal bir rekabet alanı olmaktan çıktı; kimliklerin bastırılması veya savunulması mücadelesine dönüştü. İnsanlar yalnızca ekonomik ya da ideolojik tercihler üzerinden değil, “var olabilme” kaygısıyla siyaset yaptı. Böyle olunca her iktidar değişimi, farklı toplumsal kesimler için yalnızca yönetim değişikliği değil, yaşam alanının daralması veya genişlemesi anlamına geldi. Demokratik bir sistemin oluşamamasının, olanın istikrarsızlaşmasının önemli nedenlerinden biri budur.
Aslında modern demokrasilerin başarısı, toplumu tek tipe dönüştürmelerinden değil; farklılıkları ortak hukuk içinde birlikte yaşatabilmelerinden gelir. Türkiye’nin tarihsel problemi, çeşitliliği siyasal tehdit olarak görmesi oldu. Oysa çoğulculuk bastırıldığında kaybolmuyor; yalnızca gerilim biriktiriyor. Demokratikleşmenin gerçek eşiği de burada yatıyor: Devletin “tek kimlikli toplum” yaratma gayretine son verip, çoğulluğu meşru ve kalıcı bir gerçeklik olarak kabul etmesi… Çünkü demokrasi, farklılıkların yok edildiği değil, bağdaştırılması ve çatışmadan birlikte yaşayabildiği rejimdir.







